hikaye

1 /
stocky2001 stocky2001
öykü.
bir örnek vermek gerekirse;

*

...arkasına bakmadan dışarı çıktı. çekti kapıyı. hayır artık geri dönemezdi. dönmeyi düşünmesi bile yasaktı ona. rüyasında görse lanetlenecek gibiydi. bu ev, bu sokak, o kadar sevmişti ki, hayatının bir parçası koparılmıştı o an kendisinden. vazgeçmek kolay mı idi, yıllar sonra onu gerçekten seven birini bulduğunu düşünürken? kafası binlerce soruyla doluydu. sessizliğe ihtiyacı vardı. bu koca şehir ona artık daha da dar gelecekti. kalabalık, onun için daha fazla hüzün, üzüntü kaynağı olacaktı. ömrünün en güzel günlerinin geçtiği sokağa bir daha baktı. iki yanı ağaçlı bir yoldu. alçak apartmanlar iki yanında, eski ama düzgün kaldırımla, erken kavrulmuş kahverengi bir yaprağın havada uçuştuğu...
bir damla süzüldü gözünden, yanağına ulaşmadan eliyle sildi onu. uzaklaşmadan ağlayamazdı. kestane ağaçlarını bir bir geçti. geriye bakmıyordu. ya takip ediyorsaydı onu? ya bir an gözlerini arkaya çevirip, onun gözleriyle karşılaşsaydı; ya buğulu gözlerinden sulanmış gözlerini kurtaramazsaydı. netice de, çekip giden o idi, sevdiğine inandığı kadını bırakan arkada. yıllarca hayatının anlamı olarak gördüğü insanı. uğruna çiçekçileri mesken edindiği. kahvaltısını güllerle bezediği, ilk kez öptüğü anı kalbine kazıdığı, birlikte geçirdikleri ilk gecenin mutluluğunu hafızasına gömdüğü. arkasından bir ses gelmemişti, vurup çıktığı kapının gürültüsünden başka. geçmiş sadece bir anı idi, ama kadın onun için hayattı. artık hayatını geride bırakmış yürüyordu.
köşeyi döndü, yeni bir sokağa girdi, ağaçların olmadığı, sadece asfaltın kapladığı kısa ve dar bir sokak. yıllarını geçirdiği bu mahallede bu sokağı ilk kez fark etmişti. belki defalarca arabasını buraya park etmişti, ancak ilk kez sokağı anlamıştı, havasını içine çekmişti. sigarasını yaktı, cebinden çıkardığı paketteki son sigara idi. tıpkı biten bir hayatın üzerine içilen son sigara gibi diye düşündü. sanki bir idam mahkumunun son sigarası gibi bir tadı vardı. neden dedi kendi kendine, bu acı bitmeyecek gibi duruyor diye sordu içinden.
ikinci nefeste bir kırlangıç gördü. şehrin ortasında özgürce uçan, güneşe umursuzca meydan okuyan, bir kırlangıç. kuş havada iki tur attıktan sonra sokağın ortasına kondu. bir gariplik var bu kuşta dedi içten içe. hala ayakta dikiliyordu. geldiği sokağa bakmıyordu. kalbinin yarısı bakması için bastırırken, diğer yarısı koşmasını istiyordu, kaçıp durmasını.
bir adım attı kırlangıca doğru. binaların bahçe duvarları alçaktı o sokakta. ne bir dükkan vardı sokakta, ne de top peşinde koşan çocuklar. bir taş duvarın üstüne oturdu. yıllar önce onu ilk kez gördüğünde, o da bu taşın üzerinde oturuyordu. hatırlayınca artık damlaları tutamadı gözlerinden. bir bir döküldü gözyaşları...
bir nefes daha aldı sigarasından, sonra durdu. arkasına baktı, gözlerini kısarak. bu sanki arkasındaki sokağa değilde, geriye geçmişe atılmış bir bakıştı. güzel günlerini hatıladı sevindi, yüzü güldü. göz kapaklarının birleştiği noktadan bir damla daha süzüldü. o süzülürken de sanki bir ferahlama geldi içine. sanki içini temizlemişti o son yaş. bir anda hiç tatmadığı kadar acı geldi sigarası. son nefesi hiç almamak istemişti sanki. o an gözleri ağırlaştı, sokağa uzanmak istedi, orada uyumak, belki de hiç uyanmamak. zaman akıp gitse, o sadece uyusa, uyudukça rüya görse. rüyaları mutluluklarla dolsa; hiç hüzün olmasa, kabuslar bu dünyada kalsa. geçmişte yaptığı gibi durup durup geriye bakmasa, ağlamasa artık.
bir anda kendini o kırlangıca bakarken bulmuştu, gözlerini ona bakan kırlangıçtan kaldırdı usul ve sokağın sonuna baktı, çıkışına. tıpkı yeni bir başlangıç için gerekli çıkış gibi durmuştu gözüne.
rüzgar esti sertçe önden. ferahladı yüreği bir anda ve kırlangıça doğru bir adım attı, bir adım daha, taki kırlangıç uçup gidene kadar. o uçup gitti başka diyarlara, ama o adımlarını atıyordu kaçarcasına.
yeni bir başlangıca atılan adımlardı bunlar. birer birer, daha da moral toplamasına sebep oluyorlardı. cesaretti içini aydınlatan, adımlarıydı cesaretini aldığı. sokağın bitimine geldiğinde durdu, artık yeni bir caddeymiş gibi geliyordu karşısındaki ona; başka insanlar, başka arabalar, başka hayatlar. nereden başlamalıyım sorusunu sormuştu kendi kendine; yanıtı basitti. bu adım o başlangıç olacaktı...
