hakkari de bir mevsim

1 /
ben hakimim masum bey ben hakimim masum bey
okuduktan sonra insana "derhal tüm ferit edgü kitaplarını istiyorum" dedirten romandır. belki de uzun bir şiiridir ama, karar vermek zor. bir başlayınca kendisini elden düşürtmediği gibi, sanki romandaki karakter değil de okur hakkari'deymiş hissiyatını verdiriyor ki daha ne olsun?

romanın zannımca zirve yaptığı kısmı da alıntılayayım da tam olsun:

"alaaddin geliyor. gece.

hoca, benim kardes hasta, diyor.
nesi var? diyorum.
atesi var çok, diyor. olecek.
ilac vereyim mi? diyorum.
hayir, portakal ver, diyor.
portakal yememistir hic."
goethe nietzsche şemsiyeler girdi de sesim çıkmadı goethe nietzsche şemsiyeler girdi de sesim çıkmadı
neden yasaklanıldığını bir türlü anlamıyorum bu filmin. hakkari'de geçen bir mevsimdir konu, bir öğretmen gider ve oradakileri, yeni dilleri tanır. hastalıklar olur, onlardan ölen çocuklar da. hasta olan çocuğuna portakal isteyen alaaddin de oradadır.

bir roman değil bu, çok uzunca bir şiir. yazım ve yapım aşamasında güzelim tezer özlü'nün bulunduğunu bir kez daha hatırlatalım.

(bkz: suç ve suç)
galiba galiba
yalçın armağan'ın roman hakkında yazdığı "o, 'kafkaesk' bir roman mı?" başlıklı yazısı:


----
başlıktaki soruyu yanıtlayabilmek için önce başka bir soruyu sormak ve yanıtlamak gerekiyor: “kafkaesk” nedir? milan kundera, roman sanatı adlı kitabında “peki nedir kafkaesk?” sorusuna verdiği yanıtta dört belirleyici nitelik saptıyor. kundera’ya göre “kafkaesk”in ilk niteliği şu: “[kişiler] kurtulamadıkları ve anlayamadıkları tek ve dev bir labirentsi kurumdan başka bir şey olmayan bir dünyadadırlar” (119 ). kundera, ikinci özelliği şato’dan örnek vererek açıklıyor: k, kendisine hatayla gönderilen dosyadan dolayı kadastro memuru olarak görevlendirilir. kundera’ya göre, “şato ile köy arasında onun için olası başka hiçbir dünya olmadığına göre onun bütün varlığı bir hatadan ibarettir” (120). üçüncü nitelik ise raskalnikov’un durumuyla karşılaştırılarak belirlenir. kundera’ya göre, raskalnikov’da suç, cezayı ararken “kafka’da mantık tersinedir. cezalandırılan cezanın nedenini bilmez. cezanın saçmalığı öylesine katlanılmazdır ki, suçlanan kişi huzura kavuşabilmek için cezasına bir doğrulama bulmak ister: ceza suçu arar” (121). kundera son olarak da kafka’daki “komiğe” değinir. kundera, “kafkaesk” dünyada komiğin trajiği güçlendirmek için değil, onu anlamsız kılmak için kullanıldığını söyler (123).
kundera’nın belirlediği niteliklerin o’da karşılığını bulmak olanaklı mıdır? gürsel aytaç, yıldız ecevit ve fethi naci, o üzerine yazılarında o’nun “kafkaesk” bir roman olduğu saptamasını yapmışlardır. ancak üç eleştirmen de başka nedenlerle romanı “kafkaesk” sayarlar. gürsel aytaç ve fethi naci, kundera’nın tersine, “kafkaesk”i tanımlayıp incelenen yapıta uygunluğunu araştırmak yerine doğrudan niteleme yapmayı tercih etmişlerdir. yıldız ecevit’in yaptığı tanımlama ise yeterince açıklayıcı değildir. fethi naci’ye göre, “o’da dış gerçeklik, köylüler, kent, bürokrasi ağır basıyor. ve dış gerçekliğin ağır basmasıyla birlikte yer yer kafka havası sarıyor romanı” ( 314). gürsel aytaç da romanın “kafkaesk” olduğunu şöyle belirler:
gerçek mi, düş mü olduğu belirsiz bırakılan bir deniz kazasından sonra kendini karla kaplı kayaların üzerinde bulan bir denizcidir romanın anlatıcı kişisi. kafka’nın romanlarına özgü olduğu için “kafkaesk” diyebileceğimiz bir durum söz konusu: akıl ve mantık kategorilerinin dışında gerçekleşmiş bir ani değişiklik, sebebi karanlıkta bırakılan ani bir yer ve çevre değişimi var. (80)
yıldız ecevit ise “ferit edgü ve kafkaesk” başlıklı yazısında yapıtın “karamsar tonunun” (31) onu “kafkaesk” yaptığını düşünür.
eleştirmenlerin nitelemelerinin yeterince belirgin ve çözümleyici olmadığı açıktır. ayrıca “kafkaesk” nitelemesinin yapıtı açımlamak için ne gibi bir veri sunduğunu sormak gerekiyor. dahası, “kafkaesk” nitelemesinin edgü’nün bu romanı için sıkça kullanılması, kavramın içeriğine ilişkin bir sorgulama yapıp o’da bunun karşılığını araştırmayı ve kavramın yapıtı çözümlerken açılım sağlayıp sağlamadığına bakmayı zorunlu kılıyor. bu noktada baştaki soruyu yeniden sormak gerekir: “o, ‘kafkaesk’ bir roman mıdır?”
kundera’nın belirlemelerinden yola çıkarsak, bir yapıta “kafkaesk” demek için önce yapıttaki kişilerin kurtulamadıkları ve anlayamadıkları bir dünyada olmaları gerekir. oysa o’da roman boyunca gözlemlenen, kahramanın yaşadığı dünyayı anlaması ve oradan kurtulmak yerine orada yaşamanın olanaklılığını araştırmasıdır. kundera’nın ikinci belirlemesine göre, anlatıcı için nasıl geldiğini bilmediği (ya da bilmek istemediği) dağ başında varlığının bir hatadan ibaret olması gerekir. oysa o, tam da bunun tersinin kanıtlanmasıdır. o, bir hata (sürgün olarak ya da kahramanın inanmak istediği gibi bir “kaza”) ile gelinen yerde yaşamanın, oradaki insanlarla iletişime geçip bir dünya kurabilmenin romanıdır. orada kahraman hem kendisi için uygun görülen olası tek yaşamın dışına çıkar, hem de bir hata gibi görünen varlığını anlamlı kılmayı başarır. kundera’nın üçüncü saptamasına göre, suçlanan kişinin huzura kavuşabilmesi için