instela yazarlarından hikayeler

1 /
de te fabula narratur de te fabula narratur
öğretmen topuksuz ayakkabısı ve uykusunu almış bir şekilde sınıftan içeri girer.
kapı koluna bıraktığı vücud sıcaklığı tuz ile buz olur saniyenin binde dördü kadar az bir sürede ve asık bir suratla.

tahtaya "ve susmada bile sözler, yalvarmalar vardır" yazar.

haylazlıkta nasibini alamamış öğretmenine hayran bir çocuk "hocam bu sözü özel yapan nedir" diye sorar.
öğretmen tek mutlak hakimi olduğu sınıf duvarları arasında
çocuğun ne hissedeceğini umursamayan bir ses tonuyla:
"özel olduğu için özel", şeklinde bir cevap verir.

çocuk şaşırır, sizin için bu sözü özel yapan nedir, diye sorar, sorduğu ilk sorunun cevabının içinde yarattığı anlamsız saldırganlığa maruz kalmasını es geçerek,
öğretmen çocuğu duymamazlıktan gelir.
eliyle otur işareti yapar, çocuk sıraya tüm arkadaşlarının utançla cebelleşen bakışları arasında oturur.

herkes parçalanır zira,
kırılır,
dökülür,
ve çocuk bu bilgeliğin deneyim hali gibi gözyaşlarına boğulur, sessiz ve periyodik hıçkırma sekanslarıyla.

devrik cümleli yazmayı "bir halt" zanneden başka bir kız öğrenci "ne kadar salaksın" diye, fısıldar öğretmenin duyamayağı bir sesle.

öğretmen hiddetli bir ses tonuyla, süreniz 30 dk, kompozisyon yazılınız için bir temiz beyaz kağıt çıkarın, der.


öğretmen masasına oturur,
kısa bir süre önce matematik öğretmeniyle arasındaki ismi konmamış ilişkisinin adam ölmeseydi nereye gidebileceğini düşünür, ya evlendikten sonra ölseydi, diye düşünür.

gözü yaşlı çocuk kağıdını çıkarır, yazılıdan düşük not alma riskine girerek, bundan gocunmayarak ve aşkına bir ilmik daha attığını düşünerek şunları yazmaya başlar:

"sevgili öğretmenim,

sizi seviyorum.
ama neden benimle bu ses tonunda konuştuğunuzu anlam veremiyorum.
aramızdaki sorunu bir kahve içerken konuşabilir miyiz?
benimle çocukmuşum gibi konuşuyor olmanıza bir anlam veremiyorum.
an geliyor,
bir çocuk sevesiniz geliyor, nasıl olduğumu soruyorsunuz.
an geliyor, size yaklaşmaya çabalayan bendenizi görmemezlikten geliyorsunuz.
yapmayın rica ederim.
bu sınıfın dışında iki eşit insanız.
yaşım sizden küçük diye beni istediğiniz zaman görmezden gelip
istediğiniz an konuşabileceğinizi mi zannediyorsunuz?

sizinle konuşmak dışında ne talep ettim ki?
ve ne edeceğimi sanıyorsunuz?
ben daha 15 yaşında bir çocuğum,
ama bu çocuk halimle bile biliyorum ki hayattaki eşik değeri yüksek rastlantılara mucize denir.
mucizelere inanmak gerekir hayatta karşı bir umudunun olabilmesi için bir insanın.
ve bazen de mucizelerin kendisi olmak gerekir.
döngü kırılmasın diye.

yoksa insanlar mucizesiz kalırlar.
sizi balkonda sigara ve çay içerken hayal ediyorum.
hep üzgünsünüz sanki.
daha önce kimi sevdiyseniz de sanki hep yalnız kalmışsınız gibi bir his var içimde.
üzülüyorum sizi o halde hayal edince.

size bunu daha önce de sordum:
mucizelere inanır mısınız, diye.
cevap vermediniz.

şimdi bu yazılıdaki yazılı notumu kırdığımı biliyorum ve bu dersten geçemeyeceğimi de,
ama siz, bize nasıl "bu söz hakkında bir komposizyon yazın" demediğiniz halde
biz korkumuzdan sessizce itaat ettik ya sizin sessiz emirinize,
işta tasso öyle bir şeyden bahsetmiş eminim.

tüm totaliter kurumlarda işlediği gibi efendi köle ilişkisine maruz kalanlar bu durumdan eşit şekilde nasibini alırlar.
siz "susmada bile sözler yalvarmalar vardır" şeklinde emirler verirsiniz farkında olmadan
biz "susmada bile sözler yalvarmalar vardır" şeklinde itaat ederiz, emrinize.

bize bu konu hakkında yazacağımızı söylemediniz ki?

sadece süremizi belirttiniz insaflı bir tanrısınız,
misal tanrı insanlara yaşam süreleri boyunca kaç yıl yaşabileceklerini söylemiyor.

aslında ikimizde bize ait olmayan eylemlerde bulunuyoruz,
farkında değil misiniz öğretmen hanım,
hayatın kendisi hoyrat,
ve
bir mucize gerekiyor bu zülme son vermek için.

farkında olmadığınıza ya da bilinçsiz olmadığınıza inanmıyorum.

mucizelere inanan insanlardan başarısızlığa uğrayanlar sadece hoyratlaşırlar.
bunu göze almak gerek.

sevgilerle..."