... ve oldu. artık caddede idi, o adım için cesareti bulmuştu. elleri titremişti, pazularındaki tüyleri diken diken olmuştu. ama o adımla duyduğu şehrin melodisi değişmişti. artık şehri sanki bir saksafon melodisi eşliğinde geziyordu.
adam köşeyi döndü ve yürüdü. bir otobüse atlayıp metronun yolunu tuttu.
o sırada kadın dairesinde ağlıyordu elindeki sarı güllerle, geçen her sene için bir tane. adamın arkasından haykırmıştı "seni seviyorum" diye ama duyan olmamıştı, sertçe esen rüzgar alıp geri getirmişti sözlerini akan gözyaşlarının yanına.
metronun girişine geldiğinde durdu . ne çok anısı vardı burada. ilk kez onun elini burada tutmuştu. utanarak, çekinerek acaba diyerek. yağmur yağmıştı o akşam. o zamanlar burada metro yoktu. hala çıplak beton vardı, inşaata girip çıkan baretli ustalarla. islanan yüzündeki gözleri birer ışık gibi gözkümüştü ona; gecesini aydınlatan bir kandil, ıssız denizlerde yolunu gösteren bir fener.
"hayatında ilk kez böyle hissetmişti o an. sözlerin yeri yoktu o an. gözler konuşuyordu sadece. bakışlar en derinlere inmişti o an. elinden tutup restoranın tentesinin altına çekmişti, ıslanmasına daha fazla gönlü el vermemişti. nereden geliyorlardı, nereye gidiyorlardı? o an hepsini unutmuştu. birlikte mi o köşeye gelmişlerdi? orada sözleşerek mi buluşmuşlardı? yoksa kaderin hoş bir oyunu muydu? aklından çıkıp gitmişti. tentenin altında, yağmurun saçlarında kalanı damlalar halinde yüzünde süzülürken, onun gözlerine bir daha bakmıştı. kızarmış yanakları daha önce hiç bu kadar güzel gelmemişti. susmamalıydı ama anın kutsallığını bozmak istemiyordu. aklı daha önce ona hiç böyle gözükmeyen peri kızındaydı. neden konuşmuyordu? neden ona böyle bakıyordu? yoksa o da mı hissetmişti bu elektiriği? daha önce hiç yapmadığı bir çılgınlık yapmaya hazırdı ama ya karşılığını alamaz ise?" ne fark ederki dünyanın sonu değil ya diye düşündüğünü hatırladı. elini saçlarına doğru uzattığı, yavaşça boynunu kavradığı ve hafifçe dudaklarına eğildiğini hatırladı. kimseyi umursamadan onu öpmeye yeltenmişti. dudakları dudaklarına değerken...
durdu, düşünceleri kafasından uzaklaştırdı. yeter dedi içinden, durmalıyım. artık kesip atmıştı o günleri, haftaları, hatta yılları. anıların onu kovalayacağını biliyordu. bu büyük şehrin her köşesinde bir anısı vardı. belki de kaçmalıydı bu şehirden. ama nereye giderdi, bilmezdi ki başka diyarları. ağlayarak indi basamakları, biletini okutup girdi metroya, yönüne bakmadan atladı ilk vagona. cam kenarında bir boş yer vardı, seçtiği yer orası oldu. dışarıyı izlemeye başladı. koyu duvarlar, karanlık tüneller, kenarda borular ve hızla akana bir hayatı temsil eden tren. sen sadece oturup izleyebiliyorsun bir müdahale edemeden, zaman aleyhine akıp gidiyordu.
artık karar verdi, değiştirecekti bu geleneği, çıkacaktı kaderin ona biçtiği bu hayattan. içi içine sığmıyordu.
bir durak sonra açılan kapıdan içeri giren bir kıza gözleri takıldı. belli ki, ondan yaşça küçüktü. saçları çok düzgün ve en sevdiği renkte idi, omuzlarına kadar inen saçlarını toplama zahmetine girmemişti. dönüp oturacak bir yer bakındığında yeşil gözlerine denk gelmişti. fiziğinin düzgünlüğünden ziyade yüzünün güzelliği aklını başından almıştı. ağlaması kesildi. şişmiş gözlerindeki buğu kızın güzelliğini daha arttırmıştı sanki. genç kız metroda ters tarafa oturdu. ona hiç bakmıyordu, neden baksaydı hem? o da oradaki onlarca insandan biriydi. metronun dışına doğru bakıyordu. çok kendini beğenmiş bir havası vardı. dakikalar artık camdaki yansımadan baktığı kızla geçse de, hiç başını çevirip ona bakmaması canını sıkmıştı.
kendi durağına gelince ayağa kalktı, kızın önündeki kapıya yöneldi. kıza son bir bakış attı, nasıl olsa bir daha karşılaşamayacağı bir insandı o.
yavaşça vagondan çıktı, çıkışa yöneldi. ağır adımlarını hızlandırdı, daha da hızlı yürüdü, durmadan, duraklamadan yürüyordu, sonrasında koşarcasına yürümeye başladı. içi içine sığmıyordu, her ne kadar arkasında güzel bir aşk bırakmıştı yaşanan yıllara bakıldığında. yeni bir hayata başlıyordu şimdi. metroda ona bakmayan genç kıza aldırmadan merdivenlere ulaştı ve çıkışa doğru yürüdü.
bu sırada vagonlardan birinde bir çift göz onu izlemekteydi. camdan onun gidişine baktı. içini çekerek durdu. çok üzülmüştü geçmişte. artık onu üzenleri görmemek için bu şehre taşınmıştı okumak için. ama korkuyordu bir daha sevmekten, sevince de acı çekmekten. adam kaç durak boyunca ona dönüp bakmamıştı bile. kız romantizm arıyordu, aşkı hissetmeyi istiyordu belki de. genç adam öyle masum görünmüştü ki ona ilk başta. ama onunda diğerlerinden bir farkı yoktur diye inandı karanlık bir tünele girerken tren. bu genç kız, onu yol boyunca camdaki yansımasından izleyen hiç tanımadığı bir genç adamı, camdaki yansımasından izleyen yeşil gözlü, güzel saçlı kızdan başkası değildi.
