içimden geldi

kadıköyde bir nota olsam kadıköyde bir nota olsam
nedensizce olan her şey gibidir. önce mutlu eder, sonra sorgulatır, sonra dünyanın mantıkla döndüğünü ve nedensizce olan hiçbir şeyin bir anlamı olmadığını hatırlatır.

artık içimden gelmiyor. sana bakmak, seni anlamaya çalışmak, elinden tutup "hadi" demek.

cem karaca söylüyordu; canım benim. seni böyle özlemek mi özlememek mi?

bu şarkıyı sana bakarak dinlesem sana sorardım belki. birini özlemek mi yoksa özlememek mi? sen hiç birini özledin mi? ben seni iki gün görmesem özlüyorum desem? sen bana hiçbir şey diyemezsin. sana sorsam aşk nedir diye? ne gerek var dersin. yok aslında demezsin. bir şeyler gevelersin, bir kitaptan cümle hatırlar onu söylersin. ama gözlerinde "ne gerek var aşka" cümlesini görürüm.

çok sormak istedim sana. aşk nedir? birini nasıl sever insan, neden sever? seni sevebilir miyim? izin verir misin? elini tutup "hadi" desem benimle gelir misin? çok garanticiyim öyle değil mi? sana sormak yerine hadi diyebilirdim. ama içimden gelmedi.

sana baktıkça dünyalarımız, farklılıklarımız, asla bir araya gelip orta yol bulamayacak düşüncelerimiz seni tıpkı gözlerini kaybetmeye başlamış birinin gözünden bakıyormuşum gibi gösteriyor bana. her sözünde biraz daha uzaklaşıyor, yaptığın her şeyde biraz daha gitmiş buluyorum seni. yan yana durmamız bile saçma aslında. oysa vazgeçilmez değilsin.

seni bu kadar iyi tanımasaydım keşke. keşke zaman bu yönde ilerlemeseydi. keşke içimden seni sevmek gelseydi ilk günkü gibi. içimden sana bakmak gelseydi.

o zamanlar içimden sana aşık olmak gelmişti. sana inanmak ve içimden en büyük yanlışları yapmak gelmişti. bir rüyayı uzun süre görebilmek için sonsuza kadar uyumak gelmişti içimden. uyandırdın beni. içimden gelenler beni bulmadan, sana aşık olmadan, en büyük yanlışları yapmadan, daha tam uykuya dalmamışken ama dalabilecekken uyandırdın beni. şimdi içimden gelmiyor. sana "hadi" demek içimden gelmiyor.
dolapta yemek var ocağa koy ısıt da ye dolapta yemek var ocağa koy ısıt da ye
çocuk hecesiyle derdimizi anlatabildiklerimiz, annemiz gündelik işlerine dalmışken bize söylediği alelade şeyleri duyabildiklerimiz, ancak sizin yanınızda rahatça anırabiliyoruz. hayatın geri kalanı –hiç istemeyenler için bile- yarışarak geçerken en çok ihtiyaç duyduklarımızsınız siz. siz yokken, “yalnızlık, ne kadar da güzel şey!” diyerek bize bakan tüm yüzleri, onların üzerimize düşmekte olan tüm gölgelerini ve tüm artıkları hızla toplayıp kaldırmaya çalışmamız son bi, “bi de böylesini deneyeyim..”ciliktendi. hayat her zamanki gibi hiç olmadığı kadar iğrençti ve biz aklımızın da yardımıyla hep en pis oyunlar oynanandık. tam, “özgürüz!” derken kendimizi bulduğumuz yer yatağın altıydı. korkudan dertop olmuş ve oraya alışık bir biçimde. yiyecek kırıntılarının, lekelerin ve kirli mutfak gereçlerinin ortasında öylece bekliyor ve bakıyorduk, tüm bunların arasında kendimize duracak uygun bir yer arıyorduk. bu düzensizlik, bu pislik, bu kokuşmanın ortasında aynaya bakabilmek gerçekten cesaret istiyordu. bakabildiğimizde yapabildiklerimizse aptallık. ve hepsine sahiptik. sahip olduklarımızın bir yığın çöpten ibaret olduğunu anlamamız başlarda ürkütmüş olsa da alışkanlık, böyle durumlarda ilk başvurulması gereken ağrı kesici markalarından biriydi. susuz yuttuk.

