hayal kırıklığı

1 /
tenekeci tenekeci
insanın kafasında canlandırdığı gerçekle alakalı ya da alakasız düşlerinin gerçek olmadığını ya da olamayacağını anlaması sonucu meydana gelen duygusal çöküntü..
(bkz: ne umup ne bulmak)
juda juda
önce yanına yanaşıp sana hayatta çektiği acıları anlatmaya başlar ve bu yüzden ne kadar ağlamak isteyip de duvarları yumruklamakla yetindiğini söyler.hiç arkadaşım yok der ve sen onun arkadaşı olursun.ona acımaya başlarsın yavaş yavaş..iyi bir insan olduğunu ama hayatta kaybolduğunu elinden tutup onu kurtaracak birine ihtiyaç duyduğunu hissettirir sana.ve kurtar beni diye yalvarır.hissettiğin acıma duygusu önce şefkate dönüşür sonra da aşka.senin başka olduğunu söyler..gerçekten de başkasındır sen çünkü onu üzmemek için elinden geleni yapıyorsundur.çünkü o zaten çok üzülmüştür ve kıyamazsın daha fazla üzülmesine.önünde diz çöker dizlerine yatar ağlamaklı ilan-ı aşk ederek.reddedemezsin bir kez de sen üzmeyi göze alamazsın onu.iki gün sonra onun bir arkadaşına kız benden hoşlanıyodu ben de karşılık verdim hayatımda kimse olmadığı için dediği kulağına gelir.işte o an hissettiğin, camın parçalanma efektine benzeyen duygudur hayal kırıklığı.
müyendis müyendis
osman abinin hikayesi sanırım hepimizin hikayesidir. ister aşk, ister iş... kabul etmek istemesek de hepimizin bir şekilde "kuruyemişçi dükkanı" olmuştur sanırım... buyrun.

osman abi basit bir adamdı. hayatındaki en büyük ideali, bir yerden onbin lira bulup bir tekel ve kuruyemiş dükkanı açmaktı. çoğu zaman düşünürken görür, yanına sokulurduk. “bir televizyon” derdi… bir televizyon almalı ki dükkana, dükkan şenlensin… duvarın köşe tarafına mıhlamalı sonra. müşteriye kuruyemiş tartarken bir gözüm orada olmalı… burasını sesli söyler; sonra yine sessizliğine gömülürdü.

osman abi cidden garip bir adamdı aslında. kim bilir hangi kuruyemişçiden etkilenmişti de bunu aklına takmıştı.

hikayesi de bir garipti osman abinin. hepimizin hikayesi olurdu ya, inişli çıkışlı, onunkisi bilinmezdi. bu yüzden de garipti zaten. ne zaman osman abiye biraz yaklaşsak, osman abi hayri abinin kuruyemişçisinde alırdı soluğu, günlerce çıkmazdı sokağa, hep o kuruyemişçinin bir köşesinde oturur, biz ondan vazgeçene kadar beklerdi.

bir gün; mahalleye zengin birisi taşındı; osman abinin zaten malı mülkü yoktu, o çok ilgilenmedi bu yeni taşınanla… zaten hemen hemen kimse ile ilgilenmezdi, gözlemeyi çok severdi sadece insanları… bu şatafatlı, herkesin önünde ceketini iliklediği kişiyi gözlemledi mi bilinmez, ama nedense, mahallemizin yeni komşusu, osman abi ile çok yakından ilgilenmeye başladı…

osman abi gibi biz de basit insanlardık. beyim; demeyesin ki kendinize niye basit diyorsunuz, öyleydi işte ki, hem de esaslısına öyleydi. zengin, osman abiye hal hatır soruyor, sırtını okşuyor, kimi zaman evine davet ediyordu.

osman abi her zaman ki osman abi idi ya, yine de insanlardan o mutlak kaçışını yapamıyordu artık. belli ki; hayatın ona sunduğu rolden bıkmıştı. ve osman abi; bir gün o adamın evine gitti. hikayesini bilmiyoruz lakin, garip bir şekilde, osman abi kimsenin evine de gitmezdi, caminin yanındaki kulübeciği yeterdi ona… kısacası, artık yeni hikayesini mahallemizde yazıyordu…

artık iyiden iyiye ahbabı vardı osman abinin, garip bir halet-i ruhiye içerisinde kendini yeni komşumuza bağlı hissettiğini anladık. ruhsal olarak yakın olmak bizim mahallemizde zordur, bizim bağlarımız sert rüzgarlar altında şekillenir, doğanın emrettiği şekilde olurdu. yüksek şuurların sanatsal duygularını yaşamayı bilmezdik. o yüzden ilk vakitler, osman abinin bu durumunu garipsedik…

sonra bir gün; osman abi; hayri abinin kuruyemişçi dükkanının yanındaki boş dükkanda, ölçüler almaya başladı. gözünü hep bir köşeye dikiyor, televizyonun hangi köşeye yakışacağını tartıyor gibiydi. çocuk gibi sevinçli olduğu bu sıralarda, kendi kendine şarkı söyler, dünyanın en güçlü, her şeye karşı koyabilecek adamı gibi haraket ederdi. çaycı şevkiyi çağırır, ona bir güzel öğütlerdi nasıl çay taşıması gerektiği hakkında. hem de öyle bir öğütleme yapardı ki, çaycı şevki hayata yeniden doğmuşçasına taşırdı çaylarını. her gün, bir ibadet gibi tekrarlardı bu ölçü alımlarını… bu bir hafta kadar gitti, öğrendik ki, zengin ona kuruyemişçi açma sözü vermiş.