ö.h.
guest8644 guest8644
çok sevgili bir cahit külebi şiiridir.

senin dudakların pembe
ellerin beyaz,
al tut ellerimi bebek
tut biraz!

benim doğduğum köylerde
ceviz ağaçları yoktu,
ben bu yüzden serinliğe hasretim
okşa biraz!

benim doğduğum köylerde
buğday tarlaları yoktu,
dağıt saçlarını bebek
savur biraz!

benim doğduğum köyleri
akşamları eşkıyalar basardı.
ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
konuş biraz!

benim doğduğum köylerde
kuzey rüzgârları eserdi,
ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
öp biraz!

sen türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
benim doğduğum köyler de güzeldi,
sen de anlat doğduğun yerleri,
anlat biraz!
otekilerdenbiri otekilerdenbiri
''uyandım.. her sabah uyandığımda hissettiklerimi hissetmiyordum.bugün güneşin verdiği enerjiyle içimi günden güne sıkan rutin döngümün bozulduğunu hissettim.gece uykuya dalmadan önce düşündüklerimi anımsadım.biri beni merak ediyordu,uzun zamandır beni aradığını artık ondan haberdar olduğum için hiçbir sabahın bu kadar mutlu başlayamayacağını söylemişti.bense yine teknolojiye çemkirip telefonu neden hala kullandığımı düşünüyordum.tabii ki sonuç yine aynı oluyordu,hiçbir zaman özgür olamayacağımın farkındaydım en azından herşeyimi kaybedene kadar. bunun en büyük kanıtı da telefondu.!!
evde her zaman bir düzenin olması gerektiğini savunurdum ama düzen kelimesi lugatımda farklı anlamlara çevirili olduğu için hala nerede yemek yiyip,nerede uyuyacağıma karar veremiyordum.uzun bir süre bocaladıktan sonra balkonda yemeye karar verdim.sofraya koyabildiklerim,sabah balıkçıların yediklerinden fazla değildi.neyse ki zayıf bir insan olduğum için midemin aldıkları da çok fazla değildi.sofrayı kaldırdıktan sonra kapıdan sesler gelmeye başladı.kapıya doğrulurken tedavisi yarım bıraktığım alzheimer hastalığı etkisini yavaş yavaş göstermeye başlamıştı, kısa süren hafıza kaybım yine beni korkutmaya başlıyordu,gelen ev arkadaşımdı beni merak etmişti.neden hala evden çıkmadığımı,işe neden gitmediğimi soruyordu.ben de onun sorularını duyduktan sonra gizlendiğim yerden çıkmaya karar verdim,bunları soran insan bana zarar vermez diye düşündüm.işe gitmem gerektiğini bilmiyordum,evden çıkmakta pek akıllıca bir davranış olmazdı.
beni merak eden insanlar vardı dışarıda,gezebilmem olanaksızdı.bana ne yapacaklarını ve benden ne istediklerini bilmiyordum.cevap verme yetimi kaybetmiştim,belki cevap versem kendimi kaybederim diye korkmuştum.sonra arkamı döndüğümde masanın üzerinde birsürü çerçeveli gülen insanların olduğu fotoğraflar gördüm.hepsi gülüyor,çerçeveleri parlıyordu.benim hiç fotoğrafım yoktu sanırım varsa da ben hatırlamıyordum.uzun zamandır gülen insanlara sinir oluyordum.kahvaltıda bile sana yağın üzerinde gülen aile resmi görmek beni sinir ediyordu.fotoğraflara bakmaktan vazgeçip,uyuyacağım yere karar vermeye çalışıyordum.yerdeki ketçap lekesi dikkatimi çekmişti,düne dair hatırladığım tek şey o lekeyi sildiğimdi.masanın üzerindeki gazete de dikkatimi çekmişti.dün okuduğum haberlerin hepsi bugün ki gazete de yazıyordu,anlam veremedim.uyumak için yere uzandım,yarın nerede uyanacağımı bilmiyordum.uyumadan önce sana yağın üzerindeki resimi düşünüyordum,anlam veremediğim amaçsızsa gülen insanları.gözkapaklarım ağırlaşmış,karanlığın ışığa olan özlemini haykıran müebbet sisin farklı tonlarını görmeye başlamıştım.
uyandım.burası çok soğuk.farklı kokuların olduğu,bir dondurucunun içindeyim.''
otekilerdenbiri otekilerdenbiri
bugünlerde çok bunaltıcı buralar. hani diyeceksin -sokalara mı küstün? çıkmazdın oralardan sen.. şarapçı kemal abinin doğuştan kafası güzel haliyle her gün hevesle bekleyip dinlediğin hikayelerden sonuçlar çıkarırdın kendine, hayat dersi gibi gelirdi sana o hikayeler; yok ondan değildi aslında, benim kafam başka şeye bozuktu. kemal abiyi son beklediğim yerde bulamadığımı farkettim, hep hikayelerinin gizli bir tafarı vardı... hep kendini yalnız ve para gibi değerler için insanlığın satıldığı bu dünyada babasını bekleyen yetim çocuk olarak anlatırdı... soramazdım ona -bu yetim çocuk kim? diye... biraz çekinirdim biraz da kemal abinin tam o çocuktan bahsetmeye başladığında gözlerinin dolmasıyla içim burkulurdu...
