hacı taşan

palantir palantir
1930'da doğan taşan, aslen kırtıllar köyünden. kırtıllar o yıllarda "abdal" aşiretinin en yoğun olarak yaşadığı köylerden biri. büyük bozlak ustası muharrem ertaş da buralı ve neşet ertaş'ın da doğum yeri kırtıllar. bu yoksul köyün toprakları hiçbir zaman insanlarını varlıklı kılmaz, fakat dünyanın en zengin nağmelerini içeren, en içli, en yanık türkülere can verir. bozkırın ortasındaki bu fukara köy, anadolu halk müzikleri içerisinde en orjinal renk ve anlatıma sahip bir tür "anadolu blues"u olarak nitelendirilebilecek bir müziğe, abdal/aşiret müziğine kaynaklık eder.

bugün artık terkedilmiş metruk bir köy görünümündeki kırtıllar'ı, başta ekmek parası derdi olmak üzere, çeşitli sebeplerle zaman içinde herkes terk eder. hacı taşan'ın babası abdullah çavuş'da o yıllarda hacelobası'ndan evlendiği için oraya göçer. bağlamayı çok seven bir ana ile, yörenin ünlü davulcularından olan abdullah çavuş'un dört çocuğundan biri olan hacı taşan, oniki yaşlarında başlar saz çalmaya. babası, o zamanlar yörenin en namlı ustalarından olan yusuf usta'ya iyi bir saz yaptırır ve tutar elinden küçük hacı'nın, o günlerde seyfeli(daha sonra barak) köyünde oturan üstad muharrem ertaş'a çırak verir. ve böylece hacı taşan, bu müziğin tek ve en etkili eğitim/öğretim şekli olan bir ustanın yanında çıraklığa başlar.

muharrem ertaş'ın çırağı

muharrem ertaş, hacı taşan'ı yanına alarak bugün hala bu müziğin hem öğrenildiği hem de en çok icra edildiği mekanlar olan düğünlere götürür. "düğün çalgıcılığı" onlar için çoğu zaman tek ve en önemli meslektir. yeri gelmişken önemli bir konuyu bir cümleye vurgulamakta yarar var: çoğu zaman bu düğünlerdeki aşırı içki ve sefahat ortamı bu insanların ruhen ve bedenen hızla yıpranmalarına ve dolayısıyla genç yaşlarda ölüme sebep olmakta. merhum hacı taşan 1983'te vefat ettiğinde 53 yaşında idi. bu geleneğin bir başka usta sanatçısı merhum çekiç ali 39 yaşında vefat etti. bunun özellikle "ustalar" arasında adeta bir kader gibi benimsendiğini tesbit ettiğimizi belirtelim. (abdal aşireti ve bozlaklar konusunda daha geniş için kalan müzik'in "arşiv serisi"nde yayınlanan "kalktı göç eyledi"adlı muharrem ertaş albümünün kitapçığına bakılabilir.)

1970 'lerden sonra önce radyo ve plak, daha sonra da televizyon ve kaset gibi kitle iletişim araçlarını kullanarak daha geniş bir pazara seslenme imkanına kavuşan yöre sanatçıları, yine de düğünlerde çalmayı hiçbir zaman bırakmamışlardır. bu, şüphesiz aynı zamanda arz -talep konusu.

ve böylece zaman içinde kendiliğinden oluşan o çok büyük mahalli şöhretin dar kalıplarını kırarak geniş kitlelere ulaşan, hatta tüm türkiye'ye seslenen, o yöreye mensup ilk mahalli sanatçı merhum hacı taşan olmuştur. bunun hikayesini kendisinden dinleyelim: "askerliğimi 1950'de istanbul maçka'da yaptım. askere gitmeden önce çalıp söylemede bir hayli ustalaşmıştım. o sıralar rahmetli muzaffer sarısözen yurdun her tarafını gezip türkü derliyordu. bir gün çıkıp keskin'e geldi. bizi halkevi binasında topladı, o günlerde yayınladığı folklor saati'nde yer vermek üzere seçme yapacağını söyledi. keskin'de bir hafta kalarak birçok mahalli sanatçıdan derlemeler yaptı. daha sonra seslerimizi radyoda yayınladı. radyo ile ilişkim ilk böyle başladı. sarısözen bizi daha sonra zaman zaman ankara'ya radyoya davet ederek çalıp söyletti. sarısözen'den sonra nida tüfekçi, mustaf geceyatmaz ve ali can'larla tanıştım ve radyoda programlar yaptım."

