insan olmak

1 /
stocky2001 stocky2001
insan, düşünen bir hayvandır.
insan, zevk için öldürendir.
insan, sağ gösterip sol vurandır. bu liste böyle uzayıp gidebilir. ancak bir nokta var ki, o da ister paleontolojik, ister metabolik, isterseniz de mental olarak bakınız insanın yolu hayvan familyasının bireyleri ile teker teker bir yerlerde kesişir ve de sonra bir noktadan da ayrılır gider.
bence insan olmak kavramını darwinci teorilerle ya da yaratılış düşüncesiyle açıklamak yetersiz olur.
insan olmak düşünmektir. her hareketi için şartlı reflekslere ya da genetiksel kodlamaya hayvanlar mahsustur. insan akıl yetisini salt öğrenmekten kullanmaya da geçtiği andan itibaren hareketlerini düşünerek yapan canlıdır. misal vermek gerekirse, "karısının kendisini aldattığı dedikodusunu duyan koca cinnet geçirip, karısını 32 parçaya ayırdı" haberi ancak insanlara mahsustur. ben tercihen ülkemizden örnekler vermeye devam edeceğim. insan olmak, apartmanda asansöre çöpünü atmamaktır. insan olmak, apartman boşluğuna tuvalet penceresinden banyo paspasını atmamaktır. insan olmak, arabayı garajda yanına insan park edecek diye düşünerek park etmektir. insan olmak, son model cipiyle giden bir zatın, yolda pencereyi açıp, kül tablasını boşaltmamasıdır. kısaca, insan olmak insanca yaşamaktır. ancak, günümüz dünyasında, gerek gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerdeki yukarıdakiler gibi sorunlar, gerekse gelişmiş ülkelerdeki başka türlü sorunlar günümüzde insanca yaşamamızı engellemektedir. bence günümüzde sadece birer insanımsı ( humanoide )'dan başka bir şey değiliz. çünkü insan olmak ne kadar bireysel bir sorunsal olsa da, insanca yaşamak da o kadar toplumsal bir sorundur.
kült bir film olan matrix'te ajan smith morpheus'a "insanlar gibi bir de virüsler var" demişti. "bir yere yerleşirler, oranın bütün kaynaklarını kurutana kadar kullanırlar, sonra da yeni bir yere giderler". evet medeniyete geçişle beraber artık "insan olmak" 'ın aldığı form bu. gidiyoruz, yerleşiyoruz, kurutuyoruz ve işte sonucu: bizden ve virüslerden başka hiç bir canlıya fayda sağlamayan bir dünya.
insan olmak ne demektir sorusuna verilebilecek bir başka cevap ise belki de, sıkıntıdan ağlamaktır. bazı hayvanlarda da üzülme dolayısı ile ağlama görülebilir. ancak, bu kadar sık ağlayabilen bir başka canlı daha var mıdır?
sonuç olarak, insan olmak için, önce insanca yaşamayı öğrenmemiz lazım. bunu bizden daha iyi beceren bazı dört ayaklılara bakıp ders mi alırız, yoksa yavaş yavaş kendimiz mi öğreniriz o artık insanlığın seçeceği yoldur.

* *
jellicle jellicle
toz pembe gözlükler takıp, uzun cümlelerle insan olmanın güzelliklerinden bahsedebileceksem de, içten içe tiksindiğim bir duygudur insan olmak. çünkü farkındayım, insan olmaya dair olumlu cümleler kurduğumda çoğu gerçeği göz ardı etmek zorunda kalacağımın. kafamdaki bölük pörçük düşüncelerin, harika bir derlemesi olduğuna inandığım bir yazıyı buraya aktararak insan olmanın ne olduğunu anlatmaya çalışayım.