patavatsızdım ben, nerede, nasıl konuşacağımı kimse öğretmemişti bana.... zaten ne kadar aile terbiyesi adı altında okul birincisi yetiştirmeye çalışan aile varsa benimkiler de dahil, halt etmişti. ben sokakların çocuğuydum artık ben ve kemal abi herkesten zengindik, bu dünyada bizden daha zengin insanlar yoktu. hem gururlu, hem zeki, hem patavatsız, hem pis, hem gönlümüz zengindi. kaç insan sarhoş olduğu halde kuşlarla konuşabilirdi? onun bana yerden bulduğu kolye gibi kolye getirebilirdi?. lakin unuttuğum birşey vardı, ben hep çekinirken o yalnız çocuğun kim olduğunu sormaya, sonradan anladım ki; o, artık buralara küsen yalnız çocuk kemal abiydi. bir sevdiği vardı kemal abinin uzun boyluymuş, iri iri gözleri varmış, dudaklarının şekli anca pergelle çizilebilirmiş, komşusunun bahçesinden elma çalıp yediğinden al al oluvermiş yanakları, ''kronik utanç'' diye nitelendirmişti bunu abilerin kralı, burnu o kadar naifmiş ki yüzünün tüm hatlarını ortaya çıkarıyormuş. bir saçları varmış böyle nerdeyse belindeymiş, simsiyah ve kalın telliymiş. sevdiği kız hep yaseminleri kaynatıp saçına sürermiş, saçları yasemin kokarmış buram buram. -o geçti mi, hava aşk kokardı buram buram derdi kemal abi. o da severmiş bizim abiyi en az onun sevdiği kadar, görmezmiş üstündeki kiri falan. sevdiği, kemal abinin hazinesini keşfetmeyi başaran tek kadınmış zira ilk önce onun kıyafetleri yerine gözlerine bakmış ve delice sevda görmüş orada. gördüklerinin karşısında kızın kalbi o kadar hızlı atmaya başlamışki hızlıca gitmeye çalışırken aptallayıp bir taşa takılmış ve düşmekten zor kurtarmış kendini. o gün bu gündür kız hep kemal abinin son durağında almış soluğu, parkın banklarında yani..sanki söz vermiş gibi hergün aynı saatte geçiyormuş sevdiği oradan. kemal abi'de çok mutluydu, arada bahsederdi bana anlattıkları kadarıyla bilirdim ben de sevdiğini. bir gün gelmemiş sevdiği, ailesi; onu çok zengin bir adama ev ve para karşılığı satmış, kız ilk başta kaçmaya çalışsada, adam kızı kapatırvermiş eve, üstünden kapıyı kitleyip öyle gidiyormuş işe.
artık hüzünlerin adamı oluverdi canım abim, onun için bekleyecek birşey kalmamış burada, o bankta her allahın günü çocukken onu terk edip giden babasını beklemiş, ''belki bir gün beni bulur'' diye. ''umut'' derdi kemal abi; ''şu dünyada insanı insan gibi yaşaması için ikna eden tek duygu derdi.'' sonra da sevdiğini beklemiş, zaman kavramını hiçe sayarak... artık sevdiğinden de umudunu kesince dar gelmiş o bank ona, halbuki evi benimsemişti orayı... sevdiğinin adıyla kendi adını kazımıştı üstüne. bana en son anlattığı hikayesinde, yalnız çocuğun artık beklemek istemediğini söylemişti. kafam karışmıştı lakin pek aldırış etmemiştim severdi kemal abi buraları, bankı onun tahtıydı, köpeğine de ''hayırsızım'' derdi, en hayırlısı o çıktı diye. kinayeyi severdi kemal abi, sonradan anladım ben. şimdi o bankta ben bekliyorum her gün, belki geçer, belki yolda görürüm diye. sarı sarı yapraklar düşüyor şimdi kemal abinin tahtına.. kemal abinin ahını taşıyor sevdiğinin yürüdüğü sokaklar...
bawer bawer
hikaye
bahçesaraylı memo tırpan çekmek için komşu ilçe olan gevaş ilçesine gider, bir haftanın çalışmanın sonunda memo, çok güzel bir atla bahçesaraya geri döner. memonun atını her gören hayran kalmaktadır memoya bu atın bir hafta tırpan çekmekle kazanılmayacağını ve bu atı nasıl bulduğunu anlatmasını istemelerine rağmen , memo atı çaldığını anlatmamakta ısrar etmektedir. ertesi günün sabahı memo bahçesarayın diğer komşusu olan çatak a atı satmaya götürür, karşısına çıkan adam bu atın rahvan mı ? binek mi ? olduğunu sorar ama memo cevap veremez, bunun için adam at a binip anlamak istediğini söyler, memo adamın ata binip anlaması için izin verir adam memonun gözü önünde bir iki tur atıp üçüncü turda atı kaçırmıştır bile, bunu sadece izlemekle yetinen memonun dünyası yıkılmıştır artık.etrafına toplanan çataklılar bu adamın çok meşur bir at hırsızı olduğunu söylediklerinde umudunu daha çok yitirmiştir. bahçesaraya dönen memo boynu bükük bir şekilde çayhane de oturmakta gelen giden memoya atı sattın mı diye soru sormaktadır, memo herkese atı sattığını söyler... en son bir arkadaşı daha gelir ve söyler ki memo atı sattın mı memo he sattım der kaça sattın der memo da aldığım fiyata verdim....
bawer bawer
nebraska'da yaşlı bir adam yaşardı. patates ekini için bahçeyi bellemesi gerekiyordu lakin bu çok zor bir işti. tek oğlu olan david ona yardım edebilirdi fakat o da hapisteydi. yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve derdini izah etti. sevgili david, patates bahçemi belleyemeceğimden kendimi çok kötü hissediyorum. bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. burada olsan bütün derdim bitecekti. biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallerdedin. sevgiler baban.
babacığım, babacığım allah aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm. sevgiler david.
ertesi gün sabaha karşı 4'te fbi ve yerel polis çıkageldi ve tüm sahayı kazdılar lakin hiçbir cesede rastlamadılar. yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler. aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.
şimdi patasleri ekebilirsin. bu şartlarda yapabileceğimi yaptım...