neşet ertaş'ın elinde sazı ile "radyoevine çıkmak" için ilk defa ankara'ya gelişi de bu olaydan sonradır: "baktım bir gün radyoda hacı emmim türkü söylüyor. babam muharrem ustadan bellediği bir bozlak bu: 'aman aşağıdan yusuf paşam gelirken gelirken / düşmanına karşı koyan merd olur...' öyle bir heyecanlandım ki, yerimde duramadım. 'ben de gidip radyoya çıkacağım' dedim. 'madem hacı emmimin söyledikleri radyoda çalınacak kadar kıymetli, o zaman benim okuyacaklarımı da yayınlarlar' diyerek elimde saz, ankara'ya, sarısözen'in yanına geldim..."tabii neşet ertaş daha sonra, hacı taşan'la birlikte, radyoda en sık program yapan mahalli sanatçılardan biridir artık.
ayrıntılı bilgi için (bkz: hacı taşan (mahalli sanatçı ve kaynak kişi) - ozanlarımız "türkü yozgat'da doğar, kırşehir'de oyun havası olur, keskin'de elenir." keskin'deki folklorik oluşum ve keskin türkülerinin anonimleşme sürecindek... turkuler )
çokta nickimdeydi çokta nickimdeydi
övünmek gibi olmasın annem ve babamın düğününe çalmış,rahmetli dedemin rakı arkadaşı bekmez suratlı bir adam...
saz uslubü daha çözülememiş,ses tonu bozlak dan bektaşiye uzun bir aralıkta rahat,dünyada ikinci bir örneği olmayan ve kendisini taklide bile kimseye yanaşamadığı tek sanatçı,havalandırdığı çoğu türkü kendi bestesi ve kendi yorumudur.
neşet ertaşın hacı emmisi, hacı ağasıdır
kırıkkalelilerin bir barda birbibirini tanımak için beklediği andır,
bugün ayın ışığı ile kim halay çekiyor ise bilinki o hacının toprağıdır
victor lazlo victor lazlo
büyük usta keskinli hacı taşan'ı tiyatronun büyük ustası "düğün çalgıcılığı" başlığı ile çok güzel anlatmış..

halk müziğinle tanışmamdır belki de. ya da insanoğlunun en yetkin edimlerinden biri olan ses’le birlikteliklerimden biri daha. opera dinlemeye de başlamışım, büyük bir tutkuyla. ortaokul son sınıfta mıydım ne... yıl 1961 ya da 62 sanırım; okula gitmek üzere evden tam çıkarken kalakalıyorum; radyodan duyduğum ses büyülüyor beni. derse geç kalacaksam da sonuna dek dinliyorum o sıra dışı yorumcuyu, çünkü sonunda söyleniyor kim olduğu: “keskinli hacı taşan’ı dinlediniz…”

