instela yazarlarının itirafları

revoluce revoluce
her karar sonrası ne kadar doğru yaptığımı ispatlamak adına kendinizi paralamanız ne tatlı, bunun için nasıl minnettarım anlatamam.
isveç norveç danimarka isveç norveç danimarka
bazen bazı insanları tanıdığıma ya da bazı yaşadığım olaylara pişman olasım geliyor. ''keşke tanımasaydım'' ya da ''keşke o gün oraya gitmeseydim, onu yapmasaydım'' vb cümleler kuruyorum.

ama bu duygu durumu geçtiğinde mantıklı bir şekilde düşününce eğer o insanları tanımasaydım, o gün oraya gitmeseydim ya da bazı şeyleri yapmasaydım bugünkü ben olmazdım.

tabi bunu farketmek öyle kolay olmadı. bir sürü acı dolu zamanlar geçirdim bu pişmanlıklarımla birlikte. zamanı geri alıp farklı kararlar alabilmeyi çok istediğim zamanlar oldu, mutsuzluğum ve acım için başkalarını suçladığım oldu. ama üzerinden yeterli zaman geçince aslında hayatlarımıza mutluluğu da mutsuzluğu da başarıyı da başarısızlığı da bizim getirdiğimizi anladım. başarının ve mutluluğun tanımlarının ve bizim için anlamlarının ne olduğunu anlayabilmemiz için şöyle güzelce bi düşüp yerlerde yuvarlanmak baya bi çamura bulanmak gerekiyor.

her neyse işte, zaman bana değiştiremeyeceğim şeyler için üzülmemem gerektiğini öğretti. herşeyin bir sonuca varmasının gerekmediğini, aslında yarım kalan hiçbir şeyin olmadığını sadece o şeye ayrılan zamanın o kadar olduğunu öğretti.

evet öğrendim galiba bunu, öğrendiğimi düşünüyorum artık.
büyükihtimalle büyükihtimalle
kilo vermek için diyetisyene gittiğim dönemde her hafta tartıldığımda sürekli ödemli oluyordum. diyetisyenim bir çok ottan yapılan ödem çayları yazıyordu günde üç kere içmeli. ama hiç bir zaman ödem tam anlamıyla bitmedi, zaten ödem öyle bir şeydi ki en ufak bir soğuk algınlığında bile oluşuyordu. ben de çayları yapıp içmekten çok sıkılıp, ödem atıcı/idrar söktürücü ilaç kullanmaya başladım (bkz:diüretik ) haftanın sonunda kontrole gittiğimde, aa bak ödemin bitti sonunda diye diyetisyenim sevinmişti, kontrole gitmeden önce bir kaç kere içerek tartıda ödemi sıfıra indirdim, bunu kimseye de söylemedim.
aşmış adamı aşan adam aşmış adamı aşan adam
normalde gerekli mecra ve hallerde tek parti dönemi chp bürokratı tipi bir ciddiyetim vardır. (örnek bkz: nevzat tandoğan) ve olağanüstü ketumumdur, yerine göre sabah kahvaltıda ne yediğim bile sırdır; ama alkol aldığım zaman içi dışı bir şeffaf bir şempanzeye dönüyorum. ne ciddiyet kalıyor ne sır. o güne dek ne herze yemişsem en komik anlatımla seriveriyorum ortaya. on' çün artık sarhoş olmak istediğimde kendi başıma içiyorum.
renklipanda renklipanda
an itibariyle 12 sene önce arkadaşlarımın nickaltıma yazdıklarını okuyup ağlıyorum. genel olarak geçmişe özlem çekiyorum, sadece sözlük için değil. geçmişte de her şey b.ktandı ama yaşamaya değer bir şeyler, tutunmaya çabaladığım güzel insanlar vardı. bundan 10 sene sonra bugünümü özlemeyeceğim ama hala o yıllara deliler gibi hasret duyacağım.
atmus project atmus project
iyi günaydınlar.