şiirbaz şiirbaz
bütün edebiyat türleri içinde en samimi olanıymış gibi geliyor.

her şeyden önce, söylenecek şey, bittiği yerde bitiyor. roman gibi katmanlara ayırmaya gerek duyulmuyor. şiir gibi suskun değil, bilakis bağırıyor. bir yandan da olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki, bir anda kavranabiliyor bütün ayrıntılarıyla. dedim ya roman gibi değil. bir akışkanlığı, bir hayattan çıkmışlığı var.
gunebakan gunebakan
çimenlere oturdum, parlak ,masmavi;değişik biçimlerde ama bembeyaz bulutlu gökyüzüne gözlerimi diktim, bir daha hiç göremeyecekmişim gibi, bir sevgiliden ayrılır gibi ona baktım dakikalarca.sırtımdaki ağrı artık gökyüzüne bakmamı engelliyordu ama inatla bakmaya devam ettim.sabahın tüm tazeliği içime çektim, kuşların cıvıltısını sanki ilk defa duyuyormuşum gibi hayretle dinledim.nefesimi tuttum ve uzandığım toprakla bütünleşmek için bekledim.artık ağrım dayanılmaz bir hal almış, kalbim ağzımda atıyordu sanki.ağzımdan sızan ılıklığı mutluluğun şarabı gibi duyumsadım ve hayatımda hiç olmadığım kadar mutluydum.en nihayet parlak güneş çimlerin üzerinde uzanan bana vuruyor, hiç birşey yapmamama kızar gibi bedenimi yakıyordu.ama ben kıpırdamıyordum, kıpırdamayacaktım.güneş kendini çekti, beyaz bulutlar grileşti, gökyüzü sanki benimle kavga eder gibi mavi şimşeklerini yolladı, arkasından güneşten yanmış bedenim nisan yağmuruyla serinledi, soğudu kaskatı kesildi.kimsesiz,ıssız bu yerde katılaştı ve şişti.bense hala mutlu ona yukardan bakıyordum, akbabaların gelmesiyle başımı çevirdim; beni bekleyen arkadaşlarımın yanına bembeyaz ve parlak bir yoldan geçerek gittim, arkamda büyük bir yalnızlık bırakarak...
nettle nettle
eylül
genç adam, çok yorgun, uykusuz ve çok acıkmış halde akşamın karanlığında restorandan içeri girdi. içerisi bir hayli kalabalıktı. neşeli ve sanki birbirlerini tanıyan insanlarla doluydu. önce yanlışlıkla özel bir yemek toplantısının içine girdiğini sandı. kapıda kendini karşılayan garsona sordu. “hayır” dedi. garson. dipte biri masaya oturmak için ilerlerken onu gördü. kısa saçlı, hoş bakımlı etrafa pozitif enerji saçan gülümseyen kadına; “iyi akşamlar” dedi. o da gülümseyerek, “hoş geldiniz iyi akşamlar” dedi. etrafta kadının bahar gibi kokusu esiyor, ta içine işliyordu. siparişini verdi beklemeye başladı. o yorgun adam gitmiş tuhaf bir canlılık gelmişti. belli etmeden takip etti.
otuzlu yaşlarında, minicik düzgün yüz hatları, yeşil gözleri, biçimli fiziği, şık abartılmamış moda bir etek ceket topuklu ayakkabıların üstünde dolaşıyor, her masayı tanıyor ve ayrı, ayrı ilgileniyordu. tamer kadının sesinin hoş tınısında kaybolmuşken yemeği geldi. sırf kendinin değil oradaki herkesin,bu sevimli cadının ışığına yakalanmış pervaneler gibi olduğunu fark etti. parmaklarına baktı tek bir safir yüzük vardı. içinden kendine güldü. “sana ne” dedi kendi kendine “sen karnını doyurmaya geldin.” yemeğini bitirmesine rağmen bir türlü kalkamıyordu. bir ara göz göze geldiler. gülümsedi. dudaklarının arasından beyaz dişlerini gördü. garsona bir şeyler söyledi oturduğu masaya bir bardak çay geldi. teşekkür etti. hesabı ödedi. acele karnını doyurup gitmeyi hesaplayarak girdiği restorandan çıkamıyordu. “lütfen oda beni fark etmiş olsun” diyerek istemeden kalktı. paltosunu giydi. yorgun girdiği yerden farklı bir heyecanla çıktı. arabasına bindi. evine gitti ve yorgunluktan baygın vaziyette uyudu. gece rüyasında bu adını bile bilmediği güzel sevimli ama mesafeli kadını görerek uyandı. istemeden kalktı. hazırlanıp işe gitti görev yeri başka şehirde idi.
ilk defa yirmi günlük süreç çok uzun geldi. çalıştığı günlerde gözünün önünden yüzü, burnundan hoş parfümü, kulağından, sesi hiç gitmedi. “ah!sevimli cadı ne adını ne kim olduğunu bilmiyorum.” peşinde pek çok kadının kızın koştuğu yakışıklı, karizma tik, işinde de başarılı bir mimardı. tamer’in genç yaşta ki azmi ve hırsı onu yukarılara taşımıştı. iş hayatında başarılı özel yaşamında ise tam anlamıyla kapalı kutuydu. üniversite yıllarında aynı okuldan bir kızla nişanlanmış olmamış, ayrılmış bir daha da ikili ilişkilere çok sıcak bakamamıştı. tabii bir gecelik ilişkileri saymazsak! dönüşünü adeta iple çekti.
