ilkokul aşkı

1 /
okudum anladım olaya girelim okudum anladım olaya girelim
bir gün ansızın çekip gidendi.
ilkokuldu, çocuktuk, ama o zamanlarda da seçimlerimde hayli başarılı olduğumu gösterendi. ismini çok iyi hatırlıyordum soy ismi pek hatırımda kalmamıştı. görüşmeyeli tam 10 sene olmuştu. fotoğrafları karıştırırken; o 10 senedir bakmaya cesaret edemediğim fotoğrafları... aklıma geldi bazı anılarımız, belkide tek gerçek ve tek masum aşkımdı o. şimdilerde bir sosyal ağ yardımıyla buldum kendisini, bilmiyorum olacak mı eskisi gibi...

(bkz: facebook a inanmıyorum ama bir ağ var)
asabi martı asabi martı
kişinin gözünü kapattığında hala çilli suratını, simsiyah amerikan traş saçlarını, tavşan dişlerini ve yeşil gözlerini hatırlamasına imkan veren aşk çeşididir.
yıllar geçmiş olmasına rağmen arabalarının plakasını, annesinin, babasının ve ablasının adını hatırlamak gibi etkileri de mevcuttur.
sentenza sentenza
erkek olduğunun farkına vardığın yıllarda ilk bulduğun karşı cinse karşı anlam veremediğin şekilde yakınlaşma çabası içine girdiğin saçma his.
mbaskan mbaskan
bir gün ansızın tekrar görüşülen masum ve temiz aşktır. lakin bu sefer yapılan görüşme bir sevgili olarak değil sadece iki arkadaş olarak yapılan bir görüşmedir. sonuç olarak en fazla 11 yaşında olan iki kişinin masum aşkı ne kadar ileriye gidebilir ki ileride görüşmemeye sebep olabilsin. tabi bunlar yıllar sonra ilkokul arkadaşına abazanca yazılmak amaçlı facebook'ta ilkokul arkadaşına yılışanlar için geçerli değildir. ilkokul aşkı her zaman tebessüm ile hatırlanacak bir aşktır; sonuç olarak iki tarafta çocuk ve çok ufak ayrıntılar bazen akılda kalabiliyor ve yıllar sonra o ağlanılan anlar tebessüm ile hatırlanabiliyor. ilkokul aşkının aldığı bir hediye kitap bile yıllarca saklanabiliyor.
tazmanya canavarı tazmanya canavarı
aşkın tanımını kimse tam olarak yapamasa da biliyorum ki en güzeli ilkokulda olanıydı.

sonrasında da benzer hisler duymama dayanarak o hissedilenin aşk olduğunu söyleyebiliyorum ki belki de hiçbiri o kadar saf olmadı, hiçbiri için belki de o kadar içten dua etmedim ve hiçbirinin bitişi o kadar masum sebeplerden olmadı.

10 yaşındayım, sınıfımın birincisiyim! o da ikinciliği çok yakın bir arkadaşıyla paylaşıyor. kızların gözdesi değilim ama karizmam var, seviliyorum sınıfta. o yaştayken daha salak salak derste yüzüne bakıp dalıyorum, birden aynı zamanda da öğretmenim olan babamın sorusuyla kendime geliyorum. her fırsatta kendimi yanında buluyorum, sınıfta sıra yok, büyük masaların etrafında küme küme oturuyoruz, ben sırtımı tahtaya dönmeme rağmen sıkıştığımızı bahane edip onun tarafına sıra koyuyorum sırf yanında oturabileyim diye. trt'de gülşen abi diye bir dizi var, ikimiz de bayılıyoruz, ne kadar da çok ortak yönümüz var!

içim içime sığmıyor, yüzümdeki aptal gülümseme hiç eksik olmuyor yanındayken. her gün eve gidişi canımı sıkıyor, evlerimiz yakın değil ki görüşelim, bir bahane bulayım da ders çalışmaya bize gelsin? gelmez ki, öğretmen babam sonuçta ve her ne kadar seviyor olsa da öğretmenini çekiniyor yanında olmaya.