şımarık kız, tüm sınıfın şaşkın ve kıskançlık dolu bakışları arasında bir sayfa daha ister.

sınav sonucunun açıklanacağı gün bir öğrencinin velisi okula çağrılır.
velisi çağrılan öğrenci yazılı kağıdına öğretmenine aşk mektubu yazmakla suçlanır,
dersten kalmak ve yazılıdan 0 almakla cezası hafifletillir.
uyarısını da alır, sessizce kabullenir.

koca bir sınav kağıdının nasıl sadece aşk'a indirgendiğini düşünür gece çocuk.
yazdıklarının aşk ile ne alakası olduğunu sorar kendine.

insanlar için demek ki korkulacak bir şey olduğunu düşünür aşk'ın, narin beyni bu acıyı gece büyütür,
rüyasında işkence gördüğünü görür kendisinin, gözlerini açar, vücudunu hareket ettiremez,
sabah çocuğun cesedini bulan annesi çılgına döner, gerisi bilindik ağlamalar ve dualar ve hayal kırıklıkları ve hüzün ve toprak ve toprak altında ilk gecesini bedeninde geçiren çocuğun duyduğu korkudan ibaret...

öğretmen, gece sigarasını ve çayını yudum yudum kalbine çekerken,
ölen öğrencisi aklına gelir, ağlar,
çocuk, aşkını bile yaşamayadan öldü diye düşünür,
kendisini izleyen iki sorgucu melek çocuğa mı yoksa çektiği azaba mı ağladığını ayırt edemezler.

azrail, masasındaki dosyayı okur,
tasso'yu çağırtır ölmüş ruhların arasından,
tasso, azrail'i ilk gördüğü andaki korkusunu bir daha hisseder.

azrail, tasso'ya kağıdı uzatır, bir can daha aldın, der,
bazen aklımdan benim yerime bu işi senin daha iyi yapabileceğin geçmiyor değil, der.

tasso, dosyayı açar,
içeri bir çocuk girer,
azrail, dosyayı okuyan tasso'ya çocuğu işaret eder,
tasso çocuğa bakar,
sadece bakar,
iki sorgucu melek odaya girerek,
bir kadının intihar etmek üzere olduğunu bildirirler.

azrail ışığın yolculuğuyla tuz ile buz olur, ne olduğuna anlam veremeyen çocuğun şaşkın gözleri arasında.
tasso konuşmak ister,
ama konuşamaz,
çocuğa elindeki dosyayı uzatır,
çocuk, dosyadaki küçüklük fotoğrafının arkasında duran daha önce fark etmediği iki sorgucu meleği fark eder.

tasso'ya sorar,
"sen kimsin?"
tasso susar.

azrail, balkonun korkuluklarında yağmurdan sırılsıklam olmuş kadının yanında belirir ve kulağına şunları fısıldar:
-bak yağmur bile düşüyor yere,
sadece toprağa gideceksin
ve küçük bir çocuk senin geçmişindeki yalnızlıklar yüzünden öldü.
bedelini ödeyebilirsin,
aşağı atla.

ve azrail, kadını aşağı itekler, kadının gözü bir yağmur damlasına ilişir,
damlayı tutmaya çalışır,
miligramın binde dördü bir yağmur damlası 56 kilo bir kadını yere çeker.
kadın yere çarpar çarpmaz boynunu kırar.

sorgu melekleri, azrail'inden paralarını alırlar.
iyi iş çıkardınız der azrail,
şimdi bunu sorgusu için alın, sonrada ruhunu haremime götürün.

azrail, kapı kollarındaki sıcaklığınla yetinmeyeceğim artık, der,
sorgu yargıçları tam gitmek üzereyken,
şu şımarık bir kız vardı der sınıfta o da gözüme çarptı,
onu da haremime götürün bir yolunu bulup, der, sorguçlar yerlere kadar eğilirler.

öğretmenin şaşkın ruhu,
bir gün sonra azrail'in hareminin girişinde ölen öğrencisini görür, heyecanla seslenir, çocuk öğretmeni duymaz.
ne de olsa sınıfın dört duvarı kalkmış,
artık duyma biadı sona ermiştir,
kulakları esir ruhlara karşı mühürlenmiş, artık zebanileri ve melekleri duyamaya programlanmıştır.

