intihar mektubu

2 /
aksamustune dogru kis vakti aksamustune dogru kis vakti
intihar

kimse duymadan ölmeliyim
ağzımın kenarında
bir parça kan bulunmalı.
beni tanımayanlar
'mutlak birini seviyordu' demeliler.
tanıyanlarsa, 'zavallı, demeli,
çok sefalet çekti...'
fakat hakiki sebep
bunlardan hiçbirisi olmamalı.

orhan veli kanık
ronn ronn
hayattayken anlaşılamayan insanların "belki öldüğümde beni anlarlar." diye düşünerek son bir umutla, son yolculuklarına çıkmadan önce yazdıkları mektup. anlatacak bir şeyi olmayanlarsa zaten alıp başını çoktan yola çıkmışlardır. onların amacı geriye bir şey bırakmak değildir, sadece sıkıldıkları bu hayattan bir an önce kurtulmaktır.
ruhani oyun havaları ruhani oyun havaları
en severek yazdığım yazılarımdır , yalnız okuması zordur..dünyadan kurtuluyor olmanın verdiği mutlulukla hızlıca yazılır karışıktır , ama gerçekliğin göbeğinde yaşar yazılanlar.geride bırakılanlardan tek istenen biraz sorgulmadır , hayatını kendisini..düşün be biraz düşün
mümtaz mümtaz
en güzellerinden birini yalnızız'daki meral yazmıştır: "intihar ediyorum. kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım."
jellicle jellicle
intihar eden kişinin geride kalanlara yaptığı son iyiliktir ama hiç intihar mektubu okumamış kişiler bunu duygu sömürüsü olarak algılar akıl almaz bir rasyonellikle.
lisede okuduğu birkaç psikoloji kitabı ile çözebildiğini sanır tüm gizleri. bilmez ki psikologlar bile anlam veremez çoğu zaman, göt gibi kalır olay karşısında. yıllarca öğrendiği ve sokaktaki çoğu insandan fazla anladığını zannettiği hayatın bir hiçe dönüştüğü, ailelere söylediği umut dolu sözlerin koskoca bir yalan olduğunu anladığı andır. 19 yaşında hayatı çözdüğünü sandığı günlere geri döner insan kaç yaşında olursa olsun.
girileri okuduğumda görüyorum ki kimse gerçek bir intihar mektubu okumamış hayatında. sadece romantik bir düşüncenin edebi yansımaları intihar mektubu onlar için ya da hayata ironi ile yaklaşmanın başka bir sebebi.
bilmezler, geride kalanların önce mektubu değil de soğumuş bir vücudu bulduklarını. bilmezler, son bir umutla kalp atışının izini aradıklarını katılaşmış bir bedende. kendi nabızlarının parmak uçlarında attıklarından habersiz yanlış bir umut yakaladıklarını… bilmezler, bir yakınını kaybettiğine üzülmesi gerekirken anne babasını ayakta tutmak için rol yapmanın ne kadar zor olduğunu. üzüntü yerine kızgınlık duyulduğunu bilmezler. üstelik kızgınlığını kime yöneltileceğini bilemeden… aynı olayla yüzlerce kez karşılaşmış kişilerin soğukkanlılığına anlam verememeyi de öğrenemezler. o güne kadar morgu sadece televizyonda gören, adli tıp koridorlarını polisiye dizilerden öğrenen birisinin aldığı kimyasal madde kokularının midesini nasıl kaldırdığını bilmezler. tüm metanetiyle tek bir damla gözyaşı dökmeyen kişinin, mektubu bulduğunda salıverdiğini kendini ve içindekileri o an boşalttığını bilmezler. yemek yiyemeyen, sıvı gıdaları bile kabul etmeyen bünyesinde kalan son enerjiyi harcayıp, hiçbir şey düşünemediği uykuya bu şekilde daldığını anlamazlar. duygusuz bir insana dönüşmeye başladığında, ona insan olduğunu hissettiren cümlelerin o mektupta yazıldığını çözemezler hiçbir zaman.
hayatında okuduğu en basit ama en etkili cümlelerin o satırlarda olduğunu bilmezler.
hiçbir zaman öğrenemesinler de zaten.
pufderti pufderti
yaşanmışlıkların özetidir.yaşanılamayanların da faturası belki.. yazsam ne yazardım diye zaman zaman düşündüğüm her düşündüğümde ağladığım henüz değersiz olan bir beyaz kağıt.
maia maia