ankara’ya döner dönmez, acele tıraş oldu. hazırlandı. evi ile aynı sokaktaki restoranın yolunu tuttu yemek yemeğe, daha doğrusu gizemli kadını yeniden görmeye gitti. “merhaba” diyerek içeri girdi. aynı güleç yüz, aynı elektrik, aynı içtenlikle siyah etek ceket gri bluzu gri pabuçlarının üstünde manken zarafetiyle buldu karşısında..bu defa daha yakın bir masa seçti ve oturdu. eylül’ün ilgisini çekecek konu gündemin konusu deprem di. kısa aralarla sohbet etme imkanı buldu. mesafeli ama kibardı. bir ara espri yaptı. “bilseydim başta mesleğimi belirten bir pankart asardım boynuma...” sohbet de yemekte bitti. kalkmak istemese de gitmek zorunda olduğu için kalktı. bundan sonra her izin gününde burada gelmeye karar verdi. evi ile aynı sokaktaymış ne gam!
hakkında küçük de olsa, bilgiler öğrenmişti. eylül dul, çocuksuz üniversite mezunu ankara’lı kedileri deli gibi seven yalnız bir kadın..yalnız oluşu, tamer’in yüreğine su serpti. hem güzel hem akıllı kadının yalnız oluşu şaşırtıcı ve kendisi için de umut verici idi. sonraki günler arkadaş gibi görüşmeler, yokluğunda da hayali ile heyecanla bekleyişlerle baharı getirdi. bu kadından hem çok hoşlanıyor. hem de kendinde oluşan duygulardan korkuyordu. eylül kendisini sadece arkadaş gibi görüyordu.beyaz kağıtlara duygularını döküyor ama asla cesaret edemiyordu.
bir akşam telefon numarasını verdi. onun numarasını aldı. geceyi arayıp aramama ikilemleriyle uykusuz tüketti. sabah bir mesaj attı. beklemek asır gibi geldi. oysa, on dakika sonra eylül cevap gönderdi. hafta sonu iş yerine gitti. restoranın kapanışına kadar bekledi. eylül’e bir yerlerde kahve içmeyi önerdi. eylül güldü. “bu saatte kahve içebilecek yer bulamayız istersen benim evimde içebiliriz.” istemek mi? günlerdir onu daha iyi tanıyabilmek için adeta çırpınmıştı. sevinçle teklifi kabul etti.
eylül eski ama sevimli bir sokakta küçücük bir dairede kedisi tarçınla yaşıyordu. evi düzenli huzur verici, zevkli döşenmişti. kedisi onları kapıda karşıladı. “ayakkabılarını istersen çıkarmayabilirsin.” dedi. salonda karşılıklı iki berjer iki ayaklı şamdan küçük bir sehpa dan oluşan kahve köşesine yerleşti. eylül mutfaktan seslendi. “kahveni nasıl seversin?” “sen nasıl içersen öyle lütfen” dedi. elinde tepside kahveyle içeri girdi. tamer, fincanına şeker atarken kaza ile kahvesini sehpanın örtüsüne döktü. kendini aptal gibi hissediyor. eylül’den utanıyordu. eylül hiç önemsemedi.”rahat ol lütfen! bu bir kaza tamam temizleriz” dedi mutfaktan bir bez getirdi. masayı silerken elleri birbirinin eline deydi. tamer sanki yandı. eylül garip bir refleksle elini çekti.tamer oturduğu koltuktan kalktı. hiç konuşmadan eylül’e sarıldı yumuşak ihtirassız sevgi dolu minik bir öpücük kondurdu genç kadının dudaklarına. eylül önce çekingen şaşkın baktı. ama kollarından kurtulmak için çaba da sarf etmedi. tamer kollarındaki kadını daha içten, daha sıkı sardı
çekingen korkak, mahcup başlayan dokunmalar derin arzu heyecan ihtiras girdabında kendi seslerinde kaybolup gidene kadar sürdü. tamer zamanı durdurmak bu inanılmaz anı dondurmak için neler vermezdi! birbirlerinin terinde, teninde, kanepede bir süre uzandılar. tamer kalkıp birer sigara yaktı ikisi için. eylül yaşadığı olayın ancak rüya olacağına kendini inandırmak için kabuğuna çekilmişti.
tamer’in sesiyle de gerçek dünya’ya döndü. “biliyordum. aşkım biliyordum mükemmel çift olduğumuzu” bozuk plak misali aynı şeyi tekrar ediyordu. gitmesi gerekiyordu. ama canı hiç kalkmak istemiyordu. sabah yine görevli gidecek eylül’ü yirmi gün sonra ancak görebilecekti. bir sigara daha yaktı kederle dumanını üfledi. sessizce kalktı giyindi. eylül’ü öptü ve çıkıp gitti.
gece gözünü bir türlü uyku tutmadı. daha öncede kadınlarla birlikte olmuş ama ne böyle sarsılmış nede böylesine derin duygular tatmıştı. yoksa..? kendi duygularından korkarak kalktı. duş aldı. kahvaltı bile yapmadan çıktı. annesi arkasından sesleniyordu. “oğlum daha erken lütfen kahvaltı yap!” merdivenlerden kafasını uzatıp, seslendi. “canım istemiyor.” arabaya binip işine gitti. öğlene kadar eylül’ü aramamak için kendisi ile savaştı. dayanamadı aradı. duru akıcı konuşmasıyla adına inat bahar meltemi gibi esti tamer’in ruhuna, yüreğine...