"atalarımın kötülüğünü bilirim çünkü ben o insanlarım. bu denge son derece zevklidir. benim sözlerimi okuyanlarınız arasında ataları hakkında böyle düşünmüş olanların çok az olduğunu biliyorum. atalarınızın sağ kalmayı başarabilen kişiler olduğunu ve sağ kalmayı başarabilmenin bazen canavarca kararları, uygar insanoğlunun bastırmak için uğraştığı pervasızca bir vahşeti içerdiği aklınıza gelmemiştir. bunu bastırmak için nasıl bir bedel ödeyeceksiniz? yok olmayı kabul edebilecek misiniz?" (çalınmış günlükler; dune'un imparator tanrısı, sayfa 152)
ben sadece kendi kötülüklerimi bilirken bile dayanamıyorum insan olmanın ağırlığına. bilmem artık, sanat mıdır insan olmak ya da nasıl bir sanattır. yorum size kalmış.
frayedendsofsanity frayedendsofsanity
öyle ya da böyle insan diye isimlendirilen o akıllı hayvan olarak doğar yeryüzüne doğan tüm homo sapiens'ler. fizyolojik olarak insandırlar ve diğer hayvanlardan farklı olarak sadece kendilerine bahşedilen düşünebilme yetisine sahiptirler...fakat sorun şudur ki bilmem kaç milyar insan yaşıyorsa dünyada, yaşadıysa geçmişte ve yaşayacaksa gelecekte, bütün bu "insan"ların hepsinin farklı düşünceleri, farklı zevkleri farklı zekaları farklı vesaireleri vardır, farklıdırlar kısaca birbirlerinden. bu farklılıklar o "insan"ları aynı zamanda farklı tercihler yapmaya da kadim kılar. yapılan bu tercihler de sonuç olarak insanları yine farklılaştırır.

bütün bu farklılıkların yanında, tüm homo sapiens'lerin sahip olduğu bir ortak özellik daha vardır fizyolojik olarak "insan" olmanın yanı sıra, o da kendilerini bildikleri andan itibaren eskilerin tabiri ile akılları kesmeye başladıktan itibaren hepsi "iyi" ve "kötü"nün ne olduğunu bilir. genel bir iyi-kötü beliginliği vardır dünyada, etnik kökenlerden, yaşam tarzlarından, dinlerden bağımsız olarak. örnek vermek gerekirse bütün dünya insanları akıl muhakemesi yapmaya başladıkları andan itibaren, parmaklıklara sıkışmış bir hayvanı kurtarmanın "iyi" bir şey olduğunu, yavru bir hayvana işkence etmenin ise "kötü" bir şey olduğunu idrak edebilir. ve yaşı ne olursa olsun bir "insan", yaptığı şeylerin "her ne amaçla olursa olsun" iyi veya kötü olduğunu bilir.

bütün bunlardan çıkarılacak sonuç ise, önemli olan "insan doğmak" değil, "insan olmak"'tır.

(bkz: 22 mayıs 2007 ulus patlaması)
(bkz: terör)
(bkz: soykırım)
(bkz: sömürü)
meramise meramise
bu dünyada biz (en basit ve yüzeysel ifadeyle insan adı verilen akıllı/ düşünen hayvanlar) yaşıyoruz. biz akılla, mantıkla, duygularla donatılmış varlıklarız. birbirimize "insanca" diye tabir edilecek bir tarzda davranmamız beklenir bizden; bu da işte bu bize bahşedilen meziyetler sebebiyledir.

hayvan olan güdüleriyle yaşar. hayvanın ihtiyacı olan yemek/ içmek ve üremektir ve hayvan bunu yaptığı ölçüde mutlu olur ve bunlar için yaşar. hayvanda duygu yoktur zira. insansa duygusal bir varlıktır. her davranışını duygular aracılığıyla yönetir. düşünür, düşündüğünü insana has olan duygu süzgecinden geçirir ve uygulayacaksa da öyle uygular. insan, sadece yemek/ içmek, üremek için yaşamaz kısacası. daha insani amaçları vardır insanın; bir arada yaşamak gibi, paylaşmak gibi.

peki insan olmayı başarabiliyor muyuz biz? bu anlatılan haliyle insan olabiliyor muyuz? insan olmanın ne demek olduğunu biliyor muyuz mesela? ya da bilsek de uygulayabiliyor muyuz?

