her şeyi bırakıp gitmek istemek

1 /
wondrous
sanırım herkese zaman zaman gelen bir his. ancak ben,

- bu şehirde artık yaşayamıyorum
- tüm örselenmişlikleri ardımda bırakıp uzaklara gitmek istiyorum

gibi cümleleri eskiden salt bir entel sancısı olarak bilir, insanın dertlerinin kaynağı kafasını da kendiyle beraber taşıdığını, uzaklara depara kalkmanın hiçbir şey değiştirmeyeceğine inanırdım.

kaldı ki yakın geçmişteki olumlu tek gelişmenin 5 dakika önce kapıya gelen pizzacı olduğunu düşününce de insan defolup gitme isteğine hak vermeden edemiyormuş.
eleanor
bu aralar sıklıkla hisettiğim duygu.. herşeyi geride bırakıp tüm sorumlulukları, zorunlulukları işyeri diye gittiğim o yarı açık cezaevini en çok onu, beni kasıp duran ne varsa herşeyi bırakıp tamamen uzaklaşmak, kimsenin kesinlikle tanımadığı bi yerde sıfırdan başlamak bu..ama yapabilirmiyim hayır çünkü nereye gidersen git kendinden kaçamazsın ve yaratılan tüm sorunlar da tamamen kişilikle ilgilidir, eğer sorumluluk duygusu kişiliğinizin yapıtaşlarındansa asla nereye giderseniz gidin gün yüzü görmeyeceksiniz hep sırtınıza yüklüyecekler yeni insanlar yeni yapılması gerekenleri..tam 3 şehir değiştirdim noldu hep aynı.. niye çünkü eşek olana semer vuran çok olur öyle evet budur yani..
kayser sozer
gittiğim olmadı hiç, ama olsun istemek de güzel can yücel

1 hafta önce taşındım. daha doğrusu taşınma haftasına girdim. yakın arkadaşlarımdan biri geldi yardıma, ufak ufak salla pati taşınıyorduk da, mutluydum kendi halimce, eşek şakaları yapıyor,sebepsiz yürüyor,yerli yersiz gülüyor, aileden ayrılmadan gelen duygusallığa bulaşmıyordum.

ikinci gün bir araba durdu evin önünde. bizim süzmeyle bozuk orgun atılıp atılmamasını tartışıyorduk, orgun sağlam olsa da bi işe yaramadığını, zaten sıkışık trafikte bi kıza hava atmak için alınan uyduruktan bi zamazingo olduğunu anlatıyordum küfürlü bir dille, neyse evin önünde araba durması normaldi, sitenin girişinde oturuyordum çünkü, ama içinden esmer bir kızın inip de bizim süzmeye doğru koşup sarılması tüm dengemi bozdu, org sevimli geldi bi an gözüme, içten bi şekilde okşadım.

üniversite son sınıfta bir kaç ders almışlar, ordan arkadaşıymış, yalandan bi kaç eşya taşımış olsa da yardım etti kız bize, öyle kasıntı bir tip de değildi hani, kaynaştık hemen, manyak espriler yapıyor, aniden uzaklara bakıyor, arada bir de süzmeyi aşağılıyordum, daha doğrusu şakalarıma malzeme unsuru olarak kullanıyordum, karizmatik-komik dengesini iyi tutturmam lazımdı, hem serseri,cool, rahat hem de olgun, ciddi, belli bi derinliği olan bir adam gibi görünmeliydim. başardım da sanırım. jestlerimiz ve mimikleriz halı saha maçında iyi anlaşan kaleci ve stoper ayarındaydı,"bende, aldım, sende, serbest, uzun çık, tek de vur" filan... neyse giderken, "ben sana mutlaka uğrarım" dedi, "sıkılırsın sen şimdi" diye de ekledi, telefonunu almadım, o aramadan arayamayacağımı bildiğim için özellikle yapmadım bunu, büsbütün işkence olurdu, bi şekilde telefon numarımı verdim ama

gitti. daha o akşam bekledim, gelmedi, telefona abuk subuk mesajlar, aile aramaları, dandik bir kaç arkadaşın hal hatır sorması dışında bi şey sirayet etmedi, büsbütün sinirlendirdi bu beni, keşke hiç çalmasaydı. sonraki 3-4 gün hep böyle geçti. bütün günleri sıte haricinde sokağa çıkmayarak tükettim. telefon, zil, herhangi bir şey bekledim. kapıcıyı her saat başı çağırıp "nasılsın" dedim, hafiften kıllansa da her seferinde cevap verdi.


üstüme başıma en afili kıyafetleri giyip sitenin parkının oralarda dolandım. markete girdim. corn flakes,jambonlu salam, zeytin ezmezi gibi hiç yemediğim şeylerden aldım, sevdiğim ama yemediğim... belki bir yerlerden camdan bakıyordur diye kaydıraktaki bir kaç çocuğu sevdim. sonra son günlerdeki gündemle karışık orta yaş bunalımındaki bir kadının bakışlarından rahatsız oldum ve sevimli görünmek adına çocuk pornosuyla anılmaktan korkarak uzaklaştım. site mi yoksa blok mu ne karın ağrısıysa işte bir toplantıya gittim. hiç bir konuda agresiflik yaratmadan sürekli gülümsedim. aidatlar tartışıldı,"bana koymaz" bakışı attım, çimlerden ve çiceklerden söz edildi, yanımdaki teyzeye "ah cemal süreya" dedim, birinden birinin akrabası, tanıdığı, annesi babası olur düşüncesiyle tetikteydim, burada işi olmayacağını biliyordum yoksa, sadece manyak bir ruh halini yatıştırma gayretindeyim.