herkes çözülür,
herkes ağlar,
herkes susar,
herkes yalvarır,
herkes konuşma ihtiyacı duyumsar,
herkes aşık olur,
herkes bir yağmura sığınır,
herkes biat eder,
herkes köledir,
herkes efendi olduğu zamanları köle olacağı zamanları es geçerek hoyrat kullanır,
herkes azrail'le tanışır,
herkes tasso'nun sözüyle karşılaşır,
ama sadece mucizelere inanan hoyrat olmayı göze alanlar zebanilerle karşılaştığında onlardan alınamayacak sohbetlere sığınabilir,
ve bilinenin aksine dünya ve diğer boyutlarda aşk insanları sadece ikiye ayırır:

yalnızlık korkularından aşık olanlar ve aşık olma korkularından yalnız kalanlar, diye.
igna igna
ellerine baktı, kapkara olmuştu elleri.
hiç sevmiyordu bu hallerini, oysa çok severdi ellerini, kemikli değil, etli biraz. tırnakları yuvarlak değil, düzgün, biçimli parmakları elinin ayasıyla orantılı, çok da uzun değil.
-usta! çıkıyorum ben!
çıkardı boya bulaşmış önlüğünü, arkadaki ufacık muslukta yıkadı ellerini, hala boya vardı biraz ama,daha temizdi şimdi. kokladı, kösele kokuyordu sanki, pantolonunun arkasına sildi, çıktı küçücük dükkandan dışarı.
ustası bugün ona haftalığını vermişti. bir paket sigara aldı, iyisinden. dükkanın bulunduğu sokağın sonundaki parka geçti, yaktı sigarasını.
gözleri daldı gitti karşısındaki ağaca. bahardı işte, yemyeşildi yapraklanan dallar. yemyeşil.. bir çift göz yemyeşil. onun da içine bahar gelmişti bu gözlerle ilk tanıştığında.
...............
serkan 21 yaşında. çok suskun, sessiz. yıllarca kibar çocuktur dediler, gariptir dediler, benzemez arkadaşlarına dediler ama kimse daha çok tanımadı onu. arkadaşları da sever ama bilirler serkan daha bi başka sanki.
elleri boyadan kararmış serkan’ın. serkan askerden geldiğinden beri ayakkabı tamiri yapan bir dükkanda çalışıyor. ustası sakin bir adam, yaşlıca, kendini bildi bileli aykkabı kokusuna alışmış. serkan’ı sevdi, bembeyaz saçı, sakalı gibi yıllanmış sakinliğiyle, sanki hayatına yıllardır eklenen tek şey serkanmış gibi sevdi. oğul gibi hani. hiç kırmadı kalbini henüz.
çok çabuk gücenir serkan. kimselere de söylemez. kalbini hep kendi dinledi şimdiye kadar. susmalı çünkü. fısıltılarını bile kimse duymamalı. serkan ‘herkes’ gibi değil. kimse onun gibi değil. öyle olmak nasıl bilinmez ama, söylememeli işte. halbuki ‘herkes’ gibi sanki. ‘herkes’ gibi sever, üzülür, güler, neşelenir serkan. ama bu başka. ‘herkes’ gibi olmanın ne olduğunu anlamıyor. ama ‘herkes’ gibi görünebilir.. susabilir..
liseyi bitirdi serkan. çalışkandı, severdi okumayı. mümkün olsa daha da okurdu ve kendi olmak için bile değerdi buralardan gitmeye ama, çalışmalıydı serken.kardeşleri var.anası yoktan var etti yıllarca. babası başka kadına gitti. terk etti onları. gençmiş gittiği kadın, güzelmiş.böyle dediler. babasının gözleri güzeli görür mü. bilmiyor serkan. kaba saba bir adamdı babası. anasını her gün döverdi, içerdi, serkan ona hiç ağzını açmadı, dayak yesin ama anası üzülmesin, uzamasın istedi. babası garipti. döverdi, söverdi ama etraftan pek sevilirdi. neden bilmiyor serkan, herkes gibi olmak böyle bir şey olmalı işte. herkesin sevmesi, kabul etmesi falan. anası bile demedi hiç babasına onda bir tuhaflık olduğunu anlatacak tek söz.. ağlardı ama tek itiraz etmedi yıllarca yaşadıklarına. gidince de ağladı ya, serkan buna şaşırdı en çok. sevmiş miydi bu adamı anası. neydi onu üzen bu gidişte.