“gerek!” sözcüğüne savaş açarak yolumuza devam ettik. bittik. kabuklarımız ve arta kalanlarımızla öylece bekledik. pazar günü gelseydi, annemiz bizi bi temiz yıkasaydı ve sonrasında kurumamız üzere sobanın önüne bıraksaydı her şey düzelecekti. ama el ve ayaklarımız başkaları tarafından kullanılabilecek kıvama geldiğinden beri pazar günleri yalnızca kasvetten ibaretti. bir hafta, bütün bir yaşamın hızlandırılmış okumasıydı sanki. pazar günü ölüyorduk ve her pazartesi önce ölüme alışıp, hafta ortasında yeniden dirileceğimize umutlanıp, cuma günleri dirilip, pazar günleri yeniden yeniden ve yeniden ölüyorduk. bilmem kaç yılımız böyle kesilip biçilmekteydi ve kesilen her parçamız önümüze düşüyordu. önümüze düşenler ölülerimizdi. ölülerimiz, bizi ne zaman tek başına yakalasa –en çok da rüyalarımızda- zayıf yerlerimize büyük yumruklar sallıyordu. böyle durumlarda uyanmak çok zor olur. bu yüzden yalnız kalmaktan çok korkarız. ama yalnızızdır ve bu yüzden meydan okumayı öğrenmemiz gerekir. çünkü hiç kimsenin değişmeyen biri olduğunu anlamışızdır zamanla.

biz bunlarla uğraşırken dünya, yüzümüze küçük kırışıklıklar kondurmaya başlar. her biri geleceği tehdit altında bırakan ve muhtemelen büyümesi, derinleşmesi zaman almayacak kırışıklıklar. olacaklar üzerine o kadar odaklanmışsındır ki olmasını beklediklerin olmaya başladığında yanında olabilecek hızı kendinde bulamazsın. sen hala tatlı tatlı hayal kurmaktasındır. olanlar tarafından adın okunduğunda oraya giderken üzerini değiştirme fırsatı bile bulamazsın. pijamalarınla, apar topar, uzundur beklediğin o güne doğru koşup yetişmeye çabalarsın. en ilginci de böyle bir durumda alkışlanıyor olmandır. bunu anlayamazsın. anlayamadığın için de alkışlayanları samimiyetsizlikle suçlarsın. her biri öyle olmasa bile deneyimlerin vesilesiyle bi kenarına yerleşmiş olan iç sesin –lanet olası- ille de bu suçlamayı yapmanı fısıldayıp durur basiretsiz aklına. hemen bakışlarını normal olan herhangi bir şeye çevirmek istersin, için rahatlamalıdır. bunun için ihtiyacın olan şeyler listesi sen başlarken üzerine asılmıştı zaten; yıkan, kimseyi uyandırma, karnını doyur, giyin ve kazanmak(!) üzere dışarı çık!

yine de belleğinin korkunç saldırısından kurtulman o kadar kolay değil. bu, önceden kestirebildiğin ya da uzaklaştırabileceğin bir şey değil. elinde olmayanlar ne çok..

içtenliğin gelip geçerken ortaya çıkardığı dışkıya dayanmak pek mümkün değil, kabul. ama sabah-herkesin sabahı aynı saat değil- olunca giyinen pek çok insanın yaşadığı dünyaya adım atmak zorundasın. sayısız odalarında yaşayan sayısız senlerden en düşkününü alıp şık bir kıvama getirmeli ve onu dışardakilerle tanıştırmalısın. bir şeyle işin bittiğinde ötekine huzursuz olmayan adımlarla geçebilmeyi öğrenmelisin. herhangi bir büyüme işareti göster! sabit fikirlerine söyle, iflah olsunlar. otorite sahibi bile değilsin ki bu kadar trajedik yaklaşmana hiç gerek yok. anneler ve babalar da insandır. tıpkı senin gibi! çeşitli sesler ve çeşitli görülenlerin peşinden gidebilirler. hep birlikte aynı yere doğru gitmeyi tercih etmemiş olmanız herhangi birinizin insan olmadığı anlamına gelmez.

bak, bugün nasıl da ılık ve rengarenk bi hikayenin içindesin. ne çok sıcak, ne çok soğuk ne de tek renk.. bunun adı umut. baktıkça insanı yeşertebilen bir şey bu. içinde korku barındırmamalı. hissettiğin her şey normal yani. hemen panikleme. pes de etme! bu duyguyla istediğin her yere dokunabilirsin. süpür şunları, düşmüş işte her şeyin. aksi taktirde hep yanlış yerleri vurgulayıp durmaya devam edip duracaksın. eylemin nerede? vurgun hemen yanında çünkü.

şak, diye içine dalan insan.. öylesine biri değil. yalnızca o olduğunda değişebilirdi tüm bunlar. yalnızca o olduğu için değişmekte her şey. bu yüzden paniklemene gerek yok. o ve herkes arasında milyonlarca insan var çünkü. sabahtan akşama kadar açılıp kapanırken var olduğu sürece açık olmayı sayesinde kolayca becerebileceğin bir o. senden bin bir türlü desen çıkartmaya başlamış olan bir o. mırıldanmaları tatlı, kabussuz uykular getiren bir o. sorumluluk taşıyan ayaklarını rahatça uzatabileceğin yerler açan bir o. şunu yaparken, bunu yaparken, sonra tüm bunları yine yaparken yeniden yapıyormuş gibi hissettirmeyen bi o. sesiyle tatlı tatlı uyandıran bir o. sana; yüzlerden, açgözlülükten, sıradanlıktan, her şeyi bozup duranlardan, kirli ellerden bambaşka bir şey sunan o.. söyleyecek bin beş yüz elli altı hissi içinde barındırırken muhtemelen beceremeyip, adına kolayca sevgi diyeceğin şey o. korunmak için gizlenmek zorunda kalmayacağın, olsa olsa kendine olan güveninle çekingenliğini alıp bi güzel karıştıracağın, söyledikten sonra nereye koşacağını bilmediğin cümleler kurabileceğin, “şimdi geçti!” derken tembelleşebileceğin, örtünmek için hafifçe gülümsemeni gerektirmeyecek ve daha pek çok şey o.. şu an olduğu gibi, hep çok sev onu.