"bugün bir parçamı daha bıraktım birisinde, bir daha almamak üzere... bıraktığım parçaları toplayabilsem, biraraya getirebilsem belki yazmazdım bu mektubu... oysa hep geniş mutlu kalabalıklar düşledim, kendimi kandırdığımı bile bile...kimseyi suçlamak, ilgi çekmek için değil yazdıklarım; bir anlamı bile yok aslında. ben kendimle kalınca pek iyi değildim zaten. ne kalabalıklar içinde, ne yalnız... bütündüm parçamı bıraktığım kişiyle, bölündük... vurulduk anlamı kalmadı parçalanmış bir ruhu taşımanın bir bütün bedende. karşı çıkamayacak kadar suçluyum karara, ne de olsa hep bir taraf kara bir taraf ak... hayattan gri alan olmadığı yaşayarak gördüm. çok geldi bu kadarı bile. en iyisi içimdeki sesi susturmak artık; kalan parçamı da ortadan kaldırmak; nasıl derler? "temizlemek yaramı." yok ederek temizlemek lazım artık. eskisi gibi değil bu sefer. son bir defa sarılamadan oracıkta bıraktım her şeyi. yaşamı da sevmiştim böyle; o beni bırakmadan önce. sıra bana geldi demek ki. gitmek sırası, kalarak parçaladığım bütünü tümden yok etme görevi.
bir şekilde mutlu olur nasılsa herkes, sen de mutlu olursun sonunda..."
maia maia
"bu aralar kimseye güvenemez oldum. içimden geçenleri anlıyor mudur diye karşımdakilerden korkar oldum. çok korktum kendimden, sabahları uyanınca aynaya bakarken. zırhımın içinden kalbim de görünüyor mudur acaba diye endişelendim. kendime yabancıydım belki artık, kendi aksime hiç tanımadığım birine bakar gibi baktım. elim gitmedi telefona, aranacak konuşulacak çok insan vardı; ama kaçtım. kendimi elimde taşıdığım bir valize koydum, bilmediğim bir şehre taşınmaya karar verdim. onca eşyayı, anıyı, üzüntüyü, çok çok mutlu olup kendime sığmadığım zamanları da eski bir kitabın arasına koydum. solgunluğunu gördüm, açıp bakınca, sayfaların üzerindeki toz kendimi hatırlattı bana. üst üste ne kadar da çok şey yaşandı, ya da ben öyle sandım. dayanamadım sonra. geri dönmek istedim aranıza. olmadı. yazmanın, konuşmanın, hayatım dediğim sözcüklerin cehennem olduğunu gördüm. tehlikeli, hırçın, öfkeli, mor renkteydi yalnızlığım.
sizleri tanıdım, bildim. öyle sandım belki de. hırslarınız yüzünden en basit yardım çağrılarıma kayıtsız kalışınızı izledim; onca dil dökmüşken arkanızı dönüp, kendi sağır, ağır sessizliğinize gidişinizi yanınızda sigara içen birinin dumanına bakar gibi seyrettim. yine de çaresiz hissetmedim kendimi. şu an hissetmediğim gibi.
"bitse de gitsek." cümlesinin dilimden düşmediğini söyler oldunuz. bağışlayın... fark edememişim. her gün aynı şeyi düşününce, dışarı çıkarken elbise yerine o düşünceyi giydiğimizi fark edememişim. sizler kadar hesapçı olmadığımdan belki. zihnimin, kalbimin derinliklerde bir yerde sizin kadar hesapçıydım belki oysa, görmeyi reddetmiş bile olabilirim ısrarla.
ne ilgi görmek, ne çok sevildiğimi bir defa duymak için yazıyorum bunları. ne de "ne kadar vazgeçilmez." biri olduğumu anımsatmanız için size gizliden gizliye yalvarıyorum. hiçbiri değil. asla kabul etmeyecek olsanız bile, yanılıyorsunuz.
bunları okuyunca ne düşüneceğinizi de umursamıyorum, sadece "ucundan kıyısından yakalayarak" yaşamaktan sıkıldım. bu durumu yarattığınız için kızgınım sadece size. hepsi bu. benden sonra geride kalanlar için endişeli falan da değilim, tamamen bencilliğimden... bitse de gitsek artık..."
power of the right power of the right
hayattan hep çok fazla şey bekleyerek büyüdüm. her zaman dünyayı değiştirebileceğime inandım hatta çoğu zaman bundan dedemin adı kadar emindim. dünyayı tanıdıkça gördüm ki başka insanlar da dünyayı değiştirmeye kararlı üstelik benim istediğimden çok farklı şekilde yada öyle yada böyle (eğer bunu düşünemeyecek, isteyemeyecek kadar güçsüzlerse) bunu yapmak isteyen başkalarına mutlulukla hizmet etmekteler.