tarihimiz kardeş katliyle başlamış; habil- kabil kardeşler birbirlerini öldürünce, ilk kez o zaman insan olduğumuzu anlamışız biz. sonra hayatımızı elimize almışız, istediğimiz gibi eğip bükmüşüz; istediğimiz gibi insanca olmaktan öteye bir yerlere atmışız. yani insanlığı kendimizce yorumlayıp yeni bir "insan" çıkarmışız ortaya; yeni insan.

insanlık tarihinden bu yana savaşlarla bu dünyayı kan gölüne çevirmişiz. kuşatmışız, savunmuşuz, fethetmişiz, fethedilmişiz, devrimler yapmışız, yönetilenleri asmışız, yönetenleri boğmuşuz, sürgün etmişiz. zira insanmışız biz.

kanlar dökmüşüz. devrimler olmuş, aydınlanacağız diye giyotini ihya etmişiz mesela. asil diye, kral diye vücutlarını bedenlerinden ayırmışız birilerinin. gözümüzü toprak hırsı bürümüş, birilerini sürgün etmişiz, vatanlarından atmışız, yok etmişiz tüm varlıklarını. o da yetmemiş, kendi evinde kalan, vatanını terketmeyenleri, türlü yalanlarla ve saptırmalarla terörist ilan etmişiz; evlerini basmış, yuvalarını yakmış, onları da gitmeye zorlamış, gitmeyenleri de öldürmüşüz. sömürge aramaya başlamışız sonra, gittiğimiz yerlerde kendi yeni sanayimizde çalıştıracağımız ucuz insan gücü olsun diye rengi bizim rengimize benzemeyenleri alıp kendi topraklarımıza getirmişiz. sonra çalıştırmış, onlar için pazarlar kurup fiyatlar belirlemişiz. sonra onları bu modern dünyada ikinci sınıf saymışız; dışlamışız. insanmışız evet.

bu köle pazarlarında vatanlarından edilen insanların sahipsiz kızlarını da satmışız ileriki zamanlarda. padişahlar, beyler de haremlerinde o kızları kullanmış. çünkü o padişahlar, o beyler de insanmış.

kendi kendimize canavarlar icat etmişiz, öcüler yaratmışız, içimizden birilerini düşman bellemişiz sonra. o düşmanı ortadan kaldırmak için darağaçları kurmuşuz. gözümüz dönmüş halde elimiz de titremeden ve yine olsa aynı şeyi yapacağımızı kendi kendimize tekrar ederek gencecik insanları boğmuşuz o darağaçlarında. tek suçları düşünmek olan bu "yaratılmış düşman" ları ortadan kaldırdıktan sonra yıllarca türlü ünvanlarla en üst mevkilerde bulunmayı da başarabilmişiz. hatta sanat bile üretebilmişiz ve o gençlerin soğuk bedenlerinin sıcaklığını taşıdığımız tuvalimize çıplak kadın bedenlerini nakşeylemişiz; açacağımız sergilerimizin kokteyllerinde basına vereceğimiz demeçlerin metnini yazarken de pişkinliğimizi, utanmazlığımızı ve vicdansızlığımızı o kullandığımız boyalardan hiçbirinin kapatamayacağını farkedememişiz. ama yine bizler, o pişkin insanı alkışlamayı da bilmişiz; onun kanlı ellerini görmezden gelmek de kolay olmuş bizler için. zira, o kanlı ellerin sahibi gibi biz de insanmışız.

bir zamanlar bağımsızlık mücadelesi verdiğimiz kan kırmızısı topraklarda kurduğumuz bembeyaz saraylarımızda keyif çatarken bizler, bir başka diyarlara, siyah bir sıvının sevdasıyla yanıp kavrularak sözümona özgürlük taşımışız beraberimizde gezdirdiğimiz azraili de kendimize yoldaş ederek. azrail de giden, gidilen dinlememiş, savurmuş tırpanını, yine saçıvermiş görünmez kanları sağa sola. yanmış yanan, söndüren olmamış. ama doymamışız bunlara biz insanlar. çünkü insanmışız biz.