serkan ondan sonra okula devam edemedi. çalıştı bir müddet. sonra askerlik. geri döndüğünde yine iş buldu. anasının kendi çabasıyla kazandığı üç kuruş neye yeter. dört kardeşi var serkan’ın. anasının ağabeyi var, o biraz destek olur, ama illa ki serkan’ın kazandığına bakar bir hane dolusu boğaz.
serkan dayısının yardımıyla girdiği işte, ömür tüketeceğini anlayalıberi, kendini yer durur. oysa başka diyara gitmeli. herkes gibi olmak zorunda olmadığı.. olmuyor işte, olmayacak.
serkan bunları düşünürken sigarası tükeniyor, bir tane daha yakıyor serkan. düşünüyor yemyeşil gözleri yeniden. o net ifadeyi, bir an eline dokunuveren elleri. gür saçları. düzgün, biçimli bedeni..
.............
ferhat ayakkabı dükkanına ilk uğradığında, tamir edilecek ayakkabısını ustaya verdi, ona anlattı ne yapılacağını. serkan köşede durup izledi ikisinin konuşmasını. bir garip çarptı kalbi, sus dedi. baktı yeniden. yemyeşildi gözleri. baharı müjdeleyen ilk yaprak kadar ılık. hafif çatık kaşları vardı. upuzun, dal gibiydi ferhat. serkan izledi onu, içi sıcacık. susarak izledi, kalbi güm güm atarak. içinde ‘herkes’i bir anlık susturarak. içinde ‘kendi’ ni derinden çekip bularak. içinin kalabalığını kendi kılarak, kendini ‘herkes’ten sıyırarak.
usta, ayakkabıyı verdi eline serkan’ın. serkan en güzel işini yapmaya koyuldu. tamirden sonra güzelce bir boyadı ellerinin kararışına hiç aldırmayarak, parlattı iyice.
sonraki gün geldi ferhat yeniden. kendi akranı bir delikanlı. o gün ikisi konuştular. tanıştılar. beraber sigara yaktılar dükkanın önünde. serkan bakışından ele vermek istemedi kalbini, ama ‘kendi’ oldu bir anlığına. ferhat parayı uzatırken eli değdi serkan’ın boyalı ellerine. serkan bir sıcaklık hissetti derininde. utandı, başını çevirdi. ferhat bunu farketti mi, etmedi belki, etse de anlar mı hiç.
serkan günlerdir daha bir ‘kendi’ gibi. ve ’herkes’ten daha çok ürküyor. daha yalnız, daha suskun. parka gelip bir sigara yakıyor. bazen ferhat’ın iş çıkışına rast geliyor. biraz sohbet edip, sigara içiyorlar.
……………………………
serkan’ı evlendirmeye niyetlenmiş anası. dayısı önayak olmuş, babası sayılır yıllardır onun. serkan’a bir kız bulunmuş, iş bilen, iyi huylu, temiz. adı gülay’mış. tombulca, kanlı canlı dedi anası.
serkan sustu, yutkundu. ne demeli? ‘herkes’ gibi evlenmeli der anası, askerliği bitmiş, iş bulmuş, yaşı da gelmiş. adet budur. herkes yolunu çizmeli. böyle dedi anası. ‘herkes’in yolu çizilmiş zaten, bu mu çizeceğim yol.ben herkes değilim ki, bu yol benim gideceğim yol değil ki.. diyemedi serkan. ne denir bilemedi.
olmaz dedi, ağladı anası, erken dedi, zorladı dayısı, vakti geldi dediler, erkek adam evlenmez miymiş hiç dediler, zaten serkan’ın sakin, söz dinler olduğunu bilirler, biraz da ürkektir, söz bırakmadılar serkan’a, boyun eğdi diyeceği bir şey kalmayınca.
ferhat duyduğunca, ‘iyi oldu senin için’ dedi. gözlerini eğdi yere serkan. ‘senden iyi koca olur lan. senin kadar şeyini görmedim.’ şey.. ne.. anladı mı.. düşündüğünü anlasa, hislerini anlar mı. anlamaz.. herkes gibi o da. ama gözleri.. yemyeşil. elleri.. kocaman ferhat’ın..
serkan kimselerle konuşamadı, ama ‘herkes’e gücendi. her şey çabucak tamamlandı. evlendirildi serkan. yanakları pembe, tombulca bir kız gülay. serkan’a gülümsedi beyaz dişleriyle bol bol.
ferhat da var düğünde. kalktı oynadı bile. halay çektiler serkan’la. serkan’ın içi kan ağladı. baktı yeşil gözlerine ferhat’ın son kez. sarıldılar sona doğru. ‘herkes’ kucakladı damadı ve gelini ama, kimseninki böyle veda gibi olmadı. serkan veda etti sevdiğine ve evlendi..