dayım aradı olay günü sabahleyin, 2 civarlarında benim eski eşyalarımı getireceğini söyledi, depoya koyacağız beraber, onu bekliyorum uyuşuk bir sevinçle, kafam rahat, sonradan dikkatimi çekti, o sıralarda nasıl olduysa kız mız yok aklımda, tamamen çıkmış. karnım acıktı bi müddet sonra, evde sadece bi kebapçının kartını buldum, lahmacun söyledim ve süzmeyi arayarak karşılaşması 50 milyondan pro evolotuion soccer tekif ettim, bağlandık netten başladık oynamaya, 3-4 maç gidiyordu öyle, lahmacunlarda geldi, keyfime diyecek yoktu, bu arada kaybetmeye yakın bilgisayarı kapatıp birbirimize elektrikler kesildi yalanını attığımız için, oyundan çıkmak yasaklanmıştı, hükmen mağlup sayılıyordu giden.

derken zil çaldı. koştura koştura açtım ve hemen bilgisayarın başına oturdum, halı sahı maçından kalma uzun zamandır morarmış bir ayak tırnağım vardı, yarım dakika önce sıcak suya sokup düşürmüştüm, o geldi aklıma korner sonrasında, gene sevindim. dayım ya da kapıcıydı gelen, o konuyu hiç takmadım kafama. 4 lahmacunun 1'ini bol soğanla yemiş, diğerlerini de ağırdan alıyordum. arkamdan bi ses geldi, bildiğimiz konuşma sesi, söylenen de adımdı, sonrası tam bir boşluk...

insan kötü bir durumdaysa, bi şekilde atlattır, gider giyenir ya da dişini fırçalar, bi şey yapar sonuçta, ama ben birden çok kötü durumdaydım, hepsine yetmedi gücüm. ayak tırnağım yok, çorap giymem hem kılığım hem ev sıcaklığı göz önüne alındığında daha abartı kaçar, önümde su dolu koca bir leğen, biriyle parasına bilgisayarda maç yapıyorum, altımda pembemsi bir şort, benim değil o ayrı, üstümde de geçen p.s.v maçından kalma yırtılmış bir t-shirt, ağzım soğan, evin içi lahmacun kokuyor, dudağımdaki ayran izini de sonradan gördüm, o esnada buna takılmamıştım yani, hepsinden kötüsü, kapıyı açık bulan kapıcı son bir kaç gündeki hastalık kokan samimiyetimden faydalanarak "vay lahmacun söylemişsin bizi çağırmıyorsun öyle mi" diyerek içeri giriyor...

bazı romanlar yasaklanmalı, simyacı gibi, "bi şeyi çok istersen olurmuş da, dünyadaki her şey ona ulaşman için sana yardım edermiş de, filan fıstık. istemezsen, beklemezsen olur asıl, ayak tırnağım uzuyor ve ben her şeyi bırakıp gitmek istiyorum, uzaklara değil ama, yakın bi yere.
siyah
o an, hiçbir şekilde olmadığını anlarsın... ve hiçbir şekilde olmayacağını da düşünürsün. umut denen şeyden eser kalmamıştır.

herşeyi bırakıp gitmek, intihardır.

kıyamazsın yine de kuşlara, kedilere, ağaçlara, ilkbahara... kısacası kıyamazsın hayata... şairin dediği gibi, "yalnızlığımdan da kurtulup yalnız kalmak istiyorum" anıdır o an... tüm sorumlulukların yükünü atıp üstünden, nefes alabileceğin bir yerlere kaçmak istersin...

ve sonra ışığı kapatıp, artık yatarsın.. çünkü vakit gecedir.. uyursun...


içses:
-hadi ordan yarraam! nasıl bırakıp gittin o zaman?..
dengesiz çay tabağı
her gün bitimine ömür hanesine bir çentik daha attık modunda yaklaşmak değil,bitse de gitsek modunda yaşamak hiç değil,hayat hakkında ucundan kıyısından fikir sahibi olan bir insanın gitme isteğidir gerçek gitme isteği.

gidelim buralardan unutamıyorum tadında bir gitmek değildir çünkü başka türlü birşeydir onun istediği, denizi ayrı deniz havası ayrı havadır...

birşeyden kaçar gibi değil,yitmiş mutluluğu başka bir yerde arar gibi değil,sorumluluktan kaçmak istediği için değil,sadece gitmek istediği için,gittiği yerde de sorumluluğun hayatın onun omzunda olduğunu bildiği halde belkide sadece uzakları özlediği için gidendir asıl giden, gitmeyi becerebilen...

''ya dönülür ya dönülmez ''olmalıdır gitmek..hayata sıfırdan başlamak gibi değil,yaşanmışlığı inkar eder gibi değil,çünkü birşeyden kaçmak içinse gidiş kendini inandırdığın vakit yol seni başladığın yere getirmeyecekmidir ki..


evet evet gitmek uzakları özlemektir ya da şairin dediği gibi kuş olup uçmak isterken herkes gibi ağaç olup kök mü salınacaktır...
lunatico
olur bazen..
kaçmak istersin, yatağını, öksürük şurubunu, kitaplarını, kahve fincanını, saman kağıtlarını, sevgilinin kokusunu bırakıp; bulutlarını tanımadığın, bilmediğin, göz rengi yabancı insanların arasına karışmak.. hamuruna daha fazla tuz katılmış ekmek yemek,erkenden uyuyup erkenden uyanmak.. kimseyle konuşmamak, sormayıp cevap vermemek..
zamana bırakmak herşeyi, hiç bulaşmadan...
1 /