kardeşe kardeşi katlettirmişiz. iktidar hırsıyla boğdurmuşuz aynı rahimden bu dünyaya gelen iki insandan birini diğerine. aynı mirası paylaşan, yıllardır aynı havayı soluyup aynı suyu içen manevi kardeşlere dikmişiz bu sefer gözlerimizi. aralarına nifak tohumunu serpmişiz. birini dağa salmışız, ötekini peşine takmışız. analar "vatan sağolsun" u sayıklamayı vatan borcu bilmiş ama yanan yüreğini söndüren de olmamış; "biz insanız, yakarız ama söndüremeyiz" demişiz sonra kendi kendimize. bu bizim itirafımız olmuş. sonra bu "vatan sağolsun" sözünden yine bizler histerik ve hastalıklı hazlar duymuşuz; "bak, demişiz, ne analar var, vatan sağolsun diyor! bu ne vatan sevgisidir böyle!" ağlamışız sonra, vicdanımız arınmış. ama şunu unutmuşuz; vatan, millet hikayeymiş, evlat asıl gerçekmiş. "o anne niye böyle demekteymiş peki?" diye sormamışız ama kendimize. belki alacağımız cevap korkutmuş bizi. ama en çok da insan olarak daha önemli görevlerimiz olduğu için durmamışız bu konu üzerinde. yolumuza devam etmişiz. yakıp yıkmaya, silip yok etmeye programlı bünyelerimizi ihya etmek, en sevdiğimiz uğraşımızmış ayrıca. zira, yine söylüyorum, insanmışız biz.

saçıp savurmuşuz sonra. bir kısmımız tükettiğini yakamaycak hale gelmiş, obezleşmiş; bir kısmımız tüketecek ve yakacak şey bulamamış kurumuş. bir tarafta günde bir bardak içme suyuna muhtaç halde yaşamışız, diğer tarafta suyu döküp saçmışız. araba yıkamışız saatlerce; evimizin çevresi biraz serinlesin diye, betonun hararetini alsın diye yerlere sular dökmüşüz gün boyu. bir tarafta açlıktan ölmek üzere olan bebeğimizin başında uçuşan akbabayı görmüşüz, öteki tarafta daha doğmadan önce pırlanta işletip hazırlattığımız beşiğine gelip yerleşince bebeğimiz, onun yatak örtüsünü neden sarı yaptırmadığımıza uykularımızı kaçırmışız. insanmışız biz demiyorum; artık biliyoruz bunu.

sonra, hayvanları katletmişiz. bir parça kürk için küçük hayvanları başlarına sopalarla vurarak öldürmüşüz, diri diri derilerini yüzmüşüz. canımız sıkılmış, birine kızmışız, sevgilimizden ayrılmışız, içmişiz, eğlenmek istemişiz, çekip çakmağı koca bir ormanı kül etmişiz. gözümüzü para hırsı bürümüş, tüm kıyıları satıp savmışız, koca koca oteller dikmişiz sağa sola. ağaçları kesmişiz, siteler inşa etmişiz. bu inşaatlarda daha az harcamak daha çok kazanmak için malzemeyi kısmışız bir de, onlarca, yüzlece, binlerce insanın ölümüne sebep olmuşuz. ama, malumunuz, insanmışız biz. hoşgörülmeliymişiz.

insanız ya, sömürmeye alışmışmışız biz. sömürecek şey bolmuş bize. dünya bizim.

çağ modern olana evrilince kan dökemez hale gelmişiz. bu, acı koymuş bize. bu sefer de ruhlarımızı kemirmeye başlamışız karşılıklı. insanlar arası soğuk savaş olmuş bunun adı. birbirimizi ruh hastası etmişiz üşenmeden. iş ortamı demişiz, rekabet demişiz, rakibimizin ruhsal celladı kesilmişiz. okul yaşamı demişiz, öss, oks demişiz mesela, gençlerimize, çocuklarımıza hayatı zindan etmişiz. onları da birbirlerine kötü gözle bakmaya, birbirlerinin ruhsal celladı olmaya alıştırmışız. insanız. ne mutlu.