konuştukça canlandı, yüreklendi. “eylül değil benim baharım bu kadın eş ruhum tanrım! korkuyorum. lütfen onun duyguları da aynı olsun.” diye dua etti. azap dolu yirmi günde belki milyon kez aradı, konuştu rahatladı. telefonu meşgulse, kafasında bin türlü şey kurdu. üzüldü. eylül’e bir şey söyleyemedi. döneceği güne kadar da hep aynı gel gitleri yaşadı. arada bir beyaz sayfalara içindeki duyguları akıttı. “utanarak ifade etmeliyim ki;bilinçsizce kıyas yapmıştım daha önce dokunan ellerin yarattıklarıyla ya aynı dokunuşları alırsam, yada dokunuşlarını kendi cephemden farklı algılayıp tepki alırsam kendimle günlerce savaşmıştım ama anlıyorum artık senin duyguların da benimki kadar yoğun bana tattırdığın cennet için sana binlerce teşekkür minik cadım hayır aşk perim”
döndüğü gün telaşla hazırlandı. kendini beğendirmeye çalışan gelin adayları gibi... annesi söylendi. “oğlum geleli yarım saat olmadı. nereye? nedir bu telaş? sevdiğin yemekleri pişirdim.” bir yandan giyiniyor, bir yandan annesine laf yetiştiriyordu. “anne arkadaşlarla buluşacağım kusura bakma! gelince yerim. söz veriyorum.” annesi kırgın, kızgın oğlun daki değişikliği anlamaya çalışıyordu. telaşla girdiği evden fırtına misali çıktı. restoran kalabalık, eylül meşgul du. ama tamer’i görünce yüzü aydınlandı. gülümsedi. tamer saatlerce eylül’ün işinin bitmesini bekledi. müşterilerin yakın tavrına içerledi kıskançlık denizinde boğulmamaya uğraştı durdu... sonunda eylül’ün işi bitti çıktılar. arabada elini tutup öptü. elleri çilek kokuyordu. “çok şıksın” dedi. içindeki kıskançlığı bastırmaya çalışarak, pembe etek ceket lacivert gömlek giymişti. mini eteğinden bacaklarının büyük bölümü açıkta kalıyordu. işin kötüsü bacakları da çok güzeldi. minicik ayaklarında bileklerinin güzelliğini çıkarmak için inatla giyilmiş, bilekten bağlı lacivert ayakkabılarına baktı.
“bu kadın gerçek değil, hayalimde ben yarattım.” dedi. son kelime ağzından sesli çıktı. “neyi sen yarattın?” diye sordu. eylül “hiç işimle alakalı affedersin!” diye yalan söyledi. eve girince, eylül’e sarıldı. biraz da canını acıtarak “dur!” dedi eylül “ayakkabılarımı çıkarayım.” tamer kucaklayıp, salondaki kanepeye oturttu. “eylül lütfen beni kesmeden dinle!” eylül şaşkın, şaşkın yüzüne bakıyordu. “seni ilk gördüğüm o gün senden çok etkilendim. önce bu çekimi başka şeylere yordum. ama paylaştıkça, yaşadıkça, biteceğine çoğaldı. seninle bütün oldum. seni seviyorum ya sen, sen beni seviyor musun?” sorunun cevabını beklemek asır kadar uzun geldi. eylül gülümsedi. “tamer affet beni duygularımı anlaman hissetmen lazımdı ama ben kimseye bu sözcüğü söyleyemedim. duygularım seninki kadar yoğun inan!” tamer kadını kollarına aldı. kah bin basamaklı merdivenleri hızla çıktılar nefes, nefese kah gökyüzüne yükselip aşağılara düştüler birlikte saatler boyu.. tamer, artık bu kadından ayrı olamayacağını anladı.
tamer bir süre sonra ankara’ya tamamen döndü. eylül’ün evine taşındı. sabah işe gidiyor, akşamları eylül’ü işten alıp eve dönüyorlardı. bir masal yazılmış ona da bu güzel prenses düşmüştü!
nuray hanım oğlunun böylece evden çıkıp gitmesine çok içerlemişti. kim di? böyle oğlunu kendinden ailesinden koparan, bulacak ve oğlunu geri almak için ne gerekiyorsa yapacaktı. zaten iyi aile kızı olsa, bir erkeği evine evlenmeden almazdı! asla oğluna uygun değildi de şu an oğlunun başı dönmüştü. bu terbiyesiz kadından. kendi kendine söylendi. üstünü giyindi. küçük oğlu mutlaka biliyordu. yıllardır iki kardeş her derdini, sevincini paylaşırdı. ilker’in ofisine haber vermeden gitti. annesinin habersiz gelişi, ilker’i şaşırttı. olağan üstü bir şey olmasa, annesi televizyonundaki dizilerinin önünden kalkmazdı.
annesi direkt konuya girdi. gerçekten de ilker biliyordu. ağabeyini onaylıyordu. “tamer bu kadınla çok mutlu, seviyor, seviliyor.sanırım evlenecekler. zaten yaşı da geldi değil mi?” anne diye sordu. safça nuray hanım çıldırdı! “evlilik mi? ben yaşadığım sürece o sürtükle evlenemez!” ilker, annesinin tavrından ürktü. söylemekle hata yapmıştı. nuray hanım gerekli bilgileri almıştı. fırtına gibi çıktı oğlunun ofisinden.
akşam tamer’in çıkış saatinde cep telefonundan aradı. çok kötü olduğunu hemen eve gelmesini istedi. tamer korktu! eylül’ü aradı evde bir problem olduğunu, belki gecikebileceğini söyledi ve eve gitti. annesini hiç böyle görmemişti. kadın sinir krizi geçiriyordu. bağırarak ağlıyor, bir yandan gözünden akan yaşları siliyordu. önünde ıslak mendillerden bir öbek oluşturmuştu. “derdin ne? anneciğim lütfen ağlamadan anlat!” nuray hanım, öğrendiklerini, eylül’e hakaret de ederek anlattı. tamer hem annesini kırmak istemiyor, hem de eylül’ün sandığı gibi biri olmadığını anlatıyordu. dilinin yettiğince...
nuray hanım kolay pes edecek değildi. oğluna önce duygu sömürüsü yaptı. sökmediğini anlayınca, tehdit etti! “ya o yada ben” sözü kestirip attı .sonra kalkıp odasına gitti. oğlunu böyle aşüftelere yem olsun diye büyütmemişti. oğlu anlayacak gelip kendinden özür dileyecekti.