türkü sitesi’nden alıntılıyorum. bayram bilge tokel yazıyor: “(…) hacı taşan'ın, kendi rengi ve sınırları içinde güçlü bir sese sahip olduğunu söylemek gerekir. önemli olan daha ziyade bu sesi kullanma tavır ve şeklinden doğan üsluptur ki, bu konuda ismi, ‘üslup sahibi mahalli sanatçılar’ın başında anılsa yeridir. gür ve dolu bir ses, sesi bazen öne, bazen geriye atan bir ağız ve nefes kullanımı, özellikle tizlerde başarıyla uyguladığı kafa sesi, bazen sert, bazen yumuşak trillerden oluşan gırtlak nağmeleri ve doğal vibrasyonlarla zenginleşen renkli bir okuyuş tarzı... ve hemen hemen bütün bu tekniklerin ya da benzerlerinin bağlamaya adaptasyonu ile ortaya çıkan lirik ve canlı bir bağlama çalma üslubu. (…)orta anadolu müzik geleneğinde kendine has bir çizginin temsilcisi olan hacı taşan'ın sanatı ile ilgili elbette çok şey söylenebilir. kendisiyle beraber çekiç ali ve neşet ertaş gibi sanatçıların da ustası olan muharrem ertaş'ın hacı taşan üzerindeki bariz etkisini belirtmek gerekir. fakat hacı taşan'ın hiç bir zaman taklide düşmediğini, kendi tavır ve üslubunu kısa zamanda bulduğunu ve kendi ustalığını konuşturduğunu biliyoruz. hacı taşan'ın bu "nevi şahsına münhasır" sanatçı kişiliği üzerinde keskinli olmasının ağırlıklı yönünü vurgulamak gerekir. (…)1930'da doğan taşan, aslen kırtıllar köyünden. kırtıllar o yıllarda "abdal" aşiretinin en yoğun olarak yaşadığı köylerden biri. büyük bozlak ustası muharrem ertaş da buralı ve neşet ertaş'ın da doğum yeri kırtıllar. bu yoksul köyün toprakları hiçbir zaman insanlarını varlıklı kılmaz, fakat dünyanın en zengin nağmelerini içeren, en içli, en yanık türkülere can verir. bozkırın ortasındaki bu fukara köy, anadolu halk müzikleri içerisinde en orijinal renk ve anlatıma sahip bir tür "anadolu blues"u olarak nitelendirilebilecek bir müziğe, abdal/aşiret müziğine kaynaklık eder. (…)muharrem ertaş, hacı taşan'ı yanına alarak bugün hala bu müziğin hem öğrenildiği hem de en çok icra edildiği mekanlar olan düğünlere götürür. ‘düğün çalgıcılığı’ onlar için çoğu zaman tek ve en önemli meslektir. yeri gelmişken önemli bir konuyu bir cümleye vurgulamakta yarar var: çoğu zaman bu düğünlerdeki aşırı içki ve sefahat ortamı bu insanların ruhen ve bedenen hızla yıpranmalarına ve dolayısıyla genç yaşlarda ölüme sebep olmakta. bunun özellikle ‘ustalar’ arasında adeta bir kader gibi benimsendiğini tespit ettiğimizi belirtelim. (…) ’o sıralar muzaffer sarısözen yurdun her tarafını gezip türkü derliyordu. bir gün çıkıp keskin'e geldi. bir hafta kalarak birçok mahalli sanatçıdan derlemeler yaptı. daha sonra seslerimizi radyoda yayınladı. radyo ile ilişkim ilk böyle başladı. (…)neşet ertaş'ın elinde sazı ile ‘radyoevine çıkmak’ için ilk defa ankara'ya gelişi de bu olaydan sonradır: ‘baktım bir gün radyoda hacı emmim türkü söylüyor. (…)öyle bir heyecanlandım ki, yerimde duramadım. 'ben de gidip radyoya çıkacağım' dedim. 'madem hacı emmimin söyledikleri radyoda çalınacak kadar kıymetli, o zaman benim okuyacaklarımı da yayınlarlar' diyerek elimde saz, ankara'ya, sarısözen'in yanına geldim...’ neşet ertaş daha sonra, hacı taşan'la birlikte, radyoda en sık program yapan mahalli sanatçılardan biridir artık. (…) 9 mart 1983 tarihinde, geçirdiği üçüncü kalp krizinde 53 yaşında kaybettiğimiz hacı taşan'ı bir kez daha rahmetle anarken, aynı zamanda karısıyla teyze çocuğu olan üstad neşet ertaş'ın hacı taşan'a söylediği ağıtın sözleri ile noktalamak istiyorum: (son dörtlük) anam keskinlidir, babam kırşehir/ gönülden geldi de eyledim kahır/ saygım var insana evveli ahir/ açılsın meydanlar taşan geliyor/ insan hizmetine koşan geliyor…”