o gece gülay’ın beklediği bir şey var. ama olacak şey değil. nasıl dokunsun bu kıza serkan. serkan başka şeyler düşünür. başkasını sever. söylenir mi, ne yapsın. kız yanaştıkça kaçtı serkan. anlamadı gülay, neye yordu kimbilir. çıktı avluya serkan. bir sigara yaktı, ucuca bir tane daha. düşündü. hasta değildi serkan. başka olsa da hasta değildi. seviyordu herkes gibi, kimi sevdiği olamazdı onu hasta kılan. hasta olan babasıydı.. hastalıklı seven.. bir kadındı öylelerinin hayatında olan ama güzel mi seviyordu öyleleri, seviyor muydu bu da belirsiz. sevgiyse de hastalıklı olan bir sevgiydi onlardaki. erkek olmak.. herkes gibi.. normal olmak.. ama zulümler.. dayaklar.. çekip gitmeler.. hayır; normali bu sayılsa bile güzeli bu hiç değildi.nice adam vardır bir kadını seven. ama sevmeyi beceremeyen bir adamın bile serkan’dan daha iyi, düzgün sayılması akıl alır şey değildi..
serkan kendiyle hesaplaşırken, uyudu içeride yeni gelin. beklemekten yorulmuş olmalıydı.
serkan çıktı dışarı yeniden. biraz soğuktu hava, ceketini attı üstüne. yürüdü.. yürüdü.. hızlandı gitgide. gidiyordu buralardan. bir daha dönmeyecekti. kendi olmaya gidiyordu kendini bulmaya. bir hasret bırakacaktı ardında yemyeşil..geride kalan bahar gibi.. yaşanmamış, yaşanmayacak..
kimse bilmeyecekti neden gitti serkan, neydi derdi. ’ herkes’ anlamayacaktı onu, yazık olacaktı anasına, dayısına, kardeşlerine. pespembe yanaklı yeni geline.. kimse bilmeyecekti.. belki de en acısı anlatamamak kendini. herkes onu ‘herkes’ gibi sanacaktı bu sefer de. hatta ‘herkes’ için o terkeden ikinci erkek olacaktı anasını, karısını..
face of melinda face of melinda
yağmurlu bir gün
soğuk bir kaşım günüydü.gökgürültüsü ve yağmurun sesi çınladı kulağımda.füme perdelerimi açtım.kuşlar kanat çırpıyordu.insanlar siyah beyaz bir yaşamın içinde koşuyorlar gibiydi.penceremi açtım.mis gibi yağmur kokusu sardı odamı.
yaşadıklarım geçti gözümün önünden.hepsini keşke yine yaşasam dediklerim oldu.bu havalar seni bana hatırlatır.rüzgar en sert şekliyle eserken saçlarım dalgalandı.sokağa bakıyordu gözlerim.büyük çınar ağacı...
yağmura yakalandığımız gün onun altında öpüşmüştük.içimiz titremişti...
yine yağmurlu,ayaz bir havada sevişmiştik seninle.yatak soğuk ama biz sıcaktık.nefesimiz karışmıştı.ikimizde ayrı bedenlerden sıyrılıp tek bir beden oluvermiştik sanki.loş ışıkta yüzüne bakarken o gün hayatımın en mutlu gününü yaşamıştım.umurumda değildi artık dünya.
yağmur durdu.
dışarıya çıkıp,koruda uzunca yürüdüm.ağaçların yaprakları sallanırken damlalarını hissettim yüzümde.sonra koştum koştum koştum gölün kıyısına geldim nefes nefese kalmıştım.sudaki yansımama baktım.sanki suyun üzerinde hatıralarımız süzülüyordu.
ağladım gecelerce
sen hissetmedin
mektuplarına baktım
aklımdaydın
de te fabula narratur de te fabula narratur
çocuk: neden evinde hep aynı müzik çalıyor?
şair: aynı şey çalmıyor,
sen ayırt edemediğinden ezgileri, aynı şeyi duyuyorsun sadece.
çocuk: neden aynı şeyleri yazıyorsun?
şair: aynı şeyleri yazmıyorum,
sen imgeleri ayırt edemediğinden aynı şeyi okuyorsun.
çocuk: ben okuma bilmem; yazdığın şeyler birbirine benziyor ama.
şair: seni çiziyorum ufaklık, hep hareket ediyorsun, o yüzden harfler de hareket ediyor,
biri bir diğerinin önüne geçiyor, senin tek bir anını yakalamaya çabalıyorum.
simacc simacc
seneler önce 8/a sınıfındayken yazdığım yazıyı buldum ve çıkardım, tek bir karakterine bile dokunmadan yazıp paylaşıyorum:

"yağmur damlacıkları

bulvar'da indiğim zaman, üstümde bir kıpırtı oluyordu. bu tabi ki yağmurdu. ve bardaktan boşalırmış gibi yağıyordu. yukarıda yağan damlacıklar aşağıda ki arkadaşlarına kavuşmak için can atıyorlardı. kimileri çukurlarda grup oluşturmuş, kimileri ise düştüğü gibi yok oluyordu. yağmurun sesi kulaklarımda çınlıyordu. adeta nini gibi. yürürken, bastığım çukur yerlerde ki damlacık grupları birden fırlıyordu. sanki bana: "bizi arkadaşlarımızdan niye ayırdın" diye üzerime sıçrıyorlardı. yukarıdakiler de nereye gitsem üzerime üzerime geliyorlardı. ev altlarına saklandığımda, hınçlarını duvarlardan alıyorlardı. okulun kapısına geldiğimde yine beni bırakmadılar. nihayet sınıfa girdim. ve onlar, beni kaybetmenin burukluğu içerisinde, dışarı çıkmamı bekliyorlardı."

bunları yazınca o günlere döndüm. ve fark ettim ki iki yerde ki'lerde hata yapsam da dahi anlamındaki de'yi ayrı yazmışım. bu da mutlu edici oldu...
zeki müren in hayata küsen pipisi zeki müren in hayata küsen pipisi
panda'dan yaz fırsatları

kutlamalara iştirak etmekten kendimi alıkoyamadım. civarda tanıdık bir gemi bulamadığımdan dolayı aşşağıya inip yola kırmızı kurdela bağlayıp, kurdelayı ilk geçen kırmızı bir lada samara'ya koleksiyonumun en güzide bira şişesini fırlattım. pencereyi kapatıp içeri girdim ve böylece gurur timsali bir kabotaj bayramını daha geride bırakmış oldum. hava hala cehennem gibi sıcak. daha önce hiç olmadığı kadar dibe vurmuş bir haldeyim. an itibariyle son paramı da apartmana her hafta gelen temizlikçi kadına vermiş bulunuyorum. geçen çarşamba elektiriği de kestiler.allahtan teknik lisede sokak direğinden nasıl kaçak elektrik çekebileceğim gibi pratik bilgi sahibi bir talebe olarak ayrılmışım da elektirik sıkıntım fazla sürmedi. keşke iski ve su vanalarına dair pratik bilgilerim de olsaydı, o zaman su sayacımla da illegal bir birlikteliğimiz olabilirdi. mühürlü vananın haricinde evde içicek su da kalmadığını şimdi farkettim, bir müddet arandım diğer odalara baktım belki geçen günki yağmurdan biraz bi odada birikmiştir, kamışla çekerim diye umdum fakat sonuç nafile. sanırım yakında telefonumu da kesicekler, o zaman gerçekten dibe vurdum demektir.geceleri masal saati dinlemeden bu yalnızlığa ne kadar dayabilirim kestiremiyorum.
acayip susadım ve başka alternatifim olmadığından sonunda kendimi buzluktaki 9 adet buzu erimelerine mahal vermeden ağzıma sırayla atarak susuzluğumu bir nebze azaltmayı başarabildim. bir yandan buzları katır kutur ısırıp mideye indirirken televizyonda şu saçma salak ana haber bültenlerinden birini izliyorum.sarımsağın faydalarıyla ilgili haberin ardından hepimizi çok derinden ilgilendiren hayvanlar aleminden mühim bilgileri izlemeye başladım. işte o an deli gibi japonya’da nesli tükenmekte olan koca götlü, bunak bir panda olmayı o kadar çok istedim ki…ah keşke koca götlü bir panda olsaydım şimdi böylece dibe vurduğumdan ve susuzluktan buz parçalarıyla temel ihtiyaç gidermeye çalışıyor değil, tamamen lüks ve konfordan içi meyve dolu, daha iri boyutlardaki buz kütlelerini kemiriyor olacaktım. bir pandaya deli gibi öyküneceğim hiç aklıma gelmemişti daha önce.
üstüme hemen beşiktaş formamı geçirdim.aynada kendime baktım çubuklu forma seçmenin büyük bir hata olduğunu, bir pandadan çok zebraya benzediğimi anladım ve bir çırpıda çubuksuz başka bir forma geçirdim üstüme. yastığa uzadım, ikiye katlıyıp eşofmanımın içine, kıçımın arkasına sokuşturdum alelacele.. koca götümü sallaya sallaya,sağa sola vurarak pandaca iniltilerle tekrardan buzdolabına yanaştım. buğulu ve titrek gözlerle çok hüzünlü, nesli tükenmekte olan yaşlı bir pandamsı bakışlar fırlattımsa da kendisi hiç oralı olmadı. sinirlerime hakim olamayıp tırnaklarımla haşim pençeler indirdim ilkin, sonra pandaca ‘’ulan neslim tükeniyor, ben de ölünce panda panda diye çok aranırsınız oğlum’’ gibi nice tehditler savumsam da benim buzdolabı, ömründe bi defa olsun bir mucize yaratıp meyve dolu koca buz kütlelerini sihirli bir şekilde buzluğundan bana armağan olarak sunmayı reddetti. ‘’helel olsun lan sana buzluk!’’ açlık ve susuzlukla karşı karşıya fakat karakterli, çizgisinden ödün vermeyen bir buzdolabı sahibi koca götlü bir panda olarak arkamı döndüm salonun yolunu tuttum. tam çaresiz iniltilerle kıçımı minderlerin üzerine devirecekken telefon çalmaya başladı. aylardan sonra ilk defa telefonum çalıyordu… masal saatinden arıyorlar sanırım diye geçirdim içimden.gittim iki elimle zar zor ahizeyi pençelerimin arasına aldım çok zaman kaybettiğim için karşıdan kesik kesik bir bayan ‘’alo’’su geldi peşi sıra…

-alo… alo.. alo ?
-hmmmm
-iyin günler efendim.kimle görüşüyorum acaba?
-grööağğğhhhh hhggöööaagghh

telefonun ucundanki kadın keskin bir suskunluk haline büründü, sanırım pandaca bilmiyordu. yok yok esasında bu kadın pandalar hakkında bir bok bilmiyordu; şayet bilseydi pandaların ismi olmadığını bilir gereksiz şekilde adımı sormaz, bana merhaba pandacım derdi.aylardan sonra ilk kez birini telefonda yakaladım ve kaybetmeyi gözüm pek yemediği için hemen suyuna gittim

-burhan ben, burhan..
-burhan bey hasta mısınınız ? şayet öylese rahatsız ettim özür dilerim
-yok yok.. haste değilim sadece buzdolabım bir hain çıktı.
-nasıl? hmmm. şey. adınız burhan, peki soyadınız nedir?
-tanımadğım kişilere vermiyorum!
-ziyanı yok. kaydınızı almadığım için henüz lazım değil zaten. ben şimdilik kısaca size burhan bey diyeyim…
-iyi de bu kısa olmadı ki?
-pardon?
-sade burhan daha kısa bence.
-hmmm aslında..-
-bir dakka bir dakka bu neyin kaydıymış hem? siz kimsiniz?