ezan okunuyor. güzel okunmuş her ezanda inanılmaz huzur doluyorum. intihar olgusu beni hep mutlu ediyor. ya böyle bir seçeneğimiz olmasaydı diye düşünüp dehşete kapılıyorum. bir distopya yazacak olsam insanların elinden intihar hakkının alındığı bir dünya tasarlardım. intihar hakkı bana inanılmaz güç veriyor. zaten yaşamaya ve direnmeye çok bağlıyım. kaç saattir kendimle ilgili planlar yapıyorum. hayatta benle ilgili en haklı gözlemi benimle çok az vakit geçirmiş bir kadının yapması beni şaşırtmıştı. gerçi memelerinin silikon olduğunu söyleyince de çok şaşırmıştım. yine de çok güzellerdi. hep acelecisin dedi. sevişirken dahi öyleymişim, neden anın tadını çıkarmıyormuşum ki. çünkü yapacak çok iş var ama yeterince zaman yok demedim. peki yarın ölürsem kim bitirecek bütün bu işleri? kim anlatacak başkalarının tıpkıbasımı gibi heyecansız geçen bu hayatımın özetini? dersimi kim anlatacak, oyunumu kim sahneleyecek, şarkımı kim çalacak, kitabımı kim basacak, filmimi kim saracak? uzun yaşamam lazım. çok kitap var, çok film var, çok şehir var, çok yemek var. ama ben az varım. ben kaç saattir planlar yapıyorum. üzülmüyorum. uyumuyorum.