daha o zamanlar sınıfta anlayanlar oluyor benim şapşallığımı, nasıl olmasın? her an peşindeyim! lades furyası oluyor okulda, sakızına lades tutuşuyor herkes ve ben her kazandığım sakızı kendisine götürecek kadar kendimi kaybedebiliyorum. ( ne güzel kafalarmış) sonra bir gün iki arkadaşım sıkıştırıyorlar ne lan bu iş diye! ağzım sıkı, hayatta söylemem kimseye ama rahat bırakmıyor şerefsizler ve daha o zaman bomba tavsiye geliyor;

"abi seviyorsan git konuş bence!"

yok lan, nasıl konuşurum? ne diyeceğim ki zaten? hem böyle ne güzel hep yanındayım, ya benle bi daha konuşmak istemezse? ulan ya kızarsa? off her şey çok zor çok!

ben sıkıntılar içerisinde içten yanmalı motor gibi yanarken bu iki arkadaşım bir şerrefsizlik yapıyorlar, onu alıp okulun arkasına getiriyorlar, ben karşısındayım, taz sana bi şey söyleyecekmiş diyorlar ve basıp gidiyorlar, başbaşa kalıyoruz, ifadesinden bir şey anlamadığı belli, lafı çeviriyorum çeviriyorum ama nasıl söyleyeceğimi ne diyeceğimi bulamıyorum. en sonunda bombayı patlatıyorum;

"ben seni seviyorum yani belki kızarsın falan ama ben seni seviyorum"

kızmıyor, ifadesi yumuşuyor, her zamanki gibi gözlerime bakıyor, "ne diyeyim ki?" diyor.

evet ne desin ki? ne denir ki? peki şimdi ne olacak? ben ne yapacağım? ulan bundan sonrası nasıldır ki? hadi bakalım, ben ne bok yedim?

o gün uyuyamıyorum doğru düzgün, bu işin sonu ne olacak merak ediyorum. ertesi gün okula gidiyorum, her şey eskisi gibi! rahatlıyorum. tenefüse çıkıyoruz yanımda, yemek yiyoruz yanımda, derse giriyoruz bana yakın oturuyor. artık daha az kızıyor bana, rahat rahat dokunuyor, hatta yanaklarımı tutuyor! neler oluyor? bir şey demedi ki halbuki? acaba? bu da yoksa "evet, ben de seni seviyorum" demek mi?

anlıyorum ki öyleymiş, onu sevdiğimi bildiğini söylüyor ama seni seviyorum diyemiyor, utanıyor! dünyanın en saf ve en mutlu insanı ben oluyorum yaklaşık 8-9 ay.

3. sınıf bitiyor, yaz tatili başlamak üzere ama koca yaz görüşmemizin imkanı yok. üzgünüz ikimiz de ama sonuçta tatil, bitecek elbet. bitmiyor...

4. sınıfta amcamın yanına gönderiliyorum, artık ayda bir ya denk gelebiliyoruz ya da gelemiyoruz. zaten koca yaz görüşememişiz, ilk karşılaşmada okulumu, sınıfımı soruyor, mutsuzum diyorum, "büyük okul daha iyi. alışırsın" diyor, sanki birden büyüyoruz.

görüşmelerimiz ayrı şehirlerde olmamızdan dolayı iyice seyrekleşiyor ve en sonunda da başka bir şehre komple taşınıyoruz. bir yıl boyunca. 4. sınıfa giden bir çocuk olmama rağmen her güzel anımda "keşke burada olsaydı" diyorum. o yaşta gözlerini düşünüyorum hep, bir de her gün taktığı kırmızı kurdelesi aklıma geliyor.

yıllarca sadece babamla konuşuyorlar telefonda, en gözde öğrencisiydi sonuçta, ne yapmış, hangi okullara devam etmiş ben de öğreniyorum ama artık ilkokuldaki gibi hissetmiyorum.