kahkahanın yanıbaşı gözyaşı kahkahanın yanıbaşı gözyaşı
"birkaç cümle; ben kurdum, onlar oynadı"

söylemek istediklerini söylemektir en basitinden...

"hiçbirimiz oyunbozan olmayalım!

aklımızın ermediği oyunların içinde bir an olsun, bir küçücük tereddüt bile hissetmeden bu hayatın yalan, kurmaca düzeninde yaşayıp gidelim.

bir gün geriye dönüp baktığımızda sevgiler tüketmiş olalım; değerlerimiz yitip gitmiş, kendimize yabancılaşmış olalım.
ama en çok da insanlığımızdan utanalım! insan olduğumuz, bu kadar yakıcı ve yıkıcı olduğumuz için... hiçbir zaman karşımızdakini dinlemediğimiz için, hiçbir zaman gerekli sağduyuyu göstermediğimiz için...

hayır, bu oyunu bozmayalım! sen, ben, o... saklambacından çelik çomağına ezber ettiğimiz tüm oyunları oynayalım. şeffaflık yok, anlayış yok! kurallar belli. kapat gözünü say 100 e kadar. aç şimdi! bak bakalım kimler göçtü bu diyardan!

sesimizi çıkarmayalım! çıkan sesleri duymayalım. ses çıkaran oyunbozanların seslerini keselim. ve bir gün oyun sona erdiğinde, kendimize duyduğumuz salakça güvenle, rahatça kapatalım gözlerimizi(!)

100e kadar mı sayacaktık?... son bıraktığımda 40 olmuştu..."
gamlı baykuş gamlı baykuş
rutin olmayan eylemlerimiz için deriz bunu; "içimden geldi.".

nereye yürüdüğünü dahi bilmezken, kafan atmışken arkadaşın kapısını çalarsın, "beklemiyordum, şaşırdım" der, "içimden geldi" diye yanıt veririz. yalan, külliyen yalan. "çok bencilim, çaresizim, içimde garip bi kaybetmişlik hissi var, özetle bok gibiyim. birini, herhangi birini görmek zorundaydım ve en yakın senin evindi." demeyiz de; "içimden geldi" deriz aptal bi tebessümle.

bi yerde okumuştum; "üzerimizde ikinci bir ten gibi taşıdığımız, adına bencillik denen şeyden yoksun kişi henüz anasından doğmadı, o ikinci ten öylesine kalındır ki, birinci tenimiz bir evet ya da hayır yüzünden hemen kanarken ona hiçbir şey olmaz" diyordu. gerçekten öyle, garip bir şekilde benciliz ama hayatın da garip olmadığını kimse söylemedi.

bazen o kadar büyük bir boşluğun ortasında buluyoruz ki, kim gelse sarılacak durumda oluyoruz. içten içe; "bu o kişi değil" desek bile engel olamıyoruz sahte duygularla yaklaşmamıza. sahte, hiç de içimizden gelmediği bir sürü his varmış gibi yapıyoruz. hayat bir yerden sonra -mış gibi yapmakla geçiyor zaten. sonra o yalan dolanla yaklaştığımız adam gidecekken bir bakıyoruz ki o -mış gibi olan duygular buruk bir tat bırakıyor. kendimize anlatmaya çalışıyoruz; "giderse gitsin, sen zaten sadece yalnızlığını dolduruyordun." diye ama olmuyor işte, eğer çok fazla -mış gibi yapmışsan gerçekliğine inanıyorsun. insan bazen kendi yarattığı hislere teslim olacak kadar güçsüzleşiyor.

çok ordan oraya dağıldı konu ama çok da mühim değil; "içimden geldi" , yazdım.
morbid angel morbid angel
köprünün soğuk demirlerine tutunmuştum, herkesin adını bildiği, yerini kestiremediği bir ülkede. eksi bilmemkaç derecede, sinsice akan katran karası bir nehre bakıyordum son olduğunu umduğum dakikalarımı sayarken. beni o gecenin neticesinden alıkoyan kelimelerin sahibi, ikinci hayatımın sebebi... bugün benden gidişinin ikinci gecesi.

deseler ki vücudunu yıkıp geçen illetten daha çok acıtan bir şey söyle, adın dilimdeki hece.