umutlu günler.
uykusuzyolcu uykusuzyolcu
küçük bir kız çocuğuyken babam beni arkadaşlarıyla beraber ava, balık tutmaya falan götürürdü. bir saldalda oltayla ilk balığımı babamın yardımıyla 5 yaşında tuttum.
kuşçuluk, atmacacılık merakı da vardı. ortaokulda, lisede kolumda atmacanın pençe izleri olurdu hayvan sıkılmasın diye dolaştırmaya çıkardığım için. arkadaşlarımın ise tırnakları ojeli olurdu.
liseden sonra hayvanlara eziyet oluyordur diye düşünerekten resmen bir evrim geçirdi babam ve bıraktı tamamen avcılık, kuşçuluk ve balıkçılık işlerini. ben de bıraktım dolayısıyla. bir kadın olarak.
hep kitaplarla ve yazmakla aram iyi olmuştu. bir dönem gittiğim bir operayı tiyatroya uyarıladım, sonra onu oynayacak ekip buldum, belediyeden dışardan da halkın katılabilmesi için izinleri çıkarttırdım. oyun hazırdı, biz ekip olarak sahnelemeye hazırdık, kıyafetlerimizi de ilkokulda katıldığım folklörlerden tanıdığım bir hocamla ayarlanmıştık, sağ olsun neredeyse ücret dahi almamıştı bizden. ileri görüşlü müdürümüzün siz dersinize çalışın demesiyle ve tiyatro salonunu yasaklamasıyla oyunun sahnelenmesine bir hafta kalan iptal edilmişti. ortaokuldaydım o zamanlar.
resim de yapardım, ödülünü alamadığım birinciliklerim var. yine aynı okul yönetimi hasta olduğumu bildirerek gidip ödülleri kabul etmiş, etmekle de kalmayıp el koymuş. güzel sanatlar mezunu hocalarımdan bir tanesi nice zaman sonra itiraf etmişti bana.
yine aynı hoca sergi planlanmıştı. bu sergi vasıtasıyla üçüncülük alan bir resmim, normalde gönderilmemesine rağmen, bize gönderilmişti. evde sergiyi beklerken annem onu boş işlerle uğraştığım gerekçesiyle atmış. o da öyle gitmişti. resmi de bıraktım, tiyatroyu da.
lisede bir ara münazara ekibindeydim. her münazaradan çıkıyorduk. ilçeye giderken karşımızdaki takımın hocalarının jürideki sayı fazlasıyla ekip bizi yenmiş sayılmıştı. ilçedeki ve belki de ildeki münazaraları alırlar gözüyle bakılan ekibimiz elendi ve bizi yenmiş sayılan ekip ise sonuncu oldu. yine aynı ekip bizden başka hiçbir ekiple de yarıştırılmamıştı, beceriksizliklerine rağmen aldıkları zaferler tepki çekmesin diyeydi sanırım. zaten hocalar da öğrenciler tarafından uzun zaman protesto edildi. derslerine girmediler falan. müdürün araya girmesiyle protestolar durdu. sonra onu da bıraktım.
artık elimde bir tek yazmak kalmıştı. editör bir arkadaşımla beraber oldukça da ilerledi. dergilerde yayınlandı, blog açtık birlikte bilimkurgu, aşk, macera üzerine hikayeler yazdım. oldukça fazla takipçim oldu. sonra başımdan bir takım olumsuz olaylar geçti. blogu sildim, yazmayı bıraktım.
bir tanıdığımın arkadaşı olan bir yapımcı üzerinden ücretsiz senaryo yazmam karşılığında senaristlik eğitimi vereceğine dair bir teklif aldım. o kadar fazla hevesim kursağımda kalmıştı ki, kabul edemedim bir süre. iyi ki de edememiştim. tanıdığımla yapımcının arası bir oyuncu üzerinde yaşanan anlaşmazlık sonucu bozulmuştu kısa süre sonra. en azından hevesim kursağımda kalmamıştı ama elbette ki yazmaya devam etmedim.
sonra kurumsal hayat başladı ve bana sorarsanız kurumsal hayat insanın içindeki tüm şeylerin kalan son kırıntılarını da söndürüyor. tekrar yazmalıydım, bunun olmasına izin vermemek için. edebiyat çevresi vasıtasıyla birkaç yazarla tanıştım. bir süre beraber çalıştık arta kalan ve arttırdığım zaman sürecinde. yazdım da, sevdiler de, destek de oldular. ancak daha ziyade okunması ve satması odaklıydılar. ben ise geride az okunsa da ya da belki hiç okunmasa da gerçekten iz bırakabilecek, "işte budur!" diyebileceğim bir şeyler yazmak istedim. yaş ilerledikçe belki, bilmiyorum ama büyük yazarların da bir zamanlar benim olduğum yerde olduğunu düşünerek bunu yapabileceğime inanırdım. yaşla gelen hayat tecrübeleri ve çok gurur duymasam da bundan, önceki tecrübelerim sonucu gelişen istikrarsızlığım bu inancın da önüne geçti. yeni bir şey söyleyemeyeceksem ya da anlatamayacaksam yazmanın ne anlamı vardı ki?
senelerin üzerine sindiği romanı da öyle bıraktım.
tüm bunlar yetmezmiş gibi üzerine bir de felsefe ve tarih merakım eklendi. bıraktığım her şeyin yerini bunlar doldurdu ve bir yerden sonra nispeten hayatımı ele geçirdi.
buralar, bu dünya bana çok bunaltıcı geliyor. yalnızlığı seviyorum, bunun kolay kolay vazgeçilir bir yanı olmadığını da görüyorum. kaldı ki benim gibi bir kadınla zaten ne işi olabilir hayattan beklentileri olan bir erkeğin, dışarda onlarca normlara uygun ve erkeğine kadın gibi davranabilecek kadın varken.
hayatıma giren nice insan için de zaten ilk aşamada ne kadar çekici olursa, sonrasında o kadar tatsız oldu. derinde ve temelde hiçbir kadın ya da erkek kendini yetersiz hisseden ya da hissettiren birini hayatında istemez. bu hissiyatın oluşmaması için elden ne geliyorsa yapılmasına rağmen de kişi, her zaman karakterini saklayamaz.
hayatımda yalnızca bir kişiyle karşılaştım bu tabiatta karşı cinsten ve bu karşılaşma bir çeşit iki rakibin karşılaşması sayılabilirdi. o, benim yarım bıraktığım herşeyi nihayetine erdirebilecek kadar cesurdu. idellerinin peşinden gitmeyi kendine bir görev addederdi. gözleri daima göğe bakan, elleri temiz, mağrur ve dikbaşlı bir hali vardı her zaman.
ismet özel demiş ya;
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.

ne onu, ne kendimi ne de dünyayı solduracak kadar dik durmadım. o baktı, ben ise başımı eğdim.

