instela yazarlarının itirafları

mahmutsuncer49 mahmutsuncer49
gay ve lezbiyenlerle alakalı hiçbir sorunum olmamasına rağmen hemcinslerime fiziksel olarak dokunmaktan iğreniyorum. bir erkeği yanaktan öpemem, saçına dokunamam, kılları bile midemi bulandırır. tokalaşırken bile zorlanıyorum.
clotho clotho
günde 17 kilometreden fazla yürüyünce sol ayak yüzük parmağım su topluyor.

ayrıca ayak parmaklarının, el parmakları gibi isimleri var mı? bilmiyorum.

sol ayak baş parmağı, sağ ayak küçük parmağı ve onların yanındakiler. isimsiz kahramanlar. hepinizi seviyorum.
neyimdir bilmem neyimdir bilmem
yazı yazma yetimi yitirmiş gibi hissediyorum. aslında bunun hislerimi cümlelere dökememekle ilintili olduğunu söylemek mümkün. geçen yıllar tarafından köreltildim, her manada...
kuba gibiyim kendi kendime yeti kuba gibiyim kendi kendime yeti
yıllardır kendi içimde çözemediğim bir itirafta bulunacağım; hayatım boyunca içimde bir arşidük, bir sezar, bir atatürk gibi yüce bir şahsiyet varmış gibi hissettim. küçüklüğümden beri kendini hissettiren garip bir büyüklük duygusunu içimde taşıdım. özellikle ergenlikte görülen özgüven patlaması, büyüklere özenme, örnek alma şeklinde cereyan etmekten öte bayağı kendimi bildim bileli yaşadığım bir his bu.
öyle ki karakterimi biçimlendirdi; çok az arkadaşım oldu, bencil oldum, alıngan oldum, yalnız oldum.

aileme, yetiştiğim çevreye bakıyorum, onlar mı beni böyle yaptılar diye. ilgisi yok. hepsi normal insanlar. ahlat ağacı filmindeki sinan'ın babası gibi değil babam. kör bir kuyuya kazma sallamıyor, imkansızı istemiyor, saplantısı yok, gayet makul bir insan.
entelektüel bir kibrin çocuğu olarak mı yetiştirildim? ya da bir proje çocuk muydum? babam ilkokul mezunu, annem lise mezunu. öyle entelektüel insanlar değiller, ama kör cahil de değiller. algıları açık, kendi kendilerini yetiştirmiş, mesleklerinde iyi insanlar sadece. yani, biz öyle bir çocuk yetiştirelim ki şu yerlere gelsin niyetiyle bana yaklaşmadılar. beni şımartmadılar. bende bir cevher olduğunu, çok zeki olduğumu söylemediler. bana sürekli özel biri olduğumu hissettiren ne ailem oldu ne çevrem.
bunun yanında annemle babam beni kendi işlerine çekmediler. zanaatlarını öğretmediler.
beni içimdeki yüce şahsiyete bıraktılar.

hayır, şizofreni değilim. kendime koyduğum hedefleri düşünüyorum, bu fikirlerin nasıl benden çıkmış olduğuna şaşırıyorum. çünkü bu hedeflere ulaşabilecek irade, zeka, yetenek bende yok.
öyleyse kim bu içimdeki yüce şahsiyet? neden bana yüce anlamlar yüklüyor? neden beni huzursuz ediyor?
ben 30 yaşındayım. insan bu yaşa geldiğinde kendisinde nelerin olduğunu, nelerin olmadığını bilir.
başardıklarını görür, başaramadıklarını görür.
ben görüyorum da içimdeki neden görmüyor?

ben yuvasında kendini kartal zanneden bir güvercinim.
ulaşabileceğim yükseklik belli, ama, dağların doruklarına ulaşırım diyorum.
tırnaklarımın uzunluğu belli, ama, bir kuzuyu kapıp gidecek kadar pençelerim var diyorum.
ve 30 yıldır böyle zannediyorum.
bu sanılara bağlı bir ego geliştirmişim.
gerçeklerle yüzleştikçe bana acı çektiren sebepsiz devasalıkta bir ego.
bu acıyı neden çekiyorum?