üniversiteyi kazanıyorum. bir akşam ailemden telefon geliyor. babam sana bir numara vereceğim senle aynı şehirde birisi ara bakalım diyor. kim diye sorsam da arayanın beni bildiğini söyleyip kapatıyor. meraktan çatlıyorum. numarayı çeviriyorum. karşımdaki arayacağımı biliyor ki gülerek açıyor telefonu. nerdesin diye soruyorum. aynı yurtta kaldığımızı öğreniyorum. bir saat sonra çimlerde buluşuyoruz.

neredeyse 10 yıl sonra aynı şehirdeyiz, hatta yanyana bloklarda kalıyoruz. gözlerinin içi ilkokuldaki gibi gülüyor. salak gibi bakıyorum ben de. bir kaç defa daha görüşüyoruz, ben hayatımın en büyük hatalarını yapmakla meşgul olduğum için diğer görüşme isteklerini çeşitli bahanelerle savuruyorum.

çevresindekilerden öğreniyorum ki masumiyetini hiç kaybetmemiş, benden ise geriye her şeyi alınmış bir posa kalmış o zamana kadar.

ışıl ışıl yanan gözleri benle sönmesin diye bir daha arayamıyorum, vazgeçiyorum.

yıllar sonra masumiyeti bana hatırlatan oluyor ilkokul aşkım. hatırlatmasıyla da her şey daha zorlaşıyor.
kuzen kuzen
15 yıl öncesi, ne şaklabanlıklar ne soytarılıklarla binbir çeşit taklalarla hayatına girdigim, o mavi önlük beyaz yakalıgı voltran sulugu ile okulun
gözdesi incisi körpe güzel kıza tutulmustum bi tatil gününde. o aralar nestle nın reklamları vardı televizyonlarda, e haliyle cocuguz tabi hemen kapıveriyoruz
işimize gelen gelmeyen herseyi. reklamın ardından annemın cüzdanından aşırmış oldugum bi sonraki günki harclıgımı numan amcanın bakklında nestle ye veriyorum (ki o yasta o parayı o
çikolataya vermek cidden göt isterdi) . resim defterinden kopardıgım beyaz kagıda çikolatanın ambalajından kestigim harfleri öyle itina ile keserek yapıştırdım ki
sanırsın ertesi gün andımız sonrası kız bana verecek. velhasili kelam ertesi gün sırasının altına koyarsın bu dandik elişi dersinden bozma eseri, yapılan cabalar sonuc verir tabiki
nestle bu borumu. yaş küçük tabi tutup kızla pastaneye cafeye gidemiyorsun ama masum bi yanasma cabasıda var içten içe. sözde cıkıyoruz nereye cıkıyorsak, kızı andımızda
onun dısında istiklal marsında, milli bayramlardaki törenlerde ve tam bizi anlatan yerli malı haftasında görüyorum. bigün tak etti dedim evinin önüne gidicem, evinin önüde
taş çatlasın bizim eve 400 mt, yaya halde ceylan gibi seke seke evinin önünden gecerken o hep filmlerde rastladıgım kötü abi karakteri ve figüran tayfası sokagın basına
pineklemiş cekirdek cıtlıyorlar. içlerinden biri durumu bildiginden olsa gerek enseme bir yapıştı ki küçük köpek yavrusunu havaya kaldırır gibi fizik kurallarını altüst edercesine
yerle temasımı keserek mevzuya girer:
-"mustafa, bu piç senın kardeşine asılıyor okulda" demezmi! lan hadi asılıyorum, hadi sözde cıkıyorum kızla fiilen olmasa da, hadi piç lafınıda yuttumda, niye abisine ispiyonlarsın
be yavsak. abisi o hışımla pençesini savurdu bana dogru lakin ensemdeki elden kurtulmusumdur ben. mahellenin en tenha yerinde saatlerce pusuya yattıgımı bilirim. ha bunlar ne içindi
ilk aşkım içindi yani çocukluk aşkım içindi...