her yaşın bir mevsimi oluyor tabii... 73 yaşına giriyorum... yorgunluk oluyor haliyle. artık çalma söyleme dönemi bizden geçiyor. sevenlerimiz ‘nerede kaldı bu adam, yaşıyor mu, öldü mü’ diye merak etmesinler diye arada bir görünüyoruz işte. (…)50 yıldır türkü veriyorum... hiç birisinin içinde neşet ertaş ismi geçmez. babam da öyleydi. babamın çırağı hacı taşan da öyleydi. biz sözün içine kendi ismimizi katmadık. bu saz, gönül hizmetidir. saz, söylenecek sözün hizmetçisidir.(…)yoksulluk içinde büyüdüm. ailemin geçimini babam, düğünlerde çalgıcılık yaparak sağlardı. ben de 6-7 yaşından itibaren babamla düğünlere gitmeye başladım. okul yüzü görmedim, düğünler benim okulum oldu. çünkü babam sazla ilgili evde bir şey söylemezdi. düğünlerde babamın hareketlerine dikkat ederdim, onun saz çalma şeklini öğrenmeye çalışırdım... baba mesleği olan düğün çalgıcılığını 14 yaşına kadar yaptım... babamın duygularıyla yoğruldum ve onun nakşı hâlâ üzerimde...” bizim ufaklık pek dalgın dinliyor. suratı da bir asık. belki kaçırmıştır diye son tümceyi yüksekçe vurgulayarak yineliyorum: “babamın duygularıyla yoğruldum ve onun nakşı…” “tamam, tamam duydum!” diyor. “ne o öyle ters ters?” “düşünüyorum da…” diyor. “şunları okudum okuyalı, öylesin…” diyorum. “üzüldüm aslında.” “neye?” “baksana adamlar çocuklarını da tutup ellerinden düğün dernek neresi olursa dolaştırıyor. haa, ama ‘ekmek davası’ diyeceksin…” “öyle diyeceğim ama ikili düşüneceğim” “her şey para mı?” “her şey parasız mı?” “dalga geçercesine konuşuyorsun!” “daha kurtulamadın çocukluktan, diye konuşuyorum… burada iki yön var ki kaçırıyorsun bence…” deyince de; “ay bu çocuk ne yöne kaçıyor, ne yöne…” diye, birdenbire odanın içinde bir kovalamacadır tutturuyor kendi kendine ki yakalıyor, kollarımın arasına alıyorum bir anda. “kaçacak bir yön, köşe bucakkalmadı…” diyor umarsızca. “ha şunu bileydin…” diyorum. “dinliyorum” diyor. “birincisi,” diyorum, “atladığın, ‘yoksul anadolu’da ailenin geçimi için’… ikincisi, böyle bir durum olmasa bu işin önce çırağı sonra da ustası olamazdı; neşet ertaş da, hacı taşan da…” “anladım da, çoğu zaman düğünlerdeki o eğlence ortamı, aşırı içki… sabahlara kadar vur patlasın çal oynasın… bu insanların genç yaşlarda ölümüne sebep olmuş…” “sanatçına sahip çık o zaman!” “kim ben mi?” “başta devlet ve birey olarak da sen!” “ama ertaş istememiş. devlet sanatçılığı teklif edilince, ‘hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor’ diyerek teklifi kabul etmemiş…” “doğru etmiş!” “neden?” “halkın, bu coğrafyanın, bu ülkenin desen hadi diyelim olur da, devletin sanatçısı mı olur?! gerçekte sorgulamak istediğim ana sorun: neyin, kimin sanatçısı? işte burada iş gelip dayanıyor dünya görüşüne…” “sanatçı herkes için üreten değil midir ki? zaten muhaliftir de…” diyor. “soru bence şöyle sorulmalı ufaklık: sanatın, kimden hangi sınıftan yana? ezenden mi, ezilenden mi?” “üçüncüsü yok mu?” “yok…” “off gene sınıf mınıf, o yan bu yan… bu da ayrımcılık, sen de burada ayrımcılık yapıyorsun işte…” “ben bir ayrımcıyım çocuğum, ayırmacı…” diyorum; abartılı, gözboyamacı. ve söz oyunuysa al sana: “bu kez haftalığını da, ayıramamışım şöyle bir yana, durumlar kesat…” birden rengi değişiyor: “nasıl canım, olur mu, ben, sinemaya…” şu aralar, bende para ne gezer. sanatım yeterli olsaydı, yerimde durur muydum sanıyorsun. müzisyen de değilim, düğünlerde çalgıcılık yapamam…” “hadi yaaa…” diye omuzlarını indirip kaldırıyor; bir şey dokundurmama da tepkisel, bilse de haftalığını alacağını, şımarık… “ne o küsüverdin… anladın mı, konu ‘hadi yaaa’ değil, ‘para yaaa’…

marx düşüyor usuma: “etkin ve varolan değer kavramı olarak para her şeyi dönüştürdüğüne ve değiştirdiğine göre, her şeyin evrensel dönüştürücüsü ve değiştiricisi, dolayısıyla dönüştürülmüş dünya, bütün insani ve doğal niteliklerin dönüştürücüsü ve değiştiricisidir.”

alıntı: birgün gazetesi / köşe yazısı / 07.10.2012
toprakta adı kalan adam toprakta adı kalan adam
hani orada burada, hangi ideolojiden olursa olsun anadolu'ya güzelleme yapan insanlar vardır ya, kimisi kilim desenine methiye düzer, ötekisi epeydir göremediğimiz hoşgörüsüne; beriki yoğurdun kaymağına meftun olur falan...

işte tüm bu görece samimiyetsiz güzellemeleri bir kenara iten ve içtenliğiyle bize içinden çıktığımız toprağın kokusunu hatırlatan ustalardandır.

bağlamaya vuruş biçimi, yaktığı türkülerdeki "temas" noktaları, seçtiği kelimelerin yürek dediğimiz bölgeden zihne tesiri falan kendini anlatıverir.

bize sadece beylik laflarla anlatmaya çalışmak kalır, bak anlatmak demiyorum; bunu denemekten bahsediyorum.

kırşehirli bir abdaldır hacı taşan. çaldı, söyledi.

dinlediler, dinledik, dinleyeceğiz, dinleyecekler...

sürüler içindeki tüm sürmeli koyunlara selam ederim.
demodemuptezel demodemuptezel
"şahin kocasa da vermez avını,
aslı kurttur, kurt yavrusu kurt olur" diyor ya daha ne desin.

"pencereden bakıyor" ve "bad-ı sabah"ını da mutlaka dinlemeniz gereken aşık