tamer suratı asık, keyifsiz girdi restorana eylül merak etti. sordu: “evde konuşuruz daha işin çok mu?” eylül “şef garsona bırakıp çıkalım” dedi. sevdiği adamın bir sıkıntısı vardı. eylül’e ihtiyacı varken yapması gereken de buydu. eve gelene kadar arabada ikisi de hiç konuşmadı.içeri girince eylül takıldı. “hadi karadeniz de gemilerin mi battı. her derdin bir çaresi vardır. anlat bakalım güzin ablaya” tamer’in hiç gülebilecek gücü yoktu. yutkundu. annesi ile arasında geçen konuşmayı yüzeysel anlattı. “ama merak etme! annemin zamana ihtiyacı var. kabul edecektir. şu an biraz sinirli” kalktı birer duble viski doldurdu. birer avuç da buz atıp, salondaki sevgilisine uzattı. “seni çok seviyorum. eylül bunu kimse, ve hiçbir şey değiştiremez. anladın mı?” eylül’ün de kafası karışmıştı. o sadece sevmişti. bunun neresinde kötülük vardı bilmiyordu. yorum yapmadı. sevgilisi zaten üzgündü. gece tamer’in kollarından sessizce kalkıp camın önündeki koltuklardan birine oturdu. bir sigara yaktı. tarçın kucağına çıktı. kedisini sevdi,ilişkisini düşündü. sabaha kadar da oturdu. sabah yatağa girdi. tamer’in saçlarını okşayarak uyandırdı. onu işe gönderip duşun altında dakikalarca durdu.giyindi. işe gitti .
kapıdan girdiğinde onu bekleyen biri olduğunu söyledi garson masasının yanında tedirgin oturan yaşlı bir hanım eylül’ü görünce daha bir gerildi. gülümseyerek elini uzattı.”hoş geldiniz! ben eylül buyurun size nasıl yardımcı olabilirim.” restoranda özel günlerde yemek düzenledikleri için yaşlı hanımın da böyle bir taleple geldiğini sandı.
nuray hanımın yüzünde tiksinme, küçümseme, acıma duyguları gelip geçti. sert bir dille “oğlumun peşini bırak! sana erkek mi yok! adın gibi bir sonbahar avla bizden uzak dur!” dedi. arkasında eylül’ü şaşkın , kırgın bırakıp gitti. tüm günü ağlamamak için kendisi ile savaşarak tüketti.
akşam üstü tamer aradı. “gece bir yerlere gitme planı yapalım mı?aşkım” diye sordu. eylül’ün sesi sanki hasta gibiydi. özür diledi. “bu akşam yalnız kalmak istiyorum.” dedi.tamer şaşırdı. uzun süredir sevgilisi ile hiç ayrı bir gece bile geçirmemişken, neden yalnız olmak istiyordu. “canım,hasta mısın” dedi. eylül sadece yalnız kalmak istediğini söylüyordu. ürktü. ama ısrar edemedi. “bir şeye ihtiyacın olursa, cep telefonum hep açık olacak ara beni bebeğim” dedi .
istemeden ailesinin evine gitti. annesi hiç konuşmuyor, sorularına cevap vermiyor, konulara hiç katılmıyordu. heykel gibi saatlerce oturup geç bir saat de odasına gitti. iki kez cep telefonundan eylül’ü aradı. eylül cebini kapamış,ev telefonunu da tele sekretere bağlamıştı. mesaj bırakmadı. belki uyuyordu. sabaha kadar da tedirgin uyudu.
sabah babasının can hıraş bağırtısı ile kabus gibi uykusundan zıplayarak uyandı. odaya koştu. annesi, gözleri açık sessiz, hareketsiz yatıyordu. apar topar annesini hastaneye götürdüler. nuray hanım kısmi felç geçirmişti. yapılan erken müdahale de etkili oldu. tamer, hastaneden eylül’ü aradı. ne cebi, ne evi cevap vermiyordu. iş telefonunu aradı. telefona çıkan garson, “eylül hanımın hiçbir açıklama yapmadan sabah telefon açıp işi bıraktığını söyledi.” tamer, babasına hemen döneceğini söyleyerek, hastaneden çıktı.
eylül’ün evine giderken yolda arabasıyla kaza yapacaktı. merdivenleri, üçer, beşer atlayarak çıktı. zili uzun, uzun çaldı. karşı dairenin kapısı aralandı. yaşlı kadın başını merakla uzattı. “oğlum boşuna çalma! eylül kızım sabah dan, kedisini de alıp gitti.” “nereye? gitti” dedi. tamer kadın suratını ekşitti. “ne bileyim ben söylemedi ki” dedi.bir süre tamer’in çaresiz yüzüne baktı. sonra kapıyı kapatıp içeri girdi. tamer bir süre daha kapıda bekledi. sanki kapı açılacak, eylül her zamanki sevimliliğiyle “hoş geldin canım” diyecekti ama. kapı açılmadı. koşarak çıktığı merdivenleri sanki sürünerek indi.
hastaneye geri döndü. annesinin iyileşmesi bile onu mutlu etmedi.günlerce sarhoş gibi dolaştı. eylül’ü bulabileceği her yere sordu. yok, yok, yoktu! yer yarılmış, eylül sanki içine girmişti.
yaz bitti, kış bitti... tamer’in eylül’ü bulma ümidi tükenmedi. 2 yılın sonunda, ağustos ayında ailesinin baskısı ile meslektaşı bir hanımla evlendi. eylül’le yaşadıklarının bir hayal olduğunu ve kendinin yarattığına inanmaya çalıştığı günlerde, yurt dışına bir kongreye gitti. akşam üstü bir kafeterya da kahve içerken, geçen taksinin içinde eylül’ü gördü. bağırdı, koştu ama yetişemedi. döndüğünde bir kez daha aradı, araştırdı. bulamadı! bir kızı oldu. adını eylül koydu. eşi olayı bilmesine rağmen bir şey söylemedi
1 /