15 yıl sonrası, takvim yaprakları 3 haziran 2008 i göstermekte. mng kargoda araclı kurye olarak calışmaktayım. şirketin birine kargosunu teslim etmek amacı ile zile basıyorum,
kapı acılıyor ve karsımda cocukluk askım, ilginctir görür görmez tanıyorum tereddütsüz hemde, ismini zikredip onay aldıktan sonra tanıdınmız mı beni diye salakca bir girişle
baslıyorum muhabbete, boynuma sarılmasını felan beklemiyorum tabi, ulan en azından nestle nin hatırına ne bileyim gölgelerin gücü adına felan insan tanır be. haliyle tanımıyor
tanınamıyorum ve tınlanmıyorum o müessesede. şeytan diyor al kargoyu verme mnskym, gelsin şubeden alsın ama yapamıyorum mesleki prensipler bi yerde. hadi tanımadın bari
ertesi hafta feysbuktan arkadaslık teklifi yolladım onu kabul et bari, yok onuda reddetmiş görmezden gelip yoksay a tıklamış.
diyecegim şudur ki;
bişey ifade etmiyor artık bana cocukluk aşkı, keşke görmeseydim o gün hatıralarımda kalsaydı anılarım, alkole başladım psikolojik tedavi görüyorum hayatım boka sardı
iyice o kargodan sonra, yardım edin bana sözlük ahalisi, beni köyümün yagmurlarında yıkasınlar...
kirli beyaz kedi kirli beyaz kedi
uğruna doğum günü yapılan, o bahaneyle eve çağrılmak istenendi. arkadaşların arasında çağıracağım için beyefendiyi, sorun olmaz diye düşünmüştüm. şeytanlığa gel, 10 yaşında kafa ince hesaplara basıyor.
bir de çağırırken 'sen gelmezsen, parti yapmayacağım' demeseydim güzeldi işte. o da bu noktayı yakalayıp üstüme geldi: 'neden bu kadar gelmemi istiyorsun?' diye. ben de aklımı kaybedip 'seni seviyorum da ondan' deyip, koşarak uzaklaşmıştım.
seneler sonra facebook marifetiyle yeniden karşılaşınca kendisi 'aslında biraz daha büyük olsaydık, kesin severdim ben seni' demiş, telefon numaramı almak için binbir takla atmıştır. ama bebeğim, yemezler!
(bkz: benden geçti aşk)
tembel hayvan tembel hayvan
tüm aşklar gibi sikiş sokuş, emme yalama manifoldu doğrultusunda ilerleyen aşklardır. dördüncü sınıfta sınıfın en güzel kızını düşünüp yok okulun revirinde öpüşmece, yok boş sınıfta iple bağlamaca gibisinden az fanteziler kurmamıştım. hiç de masum falan olmuyo bu aşklar, öyle orda burda yazıyolar yok efendim ay bi gülümsedi dünyalar benim oldu, ay saçını çektim ruhsal orgaazım yaşadım falan. hasiktir ordan. aslında arzulama mekanizması o yaşlarda da en yüksek randımanla çalışmakta. hatta şimdi "bırakın bebeler sevişsinler kafalarına göre" falan diyeceğim, götümüze falan girecek, demiyorum ondan dolayı.
kemcuk agizli kemcuk agizli
hiç sözlere dökülmedik bir garip iç çekme... ilk göz ağrın, ilk sevdiceğin...

güzin isminde bir kızdı, uzun dalgalı saçlı, çarpık bacaklı, tebessüm ettiğinde iki yanında gamzeler biten heidi kırmızısı yanaklı... kocaman kahve gözleri, şişe dibi gözlükleri vardı...

kalbim ritmini şaşırdı onu her gördüğümde, ona sezdirmemek için çırpındığım kaçamak bakışlarda.

yıllar sonra güzin ismini gördüğümde, duyduğumda bile çocukca bir şekilde heyecanlandığım...

en saf, en masum, en beklentisiz, kıskançlıktan ve acıdan uzak ilk aşktı. bilemeyiz ki belki de doğru insandı.
1 /