keşke bir ağabeyim ya da ablam olsaydı, beni kendime getirirdi daha küçüklükten.
bir kardeşim var, o da benim gibi değil.
bir gün ona kendini huzursuz hissediyor musun? dedim.
hayır, dedi.

ben ne zaman hayır diyeceğim?
ophelias ophelias
bir daha bu konu hakkında giri yazmayacağımdır. bu da sondur.

evet sevgili dostlar. an itibariyle güncel 50bin₺ banka borcu bulunan bir öğretmen kardeşinizim. (böyle deyince de dilenecek gibi oldu) neyse. eğer bu borçlara borç katmazsam 2025 te bitecek borcum. ama kimse yeniden borçlanmayacağımın garantisini veremez. ben bile.
yaşamım oldukça zor. i̇nanın insanın borcunun olması çok kötü bir şey. valla bak. böyle bir ağlamak geliyor içimden. ama ağlamıyorum çünkü bu duruma kendimi ben soktum. ağlasam mendil yerine parayla gözyaşımı siler buruşturur atarım o parayı. o derece önemsiz benim için para. ama gel gör ki bu kadar önemsizleştirdiğim şey hayatımın merkezine büyük bir sıkıntı topu olarak oturdu. kafamın bir köşesinde hep bu mevzu hep.
i̇şte böyle. benim borcum var. biliyorum bundan bize ne amk diyorsunuz. ama beni de anlayın. bunu bir yerlere yazma ihtiyacı hissediyorum. bir nebze rahatlatır paylaşmak diye. öyle.
clotho clotho
masterchef türkiye de, danilo, somer ve mehmet şefler 10 dan geriye sayarken, yarışmacı tabağı yetiştiremeyecek gibiyse, ellerimi havaya kaldırıyorum.
antik acılar pasajı antik acılar pasajı
geçenlerde bir dizi izledim. kuş uçuşu. bir sahnede birce akalay ile kadının biri birbirine giriyordu. birce epey yara alıyor, hatta kafasına aldığı darbe ile bayılıyordu. akşama eve eşi ve çocukları geldiğinde onlara hiçbir şeyi belli etmeyip güzelce onları karşılamış , çocuklarına sarılmış, eşini hoş etmiş ve morluklarını boğazlı bir kazakla kapatmıştı. oysa bir saat önce ölümden dönmüştü. o sahneyi izlerken kendimi tutamayıp ağladım. sahneyi geri alıp birkaç kez izledim ve ağladım. hayatım o kadar öyle ki. kendimi kurtlar sofrasında, sırtlanlar meclisinde bir yavru ceylan gibi hissettiğim oluyor. bir an, sadece küçük bir anlık boşluğumda o gün, akşam yemeğinde kendimin olacağını biliyorum. bir an, küçücük bir anlık boşluğum. o yavru ceylanın çöl tilkisi olduğu anlaşılması ve uzak durulması epey. ama ya bir gün bir boşluğuma gelirse...
sonra o maskeyi takıyorum. huzurlu, mutlu. sorunsuz. güleç. asil. sevdiklerime, beni sevenlere asla ama asla hiçbirini hissettirmiyorum. şarabimizi açıyor, yemeğimizi yiyor ordan burdan geçiştiriyoruz. kimse ama kimse , bilmiyor.

bazen güçlü, korkulan ve geri durulan bir kadın değil de sadece mutlu bir kadın olsaydım diyorum. bu kadar maskem olmasaydı diyorum. mutsuz değilim esasen sadece sürekli tetikte, sürekli aman neyse işte. olmasaydım diyorum. ne bileyim işte, akşama ne yemek yapsam derdim olsaydı keşke sadece. oysa bunların hepsini hepsini ben seçtim, tüm bunlardan haz alıyorum belki de. ama yorgunum sözlük. çok. birine sarılıp ağlamak istiyorum. maskesiz. sadece kendi suretimle. öyle ari , öyle düz. sadece ağlamak. sadece sarılmak.