çocuğumuzu tüketim canavarı olarak yetiştirmeyi de borç bilmişiz. kapitalizme yaraşır bir birey olması için hiçbir masraftan kaçınmamışız. saçtırmış, savurtturmuşuz. onun gibi olan başka çocukları düşünmesini de istememişiz; kapitalizme yaraşır bir birey olması öncelikli olanmış çünkü. sonra bu çocuğumuz eline verilen şekeri az bulduğu için ağlayarak "bununla yetinemem anne!" haykırmasını içine düştüğü sinir krizinin etkisiyle sarsılarak dile getirirken ona hayran olmuş, "kişilikli" olduğu için ona övgüler dizmişiz. bir tarafta da "çocukları küçük kurşunla mı öldürüyorlar anne?" (bkz: #2224750) diye soran çocuğun bu "saf"lığına, kendi çocuğumuz çok bilmiş olduğu için * ve böyle "saçma" bir soruyu asla sormayacağı için (!) acıyarak bakmışız. son kez söylüyorum, çünkü biz "insan" mışız.

birbirimize daha neler etmişiz de bu giriye sığmamış. insanlığımıza doymayalım.

"bunu yapan insan olamaz" değil dostlarım, "bunu yapan insan olmalı", "bunu yapan insandan başkası olamaz!".

insan olmak budur işte; bize öğretilen haliyle insan olmak budur.
zamansiz zamansiz
insanlar vardır iyi-kötü,insanlar vardır beyaz-siyah-sarı,insanlar vardır açık-kapalı ,insanlar vardır inançlı-inançsız,insanlar vardır ocu-bucu… ama varolan hep insandır. paylar degişse de degişmeyen ortak bir payda vardır, insan olmak. yaşanan acılar hep aynıdır aslında, duyulan sevinçler, akan gözyaşları. kimi zaman sebepler farklı da olsa hissettirdikleri aynıdır. bundan değilmidir ki çoğumuz aynı şarkılara üzülüp, aynı oyunlara güler, aynı filmler için sıraya gireriz. aslında hepimiz farklı bir şeye inanıyoruzdur, farklı şekilde yaşıyoruzdur, farklı amaçlar edinmişizdir bu hayat adına. ama yıkılış sebeplerimiz coğu kez aynıdır. hepimiz insanız. hepimiz aşk acısı çeker ,hepimizin içi aynı şekilde yanar, hepimiz şevdiklerimizi yitirdiğimizde yok olduğumuzu düşünürüz. aslında farklı paylarımıza oranla ne de çoktur ortak paydalarimız.
ortaklıklarımız yüzünden uzar aradaki o koooskoca kesir çizgisi ve biz zannederiz ki her birimiz ayrı bir ucunda kaldık o çizginin. bir kuş olup ta uçabilsek yukarılara, bakabilsek kendimize o en yukarılardan ne de çok benzediğimizi görürüz.belki istesek şimdi de görürüz. ama aynileşmek, benzeşmek belkide birbirmizi kabullenmektir bize zor gelen. hep bizim seçtigimiz, bizim dedigimiz, bizim yaptığımız doğru olsun isteriz. en çok kendimizi severiz, kendimizi doğru biliriz. bundandır ki inandiğımız değerlerin de uzlaşmacı yönünden çok farklılıklarını dile getirip üstünlüğümüzü ispat etmeye çalışmamız? acaba kimin kavgasını kim için yada ne için veriyoruz?sahip olduğumuz değerler için mi yoksa kendimiz için mi ? insan olmanın getirdiği ihtiyaç degil mi ki her inancın esasında var olan sığınma, güvenme, af dileme? siyahı görünce bu kara demek kolay, kendini soyutlamak aslında içten içe biraz da kendini üstün görmek, belkide onlara acımak.
kendimizi severiz herzaman,ilk olarak ve kusursuzca. ve herkes bizi sevsin ve kabullensin isteriz koşulsuzca, çaresizce. ve en büyük yalancılığı arkasına saklandığımız inançları , siyasi fikileri ve farklı olan dünya görüşlerimizi birbirimize dayatarak yaparız, aslında ayrımcılık yapan kendimiz değilmişcesine birimiz ötekini suçlar herzman. ve biz yine kesir çizgilsinin taaa öteki ucundan bakariz dünyaya…
1 /