her zaman megalomandım, tek gerçek bendim ve benim yarattığım her şey de dünyadaki her şeyden daha gerçekti. ama nedense bu gücümü kaybetmeye başladım, artık önüme gerçek diye sunulanlarla kendi gerçeklerimi ayırt etme konusunda zorlanmaya başlamıştım. yine de pes etmedim, elimdeki tek şey buydu ve bunu kaybedersem beni hayata bağlayacak hiçbir şey kalmayacaktı.

sonra her şey değişti, artık elimde yepyeni bir gerçek vardı. elle tutulabilir, gözle görülebilir cinsten bir gerçek. hayatı hiç bu kadar çok sevmemiştim. ama çok kısa sürdü, burada kısa kavramıyla ne kastettiğimden ben de emin değilim çünkü bu konuda kendime aha işte şu kadar vakit yeterli diyebileceğimi sanmıyorum. ancak geri döndüğümde neyle yüzleşeceğimi hesaba katmamıştım, bu hayatımın en büyük hatası oldu. bir kere kurtulduktan sonra o uyuşturucuyu damarlarıma tekrar zerk edemezdim yada tam tersi bir şekilde de düşünülebilir (buna inanmıyorum pek) yani o uyuşturucuya bir kere alıştıktan sonra onsuz yapamıyordum.

her şey benim hatamdı, geleceği öngöremememin yanında daha öncesinde de dikkatsiz ve özensiz davrandım. bunun nedeni belki de eski gerçeklerime anında geri dönebileceğime olan limitsiz inancımdı, hatta bu inancımı yüksek sesle bile söylemekten çekinmiyordum.

her şeyle yüzleştikten sonra (ki çok kısa sürdü) anında düzeltmeye çalıştım ve bu konuda hiçbir şey yapamadım. bir takım kepenkler çoktan kapanmıştı ve ben bunu daha bu satırları yazarken anlıyor olsam bile birileri ‘kopan bir ip tekrar bağlanabilir ancak eskisi gibi çekmez’ gerçeğini çok kısa sürede kavramıştı.

kendimi ifade etme konusunda her zaman biraz özürlü olmuşumdur. içimdeki kaosu asla bir sayfalık basit bir yazıyla anlatamayacağımı da biliyorum, amacım sadece bir fikir vermesi...

artık ne düşünebiliyorum ne de hissedebiliyorum...tam anlamıyla yok oldum. paulo coelho’nun zahir kitabında bir adamdan bahseder; mezarında ‘öldüğü zaman hala yaşıyordu’ yazan bir adam. ilk okuduğumda bunun benim için de geçerli olacağından hiç şüphem yoktu, kendimi hiç bu kadar acınası hissetmemiştim. artık bedenim benim için sadece basit bir fiziksel ağırlık oldu. öbür dünyaya inanmıyorum, hiç inanmadım (belki çok ufakken bi ara) buna rağmen yok olmaktan korkmuyorum. her zaman en azılı en büyük düşmanım olan ölüme karşı koşulsuz teslim bayrağını çekmek zorundayım. her zaman inandığım nietzsche’nin ‘beni öldürmeyen her şey güçlendirir’ sözüne inancım hala sağlam ancak maalesef içine düştüğüm durumun beni çoktan öldürdüğümün farkındayım.

dediğim gibi, her şey doğrudan benim suçum; yada bi seferlik bu kadar bencil olmayayım: her şey çok büyük oranda benim suçum.

dünyadan böyle çekip gitmeyi daha önce ne hayal ettim ne de istedim ancak hiç dayanacak gücüm kalmadı, ölüm bir haftadır kafamdaki en pozitif olasılık...

ailemden son isteğim cesedimi yakıp küllerini de beğendikleri bir sahilde denize savurmalarıdır. inancım, prensiplerim ve daha bir çok şeyden dolayı bunun böyle olmasını istiyorum. zaten müslüman olsam da ne fark eder, intihar eden adama cenaze namazı falan kılınmaz; iki ucu boklu değnek...illa çiçek bırakacak bir yer isteyenler benimle tamamen aynı ismi taşıyan dedemin mezarını kullanabilirler.