tüm mümkünlerin bir kat daha yakınında olan osman abinin içi içine sığmıyor, kahvehanede kimi zaman gocuğunu çıkarıyor, heyecanından tekrar giyiyordu. “televizyon” diyordu yine, “bir televizyon almalı ki şu köşeye, gözüm takılmalı kimi zaman…” çayını artık daha hırslı içiyordu, daha güçlü basıyordu artık yere… yine o caminin yanında kulübeciği yeterdi ona lakin, uğramaz oldu kulübesine. hayır, bir beğenmeme değildi bu, hayatındaki en yüce varlıktan, kulübesinden daha yüce bir tutku ile bağlandığı kuruyemişçisine ulaşmak üzereydi…

bir hafta ölçü almaktan sonra, osman abi; sıkılmıştı artık. evet, zengin ona sözü vermişti ama, bir türlü dükkan açılamıyordu… bir gün, osman abi; ahbaplığından aldığı cesaret ile, yürüdü zenginin kapısına, zengin onu içeri buyur etti. bilinmez ki ne konuştular.

geç vakitte çıktı osman abi. başı önüne eğikti, her zaman olduğundan daha kambur duruyor, arkasına bakmaktan korkarcasına yürüyordu. önüne baktığı sanki yer değil, sadece o yıllanmış ayakkabıları idi sanki. neden sonra, zengin de kapıdan çıktı, osman abinin peşinden koştu, gülerek, birkaç cümle söyledi ve sırtını sıvazladı… acı bir gülümseme önce osman abinin yüzünde yayıldı, sonra bizim…

kahveye geldi, bitkin yıkık… hasır tabure üstüne öyle bir çöküş yaptı ki, bir daha kalkamayacak sandık, bir kolunu dizlerinin arasına saldı, bir kolunu masanın üzerine koydu, yan oturdu her zamanki gibi, ama her zamanki gibi olmayan tek şey; osman abi, artık osman abi değildi.

garip bir ifade ile, yarı acı, yarı umutsuz, önüne bakmaya devam ediyordu.

ağzından birkaç kelime döküldü.

dükkana o kadar inanmıştım ki, gözlemleyemediğim tek şey oydu. “

zengin ona ne dedi hiçbir zaman bilemedik…


yıllar ilerledikçe, osman abi; hayalinin gerçekleşemeyeceğini anladı; hayri abiye kızar oldu. kıskanıyor muydu bilinmez, insanlardan zaten genel olarak kaçmasına alışmıştık; ama hayri abi onun son durağı olurdu hep. bir gün, sıcak bir yaz günüydü sanırım; osman abi eline bir taş aldı… tüm kahvehane onu izliyorduk… taşı elinde sıktı. kararsızlık ve o çetin kararlılık arasında gidip geldi. çenesinden düşen gözyaşı mıydı, ter miydi hiçbir zaman bilemedik, taşı sıktı, sıktı ve hızla hayri abinin kuruyemiş dükkanına fırlattı. şangırdayan vitrin ve yerdeki cam kırıkları…

osman abinin artık bedeni; ruhunu sindirmişti, ağabey, hanice biz basit insanlarız ya, yine de biliriz hayatın; beden ve ruhun bir “sindirme” müsabakası olduğunu. kimi beslersen o kazanır.

ve ruhunu kırık vitrinde bırakan osman abi, bedenini aldığı gibi mahalleden gitti.

zengin hala zengin, hayri abi hala kuruyemişçiydi, osman abi ise, ruhsuzdu artık.
böcek böcek
insanı birşeyler beklemekten alıkoyan, gerçeğini yalanlayan, yalanını gerçek kılan.
umut etmeyi haram kılan, adım adım depresyona yaklaştıran, depresyondan çıkartmayan.
hayal etmeyi yasak kılan. kılan oğlu kılan. ağzınıza sıçan.
börtü börtü
hayal kuranların harcıdır.tam da umudun başladığı yerdedir, hiç kıpırdamaz yerinden.tüm gerçekleri bertaraf emiştir.
bekler insanoğlu hep bekler hiç bıkmadan usanmadan.hayalleri kırılır toplar yine, yapıştırmaya çalışır halbuki bırakıp gitse hiç eğmese kafasını yere o cibiliyetsiz için.bir daha bir daha her defasında sözler verip kendine vazgeçmese, ah o düşüncelerini uygulayabilse, dimdik dursa ayakta kimsede aramak zorunda kalmasa hatalarının nedenini.
ne var ki hayat devam etmektedir.illa ki bir şeylerin peşine takılacakır insan yine hayaller kuracaktır yine olmayacaktır üzülecektir.belki geç olacaktır ama en nihayetinde anlaycaktır hayal kırıklığının hayal kuraklığına yol açtığını.hayal de kuramayacaktır artık hiç umudu da yoktur belki, günlerin getirdiğiyle yetinecektir.
1 /