hasan ali toptaş

8 /
biloperat biloperat
"insana kendi yaşamı bile büyük geliyor kimi zaman; ne yapsa, kimi sevse, kimlerce sevilse, hangi işlerle uğraşsa ve nerelerde gezip dolaşsa, bir türlü dolduramıyor. her şeye karşın, ele geçirilemeyen derin boşluklar kalıyor önümüzde arkamızda."
simon del desierto simon del desierto
sisteme, akp'ye gübreleşmiş solda yeşeren bu teskin edici, semirtici ekine; serbest sabuklama yöntemini kusursuz uygulayan, bilinç bulandırma tekniğini büyük bir titizlikle kullanan ve uydur uydur ipe diz edebiyatında bir kilometre taşı sayılabilecek bu mutena yazın insanına mükemmel sözlük yazarlarının tam on iki sayfa ayırması kerato-konjonktivite tutulmama ve aydınlık kulelerde fotofobik dolanmama yol açtı.
simon del desierto simon del desierto
nihat genç instela cahillerine fena itelemiş:

"(...)biz ne elif şafaklar cezmi ersözler yıldırım türkerler hatta adriana lima sevgilileri gördük, fetö'ye gelin olanını gördük döktüğü asfaltın altına bomba koyan belediyelere medhiyeler düzenini gördük, ve hepsini 'insan hakları'nın şövalyesi gibi yazıp çizen kahramanlar gördük. ve hepsinin mutlaka bu ülkenin en büyük vicdanı, bu ülkenin en büyük romancısı, bu ülkenin nobel adayı, türkiye'nin dostoyevskisi gibi manşetler altında gördük, ve öyle bir dünyaya düştük ki bu utanç bulvarında rezil olmamışlara sanki artık edebiyatçı da denmiyor.

amerikalı amiral william h. mcraven'in hatıralarında anlatıyor, kendisinin askerde yatağını ne kadar düzgün yaptığını çarşafın üstüne para atıldığında paranın bir karış sıçrattığını yazmış, hatta kitabının adını da "yatağını topla" yapmış. işte bu general saddam tutukluyken saddam'ı odasında ziyaret etmiş, bakmış ve şaşırmış saddam yatağını toplamamış. sonra soruyor bu kadar büyük bir lider neden yatağını toplamaz, aklınca yatağı toplamakla batının disiplini doğunun tembelliği üzerine kıyas yapıyor, saçma sapan şeyler, geçin.

bu satırları okuyunca içimden amirale bizde saddam'ın yatağını toplayan doğan hızlan gibi yazarlar var, dedim. aydın doğanlar'ın dinç bilginler'in yataklarını onlarca yıl kim topladı sanıyorsunuz, işte bu etliye sütlüye karışmayan ödüllendirilmiş ve manşetlerde ağırlanmış yazarlar.

bunlara 'gulam' denir, osmanlı'da devşirme neyse selçuklular'da da saraya alınan paralı askerler gibi bir şey, sultanın en yakınında hizmet ederler. gulam deyip geçmeyin sarayda eğitimleri yedi uzun yıl sürer, ilk eğitimleri, konuşmazlar hiç ses çıkartmazlar. ilk yıl eğitimleri sadece yayan yürümektir, sonra atlarına at verilir, sonraki yıl eğer verilir, sonraki yıl kılıç verilir, ve gulam eğitimini tamamlayınca yanına bir de kendisine hizmet için 'er' verilir. bu yanına verilen hizmet askerlerine bizde 'eleştirmen' denilir. bu kapıkulu eleştirmenler de bu yazarlara doğu'nun kafkası gibi bol keseden bahşişler verir.

yandaş medyanın entelektüel bir hassasiyeti hiç olmadığı için, bakıyorsun, hasan ali topbaş'a dair yazıp çizdiklerine, ipin ucunu nasıl kaçırmışlar, mübarekler ellerine kalem almasın peygamber naat'ı gibi herkesi arşı alada ağırlıyorlar, aman allah'ım, türkiye'nin en büyük romancısıymış, romanın şahıymış sultanıymış, pek yakında cübbeli ahmet hoca'dan bir hasan ali topbaş vaazı gelirse şaşırmayın.

zaten doğu'nun kafkası yazarımıza siyasi ve sosyal gerçekliğiyle bugün olup biten bu dünya sorulduğunda 'benim bu ölümlü dünyayla işim yok' diyor, diyor ama bu ölümlüler dünyasının ödüllerine manşetlerine holdinglerine koşuşturmaktan maşallah hiç geri hiç kalmıyor. bozkırın tenekesi.

bu piar övgüleri tarihi bir yasadır, aptallar kendileri kadar olan zekaları meteder fazlasıyla karşılaştıklarında gardlarını alır kapanırlar.

edebiyatçılık yedeği olmayan meslektir, bakın etrafınıza, bu yazarların sırasını bekleyen ne çok yedeği var.