cezasını doğrulamak istemesi gerekir. o’da yine bu durumun tersiyle karşılaşılır. romandaki “sürgün” bir ceza ise, kahraman cezasını doğrulamak istemediği gibi, onu ceza olmaktan çıkarmanın yollarını dener. kendine ceza olarak biçilen dağ başında yapayalnız yaşamayı bir yaşam ilkesine dönüştürüp insanın olduğu her yerde yaşamanın olanaklı olduğunu kanıtlar. o’da kundera’nın son saptamasındaki trajik-komik ilişkisi de yoktur. komiklik, trajik olanı vurgulamak için kullanılır. anlatıcının kentte vali ve milli eğitim müdürlüğü’ndeki memurlarla yaptığı konuşmalar komik bir durumu ortaya koyarlar. kahramanın sürgünde olmasının nedeni olan idarî aygıtın böyle bir gülünçlüğün içinde olması, trajik olanın oylumunu genişletir. kundera’nın belirlemelerinden yola çıkarsak, o’da ortaya konan dünya, kafkaesk olmayan bir dünyadır.
o’nun kafkaesk olmayan yapısı salt kundera’nın belirlemelerine uymaması ile sınırlı değildir. romanın ana ekseninin, anlatıcının bilmediği bir yere gelmesi ve burada yaşamayı öğrenebilmesi, başka bir deyişle olgunlaşması olduğu söylenebilir. roman bu ana eksende de “kafkaesk” yapıyla bir karşıtlık içindedir.
o’da “kafkaesk” sayılabilecek ilk öğe, anlatıcının bulunduğu yere nasıl geldiğini bilmemesidir. bu, kafka romanlarında olduğu gibi, “mantıkla açıklamayan bir durum”dur. anlatıcının geldiği bu yerden kurtulma şansı yoktur ve geçmişine ait çok az şey hatırlamaktadır. daha da doğrusu romanın başında anlatıcı böyle söyler. niçin orada olduğunu bilmediği için olasılıklar sıralar: “bir kazazede miyim? yoksa bir sürgün mü? yoksa bir mahkum mu? öyleyse neydi suçum?” (20). ardından da şunları söyler: “buraya, nerden, nasıl düşmüş olmamın da önemi yok! ister tekneyle uzak denizlerin birinde batıp, kurtulmuş bir kazazede olayım, ister kendimin ya da başkalarının sürgünü, hükümlüsü, ister trenle ister kağnıyla ister yalınayak gelmiş olayım buraya. neyi değiştirir?” (21). ama yine de “on emri” yazıncaya değin bir kazayla oraya geldiğine kendini inandırmaya çalışır. ancak bu yalnızca bir inandırmadan ibarettir. bilinmezlik kafka’daki kadar mutlak değildir. romanın sonunda (“lxiii / müfettiş” bölümünde) müfettiş gelir ve anlatıcının niçin orada olduğunu açıklar. yaşanan ne bir kaza, ne de hükümlülüktür. köyde bulunmasının nedeni o’yu “alıkoyan zorunluluk”tur (200). böylece okur da, kahraman da, yaşananın bir sürgünlük olduğunu öğrenir. daha doğrusu, kahraman artık bildiği sürgünlüğünü kabul eder. sonraki bölümde “bu arada ben de öğrendim sürgünde nasıl yaşanır” (203) der. kahraman artık bulunduğu yerde de yaşanabileceğini kavradığı için sürgünlüğü kendisine ürkütücü gelmez ve bu noktada durumunu kabullenir ya da okura bu şekilde açıklar. sürgünlüğün gizlenmesinin, bundan yalnız bir olasılık—ama zayıf bir olasılık—olarak söz edilmesinin, kahramanın kendini bir “kazazede” olduğuna inandırmak istemesinin nedeni, sürgünlük gerçeğinden kaçmak istemesidir. kazazede olma isteği bu kaçısın düşlenmesidir. dolayısıyla, o’da “bulunduğu yerde olmanın nedenini bilmeme”nin kafkaesk bir nitelik olmadığı görülüyor. kafka’nın yapıtlarında bilinmezlik çemberi kırılmaz. joseph k.’ya gelip suçunu açıklayan bir müfettiş olmadığı (olamayacağı) gibi k.’nın suçunu öğrenmesi ve onu kabullenmesi de söz konusu değildir.
edgü’nün romanın kafkaesk yapıya uymayan diğer yanı, kahramanının bir yaşam felsefesi yaratmasıdır. o’nun en belirgin özelliği, bireyin olgunlaşma, aydınlanma sürecine tanıklık etmesidir. romanın daha başında anlatıcı “[y]aşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zorundasın” (23) der. romanın ilk bölümlerinde şaşkınlık içinde çevresini tanımaya çalışan o’nun kendine yazdığı on emirle kişiliğini bulduğu ve romanın seyrinin bu on emirden sonra değiştiği söylenebilir. bu on emir o’nun yeni yaşam ilkeleridir. unuttuğu ya da unutmaya çalıştığı geçmişteki yaşamın yerine “yeni bir yaşam”a başlamasıdır. bu on emirden sonra, şaşkınlık