sanırım hayatıma dair en istemeyerek bıraktığım, ki bırakmak zorundadır her insan bazen istemese de, ve en içten itirafım budur.
aysel ben kafayı yemişim yav aysel ben kafayı yemişim yav
kolay kolay sinirlenebilen bir yapıya sahip değilim, sert görünüşümün ardında korkutucu bir sakinliğe sahip olsam da megaloman, kibirli, narsist ve egoist insanlar karşısında sinirlerime hakim olamıyorum.

birbirine çok yakın zihinsel sorunlar bunlar her birinin kendine göre özellikleri var elbette. megalomanlar mesela, daima bir büyüklük taslama ihtiyacı içindelerdir. üzerine görev olmayan ve size " sana ne be hey dürzü " dedirtecek potansiyele sahiplerdir. kibir sahibi olanlar ise büyüklük kuruntusu içinde kıskançlığa da yatkınlık gösterir. sizin gözlerinizde güzelliği had safhada olan bir olgu, bir kişi, bir nesne onun gözlerinde bir yabancıdır ve asla sahip olamayacaklarına içten içe kıskançlık besler ve de kıçında sik kırığı varmış gibi yerinde duramayarak anlamsız bir saldırıya geçerler.

megalomani ve kibri bir potada eritmeyi başaranlar ise seviye atlayarak narsizme yani özseviciliğe adım atarlar ki öyle ya da böyle sonları narkissos gibi olacaktır; kendi yalancı sisinde kaybolacak, günden güne yalnızlaşacak ve günün birinde kendi çok beğendiği biçimsiz silüeti içerisinde yapayalnız boğulacaktır.

bir de ego meselesi var evet. genelde yukarıda saydığımız kimselerin en önemli sistem dosyası olarak kurulu gelen bir diğer kötülük egoizm. bu işte tam bir virüs, megaloman, kibirli, narsist vb. olduklarını asla ama asla kabullenememelerinin kaynağı, üzerlerine vazife olmayan işlere karışmaları, kıt zekalarla dar çerçevelere tıkışıp kalan kendilerince haklı eleştirileri, boktan önyargıları... aman aman, çok afedersiniz ama amlarına koyayım onların çok ayıp ediyorlar...

hepimizin hayatında var bu insanlardan, çevremizde, iş yerimizde, okulumuzda, sabah beklediğimiz otobüs sırasında, kafa dağıtmak için girdiğimiz sözlükte, alışveriş yaptığımız markette, her yerdeler. yapılacak olan şey, basit, zavallı, aciz zihinlerine acımak ve kendi kendilerini bunlarla yok etmelerini izlemek...
2
charles hank charles hank
yaklaşık bir buçuk sene şantiyede çalıştım
bana hayatla ve iş dünyasıyla ilgili inanılmaz ve unutulmaz tecrübeler kazandırdı
adamı da gördüm kahpeleri de
hatalar da yaptım doğrularda
güzel dostluklar da kurdum nefret ettiğim insanlar da oldu
küfür de yedim küfür de ettim
hem kovdum hem kovuldum
ilk günlerimi hatırlıyorum zehir gibiydi sabahın 6 sın da kalkardım
hava karanlık ve soguk
işi yetişme derdi kahvaltıya yetişme derdi sahaya çıkma derdi
neler neler
hayatın gerçeklerini orada gördüm desem yeridir
yavaş yavaş adam olmaya başladım
ama hala işe yaramazın biriyim unutkanım bir kere herşeyi unuturum yaşadıklarımı
çok ciddi bir durum geçmişim yavaş yavaş aklımdan siliniyor
kimin bana ne kötülük yaptığını unutuyorum
aslında unutmanın köyü yanı aklımda hep kötü anılar kalıyor iyi anıları unutuyorum hep
şantiye gözümün önünde insanlar ölümden döndü kaç kere
kıl payı kurtarmalar
göt korkum
lafa girince yavaş yavaş hatırlıyorum elbette
demem o ki şantiye de evet para var dogru ama yapılacak iş mi ?
kesinlikle değil
hepinizi sevgiyle selamlıyorum
olur da anlatmak istersem belki ileride girip anılarımı anlatırım
gidenlerden gidenlerden
2 sene oncesine kadar regl doneminde tatliya abanirken artik tuzluya abaniyorum. tursu fln yiyorum ya deli gibi, buzdolabinin basinda yedigim zeytinlerin de haddi hesabi yok