(burada birkaç alıntı yapacağım, dedim ya kendimi kolay ifade edebilen bi adam değilim)

“benliğimde, gerçekleri görememenin, mutluluğu tadamamanın ne denli bir sızı olduğunu sürekli olarak tecrübeyle sabitleyen, hep bulanık gözlerle bakan ben. bu söylediklerim karşısında yine buna muhalif kuracak bir cümlem bile olmadığını düşünüyorum. başka bir alternatif yok. hep yargılayan sizler oldunuz. bu sefer ben yargılıyorum. suçum açık. cezam: ölüm!.”
hemokudumhemyazdim/itusozluk

“seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak”

“kadın erkeğe dedi ki:
-seni seviyorum,
ama nasıl?
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya,
çıldırasıya...

erkek kadına dedi ki:
-seni seviyorum,
ama nasıl?
kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz
yüzde hudutsuz kere yüz...

erkek kadına dedi ki:
-baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana...
ve artık
biliyorum:
toprağın
yüzü güneşli bir ana gibi
en son, en güzel çocuğunu emzirdiğini...

fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olanın parmaklarına
başımı kurtarmam kâbil değil!
sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak...

sen
yürümelisin,
beni bırakarak...

erkek sustu.

sarıldılar

bir kitap düştü yere...
kapandı bir pencere...

ayrıldılar...”
nazım

elveda!
urbee urbee
virginia woolf'un intihar mektubu:

sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumdan eminim. yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem artık. bu kez iyileşemeyeceğim. sesler duymaya başladım, hiçbir şeye odaklanamıyorum. bu yüzden yapabileceğimin en iyisi olduğunu düşündüğüm şeyi yapıyorum. sen bana verilebilecek en büyük mutluluğu verdin. benim her şeyim oldun. bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. artık savaşacak gücüm kalmadı. hayatını mahvettiğimin farkındayım, ben olmazsam rahatça çalışabileceğini de biliyorum. bunu sen de göreceksin. görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazamıyorum. okuyamıyorum. söylemek istediğim şu ki, yaşadığım her mutluluğu sana borçluyum. bana hep sabır gösterdin, çok iyi davrandın. demek istediğim, bunları herkes biliyor. eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. bir tek senin iyiliğinden eminim, onun dışında her şey terk etti beni. hayatını mahvetmeye devam edemem. birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.

kaynak: wikipedia
maia maia
"baktım da şimdi dönüp kendime, alışkanlık haline getirmişim ben intihar mektubu yazmayı. neredeyse cvme yazacağım, hobilerim kısmına. aynada, perde kapanınca geçen yazılar gibi yüzümden kelime kelime geçiyordu yazdığım intihar mektupları, çaldığım zamanlarla kendime yazık edişim. "yapmadığım değil, yaptıklarımdan pişman oluyorum" ya ben, bugün gördüm ki arasında bir fark yokmuş. her şey seçim meselesiymiş. "çevirmenin tercihleri" diye durmadan duyduğumuz buymuş demek ki.
seviyorum sanırım yalancıktan intihar mektubu yazıp, kimliğimin bilinmediği bir yerde herkes okusun diye bırakmayı. neden bilmiyorum. bu ara yine pek yalnız hissediyorum kendimi. güvenim azaldı insanlara. yaşadığım, yaşlandığımda hoşgörüm artıyordu ya benim hani... yalan. hiç de öyle olmuyor şu son dönemde. su gibi sakin, sessiz de olamıyorum bu ara. pek bir heyecanlıyım. kontrolsüzlük ve ona eşlik eden tembellik, çok çalışan -overload olmuş-beynimi ele geçirmiş durumda.
anlam vermek istemiyorum artık, anlamlandıramama çalışmalarım devam ediyor. birer eser gibi sergilemek isterdim hepsini oysa, 29 haziran 2008'de mesela, yer şu: zaman: şurası ben şu kişiyi anlayamadım bir türlü gibilerinden. ali nur velidedeoğlu çakması gibi çıkar gezerim sonra ortalıklarda.
bir şeyler olsun diye bekliyorum. ama olmuyor. kendi kendimi hapsettiğim, ışıklarını söndürdüğüm dünyamda öyle duruyorum. yapılacak işler için verilen süreler azaldıkça kahroluyorum. ben böyle değildim... bilmiyorum..
ne yazacağımı da bilmiyorum. kimse okusun istemem zira böyle bir şeyi. yazmaktansa yapmayı tercih ederim aslında, üşengeçlik başa bela.."
2 /