yerini dinginliğe bırakır. nasıl geldiğini bilmediği, kendini yabancı duyumsadığı yerde de yaşamanın olanaklı olduğuna karar verir. artık umutlu ve huzurludur. “ve gerçeğini, anın gerçeğini söylüyorum: hiçbir zaman umutsuzluktan bu kadar uzak olmamıştım” (96) der. müfettişin sözlerine göre, o’yu oraya gönderenler yaşanan yerin dayanılamaz olduğu ve o’nun da dayanamayacağı düşüncesindedirler. oysa o, bu düşüncenin tersini geliştirerek bilenen “gerçek”in karşısına yeni bir gerçek ikame eder. burada da o için “kafkaesk” nitelemesinin metinde karşılığı yoktur. kafka’nın kahramanları tam bir huzursuzluk içindedirler ve dingin bir noktaya gelmeleri, yaşanan dünyada pek olası görünmez. dahası, kişilerin kendi kişiliklerini bulmak gibi bir yönelimleri yoktur. bilinemezin biçimlendirdiği yaşamda umutsuzluk egemendir. oysa edgü’nün romanı bir umut bulma, umut aşılama yapıtıdır.
sonuç olarak, edgü’nün romanı, kurgulanan dünya açısından “kafkaesk” olarak nitelendirilemez. ancak ferit edgü’nün romanında kafka’yı anımsatacak teknikler kullandığı da bir gerçektir. eleştirmenler içeriğe ilişkin çözümlemeler yapmadan, salt teknikte “yer yer” görülen kafka etkisine dayanarak o’yu “kafkaesk” olarak değerlendirmişlerdir. böylece “kafkaesk” özgül bir kavram olarak kullanılmamış, yapılan niteleme karşılıksız kalmıştır.
----
ali fırat ali fırat
yokluğun, yoksunluğun, kısacası yok'un hikayesi. medeniyetten uzak kalmış, bırakılmış ve haberi bile olmayan insanların varlığını gözümüze soka soka anlatan bir kara dram.
buhtunnasır buhtunnasır
"cennette değilim kabul. zaten orda olmayı ne düşündüm, ne de istedim. ama cehennemdeyim de diyemem. açıkçası bir kazazede için iyi koşullar altındayım."
evet aklıma nedense orhan pamuk'un okuduğu bi kitabı kendi yazdığı saplantısına düşen bir kahramanı geldi.
hivron hivron
ferid edgü yü bana okutan, en sevdiğim romanlar arasında üst sıralarda yer alan bir kitap. hakkarinin ücra köylerinden birinde bir öğretmenin, bir kış mevsiminde gözlediği, yaşadığı olayları sıradışı bir üslup ve bakış açısıyla şiirsel bir dille anlatan -düz yazıdan çok şiir kitabı sanılır o- ferid edgü aslında edebiyattaki yerini de ilan etmiş oldu.
halülü malülü halülü malülü
"yavrularım,ben gidiyorum. zamanım doldu. bir daha karşılaşır mıyız bilemem. size burada kaldığım süre içinde bir çok şey öğrettim. birçok şey öğrendiniz. örneğin dünyanın döndüğünü,uçakların nasıl uçtuğunu,gemilerin nasıl yüzdüğünü,insanların türeyişini,dağların oluşumunu,nasıl yediğimizi,nasıl özümsediğimizi,nasıl öldüğümüzü? bütün bunları öğrendiniz, değil mi yavrularım? ama ben şimdi sizden, giderayak, bir şey istiyorum. bütün öğrettiklerimi unutun. dünya dönüyor, evet, ama belki de burada, bu dağ başında, dönmemesini bilmek daha doğrudur. size, hayat bilgisi dersleri verdim ama siz, hayatın gerçek bilgisini kendiniz burada, bu dağ başındaki köyünüzde, sonra, uzak kentlerdeki askerliğinizde, mahpusluklarınızda öğreneceksiniz. unutmayın ki, kitapların yazdığı her zaman doğru değil; benim için doğru olan, sizin için doğru değil. benim için gerçek olan, sizin için, gerçek değil. öğrettiklerimin çoğu böyleyse, bağışlayın beni çünkü ben, başka bi yerden geliyorum. karların erimesiyle de, gidiyorum işte. burada yaşayacak olan sizlersiniz. sizler, karın üstünde yalınayak yürüyüp ölmeyenlerdensiniz. insanlar yavrularım, üç aylık bebeyken, bilinmeyen hastalıklardan ölmeden de yaşayabilirler. cüzzam, trahom, alın yazısı değildir. hiçbir şey, alın yazısı değildir. bu kadar. benim söyleyeceğim, bu kadar işte..şimdi dersimiz bitti, dağılın.."
fitzpleasure fitzpleasure
okurken karların beyazlığını içinizde hissettiğiniz, köyü saran karlar kadar beyaz bir kitaptır. ferit edgü'ye hayran bıraktırır tüm kitaplarını okuma isteği getirir.
ferit edgü-tezer özlü mektuplarının yer aldığı her şeyin sonundayım'dan öğrendiğimiz üzere bu kitabın senaryolaştırılması fikri de tamamen tezer özlü'nündür.
1 /