1-2 dakika dinledikten sonra mevzuyu çaktım. esasında pek bir gerçekliği olmayıp bin bür türlü yalan dolan sağlık sigortası, ambulans hizmeti vs. yi albenili bir dille anlatıp genelde ev kadınlarının en saflarını kündeye getiren bir callcenter pazarlamacısı daha düzgün bir ifadeyle dolandırıcısı. kredi kartı numaranızı bir şekilde öğrendikten sonra kayıt altına alınan telefon konuşmanız sayesinde sonradan hayıflanmanız, istemiyom kardeşim kocam beni kesicek bu kredi kartından çektiğiniz para yüzünden vs. gibi serzenişler için çok geç olabilir… israrla kredi kartı numaramı kaptıkaçtıya getirmek isteyen sevgili pazarlamacıya güzel bir fıkrayla lafını ağzına tıktıktan sonra tekrar mezu bahis konuya geri dönüş yaptım.

-bakın sevgili bayan, ben kredi kartı kullanmıyorum. hem telefon numarası bulmaktaki kabiliyetiniz neden kart numarası bulmakta işe yaramıyor bana sormadan da pek hala bulabilirdiniz o zaman
-numaranızı biz bulmuyoruzki, sallıyoruz
-bu sallayış pek şansız bir tane oldu dediğim gibi kart kulanmıyorum, yani kırdığımdan beri
-hmm farketmez kart numarasını hatırlıosanız o da kafi.
-hanımefendi hangi tür piskopatlar kredi kartı numarasını ezberler bilemiyorum ama ben o tür bi psikopat değilim sanırım
-ah pardon evet kiki içimdeki azgın pazarlamacı birden hortladı biraz kusuruma bakmayın. sizin değil bi yakınınızın kartınıda kullanabiliriz … hahahha tamam ya şaka şaka 
-hasbinallah.. yakınım yok. hatta şu an hattın ucunda bulunan siz en yakınımsınız artık hesap edin.
-ayyy kıyamam mesai başında olsamda benimde bi kalbim var hihihi
-ayrıca nakit olarak bir ödeme şansım olsa bile size verebileceğim tek şey 68 adet bira şişesinin getirisi olan depozito parası olabilir ancak. o parayla da bana bir ıhlamur yaparsınız içerim ömür boyu hasta falan da olmam sigortaya da gerek kalmaz valalhi..
- hahahahaa… çok şekersiniz... yani sanırım öyle birisiniz hemde sigortalamaya içimin el vermediği ölçüde şeker galiba. neyse unutun sigortayı falan..hem o depozito paralarıyla neden yeni biralar almıyoruz ben size yine yaparım ıhlamur merak etmeyin kuzum hehehe.
-nası..şey..ihk gıkh…tabi.. ehem….

ertesi gün oldu… julide diğer bir adıyla azimli sigortacım kapının zilini çalıyordu. bir elinde 6 lık bira kasası ve diğer elinde siyah bir bakkal poşetinde ağaçtan toplanmış ıhlamur ve yüklü bir nevaleyle çıka geldi. getirdiklerini yedik,içtik bira boşlarını benimkilerle tanıştırdık hemen kaynaştılar.. bu gidip gelmeler, ve şişelerin kaynaşması bir çok sefer tekrarlandı. gittikçe çoğalan huzurlu bir aile olduk şişeler,ben ve julide. bu arada kpss’yle hayvanat bahçesine personal olarak işe başlayalı 2.ci ayımı geride bıraktım, kendimi biraz toplardım. benim çalıştığım yerde ne nesli tükenmekte olan bir hayvan ne de o allahın belası buz kalıplarından yoktu. julide bana bir panda doğuracağına dair söz verdi.şimdilerde şişkin karnıyla sözünü tutacağa benziyor fakat memelerinden buz kalıbının içinde meyve çıkarabileceğine dair şüpheleri varmış. pandamız doğduktan sonra en azından emzirmeden önce memelerini benim karakter sahibi buzdolabına koymayı teklif etimse de pek yanaşmadı. israrımın çığ gibi büyüyen delice bir tutkuya dönüşüp vazgeçmediğimi görünce şu günlerde psikolojik yardım alarak bunun da üstesinden gelebileceğime inanıyor…
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı kahkahanın yanıbaşı gözyaşı
tik, tak, tik, tak...yalnızlığın dakikalarını sayan saatin sesleri bunlar. sinir bozuyor belki ama ya o da olmasaydı...

yirmili yaşlarda ihtiyar bir gençti kendisi. mutluluğu kaybedeli sayıyor yalnızlığın dakikalarını. emektar nacar saat, bir kanepe bir de o. yalnız bir üçlü oluşturmuş hayatı izliyorlar sabırla. mutluluğu unutmuşlar; sevdayı, gülmeleri, hoş sohbetleri de bırakmışlar bir kenara. yalnızlığın tanımını yapıyorlar yüzbinlerce kez.