övgü yalama şişirme bol keseden manşetler naçiz bedenlerini çoktan tanrılaştırdı, yalnızlıkları bu yüzden olmalı, sırf bu yazarlar sıkılmasın diye afrika'ya gidip birkaç tanrı alıp arkadaşlık yapsınlar diye hediye etmek, hediye kutusuna eşantiyon olarak ahmet altan perihan mağden heykelcikleri koymak istiyorum.

insan, insanı hayattan soğutan bu kadar yazar bu kadar katılaşmış cümleler bu kadar yıldırtan tekrarlar görünce, neye uğradığına şaşırıyor. yazar hakeza bir roman daha yazsa doğu'nun son tanrısı başlığını bekliyoruz. hadi bunun üstüne bir roman daha yazdı, kainatın romancısı, geldik mi yine sümüklü mehdiye. bu abartıların hepsi doğunun aynı aziz evliya türbe kapısına çıkar.

tek bir zarif ipliği olmayan on binlerce sıfat ve kelime, ama gerçek?

ve keşfedilmemiş yıldızlara kadar hakimiyet saltanat kurma sevdasında bir 'abartı'.

tek bir zarif cümle kuramamış bu yazarların yazarlığı anlayamamış olmaları çok normal ve bu bol keseden ucuz sıfatlara sığınanları şöhretin kudurtması tabii ki kolaydır.(...)"

odatv.com
butterflyy butterflyy
insanız yahu,kaybetmeye de ihtiyacımız var arkadaş,oturalım oturduğunuz yerde diyebilirdi mesela;ne var ki bunu yapamadı....(heba dan alıntı)her kitabında beni farklı dünyalara götüren yazar,özellikle kuşlar yasına gider çok etkilemişti beni ,tavsiye edilir ...
simon del desierto simon del desierto
değerli güren, bilinç iğfalinde önemli kilometre taşlarından hasan ali toptaş'ı kıç üstü oturtmuş (hat ve daha nicesi ve hatta korkarım daha kötüsünü okuyup şuraya gelen, neyi oyladığını bilmeyen, bireysel ajanda tutuşunu yorum diye bize kakalayan, okuduğunu anlayamayıp metinle ilişki tesis edemeyen 'acayip nesnelerden oluşan' bir kitleye neler anlatıyoruz işte, bizim hezeyanımız ve vebalimiz de bu):

www.facebook.com
papazeriği papazeriği
uzun zamandır aradığım tadı eserlerinde yakaladığım, kıymeti bilinmesi gereken edebiyatçı.

(bkz: yalnızlıklar) isimli eserinde şu şekilde tanımlamış yalnızlığı;

"yalnızlık postacıların taşıdığı yüktür çoğu kez,
birikir kalem uçlarında, kağıtlarda, zarflarda.
bakışlarda birikir, susuşlarda, bekleyişlerde, kapılarda
ve birikim yüktür her zaman,
yalnızlık bir yükün ağırlığıdır.
yorgunluğumuzu o nesnenin kucağından
o nesnenin kucağına gezdirirken,
yürür ya da koşarken,
coşarken ya da
deli dolu yaşarken
ansızın ölümü istemektir yalnızlık;
kendimizin kendimize sağırlığıdır.''
kuba gibiyim kendi kendime yeti kuba gibiyim kendi kendime yeti
hasan ali toptaş okuyacak kadar kendine saygısını, sevgisini yitiren insanlar var. zaman en kıymetli şeydir ve düşünün ki bu en kıymetli şeyi hasan ali toptaş okuyarak geçiriyorsunuz. bir insan kendine nasıl bu kadar acımasız olabilir?
geçmiş zaman yolcusu geçmiş zaman yolcusu
kendi aramızda, gerçeklik zeminini yitirenlere, "postmodern hıyarın teki işte, ne olacak..." diyoruz. hıyarların postmodern olmaya meyilli olduklarını sanmam. hiç olmazsa kendi varlıkları konusunda bir ciddiyete sahipler ve insanın zorbalığı olmasa taviz vereceklerine inanmıyorum. modaya uyanlardan olmadıkları kesin en azından. fakat bu "modaya uyan" tabiri, sanatı ele geçirmekte her dönem mahir olmuştur. "insan"ın gözden kaçırıldığı bir dönemin modası işte: hasan ali toptaş... diğerleri...

eserlerinin "bir şey" anlatmadığı konusuna girmeyeceğim. bunları yüreklendiren, batı'daki bazı "demokrat" eleştirmenlerdir. umberto eco'nun o havalı "açık yapıt" kuramı... sonra 60'lardaki yapısalcıların etliye sütlüye karışmayan "bilimcilik"i... filan.

hasan ali toptaş bir geleneğin devamı: sanatı "insan"dan arındırmak gibi soysuz bir çabayı sırtlanmış geleneğin... zaman kaybı. insan hayatı zaman kaybetmeye cevaz verilemeyecek kadar kısa.
8 /