bir zamanlar, güneş henüz tozlu perdesini aralayabiliyorken odanın, yalnızlık komik geliyordu onlara. her şeye gülebildikleri gibi yalnızlığa da gülüp geçiyorlardı. kemirilmiş tırnalar, dökülmüş saçlar uzaktı hayatlarına.mutluluğun bir sebebi yoktu. sebepsiz mutluluklar yaşamak en güzel alışkanlıklarıydı o zamanlar. aralarında biri daha vardı. bizim yirmili yaşlarda ihtiyar gencin, genç ihtiyar annesi.

"uzaklardan gelen bir geminin içinden çıkıversen şimdi karşıma,
hiç beklemeden sarılırdım sana
evimize gidebilmek için
eteklerine tutunup çekiştire çekiştire yürütürdüm seni.
oysa ki anne sen şimdi ne uzaklarda
ne de o gemidesin...
sen yalnızca benim yaralı kalbimdesin"

ölümünden sonra yalnız duvarları süsleyen saatin yanında yerini bulmuştu bu şiir ve daha niceleri. çerçevelerdeki fotoğrafların mutlu yüzlerini özenle kapatmışlardı odanın yalnızlığını bozmamak ve mutluluğu hatırlatmamak için

en ağırı gecelerdi.saat daha bir inatla sayıyordu çünkü yalnızlığı. tiktaklar kalbinin atışıyla bir oluyor uyku denen varlığı tanımsız yapıyordu. gece, gündüzden aldığı perişan ylnızı daha perişan geri teslim ediyordu.

bu gidiş gidiş değildi, biliyordu. yaşam denene kayıtsız kalmak ölümdü ve ölmek istemiyordu. bir dönemeçteydi şimdi.mutsuzluk ve yalnızlık bir tarafa hayat bir tarafa gidiyordu. hayatı seçecekti elbet.ölümü görmüştü.ölen insan gülemiyordu bile!!

çok zordu, ama başardı.tozlu perdeyi araladı güneşli olduğunu düşündüğü bir günde.izlemeye başladı oynayan çocukları.birden sekiz dokuz yaşlarında bir çocuk alımlı bir kızın yanaklarından öptü ve kızararak sokağın sonuna kadar koştu.çok hoşuna gitmişti. işte şimdi gülümseyebilirdi. hayat bunu emrediyordu. her şey bir saniyede gerçekleşti, aylar sonra tekrar gülümsemeyi başardı. ve o an emektar nacar saat işini bitirmiş işçiler gibi sustu. perdenin küçük aralığından güneş bile girdi odaya.

yalnızlık tanımsız bir sonsuzdu şimdi, hayatsa mutlulukların başlangıcı...
your bedtime story is scaring everyone your bedtime story is scaring everyone
"kuzgunlar!" diye bağırdı,göğümün en yükseğinde.
korkarak eğdim kalbimi.kirpiklerimi kaldırdığımda,bulutların arasından yağmur gibi akıyordu kuzgunlar.
simsiyah göğün altında,simsiyah öpücükler içerisinde sevişiyordu bedenim adını bile bilmediğim bir cesetle.
o gülüyordu."kuzgunlar!" diyordu..ben kaçıyordum,çimenler yemyeşil,ayak uçlarıma takılıyordu.ben kaçtıkça o peşimize sürüyordu tarlaları,kuzgunlar sarıyordu,deliyordu gözyaşlarımızı.
alev alıyordu binlerce gece karası kanat.binlerce ağıtla beraber yere düşüyorlardı,
binlerce çığlıkla içimde boğuluyorlardı sonra.

nefesim kuzgun çığlıkları.ciğerlerime kadar kanla dolmuş bir geçmişi tükürüyordum "o" ise gözlerinde kainat dolusu umut, taşıyamayacağım mutlulukla bakıyordu bana.

düştüğüm yerden bir kar tanesi süzüldü,bir parça kanat çalındı,bir dalga kıyıma vurdu,bir kaya ufalandı kumsal oldu.içim yığıldı,ellerine aktı.

" 0 " bir kuzgun yavrusuyla çıkageldi avuçlarımın içine,
gülümsüyordu hala ve ben ben hala korkuyordum.ellerimden tuttu,ruhuna çekti.
gökyüzü açılıyor,kuzgunlar çoğalıyor,yağmur sonrası güneşi gülüşüne çalıyordu.
boyuyordu her yeri en parlak maviye,parmak izleriyle.aşkım,nefretim,korkum,gözyaşım hepsi sızıverdi kurumuş yeryüzünün derinliklerine..
bir anda yüzlerce korkuluk fışkırdı toprağın bedeninden,kuzgunlar korkuluk korkuluklar gece kanatlı oldu..
"o" eğildi kulağıma ve dünyanın en yırtıcı sesiyle dokundu saçlarıma..

"artık uyanmalısın.."
1 /