karamazov kardeşler

1 /
radiance radiance
gangsta rap grubudur bu. ben ve 5 kankam geçenlerde duvar spreylerken ansızın farkettik. aslında ben farkettim ama kankalarım mal olduğu için geç idrak ettiler.

"lan olm biz çok manyak işler yapıyoruz. sanat felam, karamazov kardeşler olalım. " mahmut moron musun olm beş kankalar olalım dediydik ya"

bu cevabı duyar duymaz başımdan kaynar sular inmişti. "amını sikim ne karizması var lan onun, türkü barlarda halaya kalkarsınız anca o halde. biz kafamızın üstünde dönerek ekmeğimizi kazanan insanlarız. çizgimizi yansıtmamız gerekir." dedim sustu kaldı amuşlar.

ben ve kankalarım bundan böyle bu adı lisansladık. orhangazi ilkokulunun duvarını grafitilerimizle donatarak da tescilledik. respect! ayt yoo penis.
vecip vecip
duyuru kısmına yazdım ama buradan da belki görüp yardımcı olacak biri çıkar.
"arkadaşalar karamazov kardeşler'i almayı planlıyorum kafamda ki düşünce iş bankası yayını almak. ama daha önce üç silahşörleri almıştım ve çok detaya girmişti az sıkmıştı.
i̇ş bankası yayınını okuyan var mı veya başka yayın önere bilecek biri."

duyuru ve yorumları : karamazov kardeşler arkadaşalar karamazov kardeşler'i almayı planlıyorum kafamda ki düşünce iş bankası yayını almak. ama daha önce üç silahşörleri almıştım ve çok deta... instela

mesaj olarak;
pawlus dedi ki; yeni başladım hasan ali yücel bence çok iyi. detay i pek sikmadi beni kitap 1000 i geçik haliyle giriyor
kezbanın abisi dedi ki; iş bankası ya da can yayınları al.
nihal yalaza taluy çevirmen olarak çok başarılıdır. turkuyede rusçada bi markadır.
yorum ve mesajları ile yardımcı olanlara teşekkürlerimi iletiyorum.
kezbanın abisi kezbanın abisi
okuduktan sonra unutmak için yıllarımı verdiğim kutsal kitabımdır.
beni başka biri yapmıştı. kitabın son sayfası elimden düştüğünde içine düştüğüm ruhsal durumu kelimeler ile anlatamam.
boşluk.
yeniden dolmayı bekleyen koca bir boşluk.
bildiklerimi sorgulamaktan, benliğimi çekip alan
ve ruhumu ortada yapayalnız bırakan, henüz kendimi bulmamışken
hiçlik duygusunu yaşatan bir kitap.
10 yıldan fazla zaman geçti.
yeniden okuyup bambaşka biri olmak için çok az zamanım kaldı,
hepsini unutuyorum, çok az kaldı.

beklediğim, ve o korktuğum etkiyi tekrar gösterirse...
sonrasını ben bile bilemiyorum.
sağlam yaşa sağlam yaşa
lise yıllarımda okuduğum ve bitirene kadar ömrümden ömür eksilten kitaptır. işbankası yayınlarının çıkardığı tek ciltlik hali bir silah niteliği taşıdığı için ruhsat çıkarılmalıdır.
francesca francesca
babamın bana kendi kütüphanesinden hediye ettiği (ki bu yüzden pek kıymetlidir), bitirmek için cebellestiğim ve küçük yaşımda başağrısı ile tanışmama vesile olan kitaptır. bitmiyor çünkü. ömürden alıyor fakat ömürede çok şey katıyor.
dostoyevski`yi sevsem mi nefret mi etsem bilemiyor insan okurken.
kuba gibiyim kendi kendime yeti kuba gibiyim kendi kendime yeti
bir kadına karamazov kardeşler kitabını ödünç verdim, hayatım değişti, diye orhan pamukvari bir giriş yapmak isterdim ancak bu yüzden hayatım değişmedi. başka bir sebepten değişti. gene de bu kitabın sevgiliye, aşık olduğun insana, hatta eşe bile ödünç verilmemesini savunuyorum. bazı kitaplar ödünç verilmez, geri gelmeyeceğinden değil, aslında biraz da ondan ama, ne bileyim? herkes kendi karamazov kardeşlerini almalı. neyse, saçmalamayı bırakıp biraz gevezelik edeceğim. romanın içeriğine değinmeden bu kitapla ilgili hikayemi anlatacağım, biraz askerlik hatırası, biraz da aşk hatırası karışık anlatacağım, sonunda kayda değer bir yere bağlamayacağım, o yüzden okuyup değerli vaktinizden olmayın, kendi kendime konuşur gibi olsun istiyorum. bu kutsal başlığı hezeyanlarımla işgal edeceğim için kusura bakmayın.

askere gitmeden iki gün önceydi, annem evde mevlid okutacaktı. normalde ateistim, ama anneler inanır ya, asker mevlidi okutmak istiyordu. evde bulunmamak için istanbul'a gideyim, gezeyim dedim. normalde istanbul il sınırları içerisinde yaşasak da, en batı ucunda yaşayan bizler için "istanbul'a gitmek" ifadesi yıllardır uzaklığını değiştirmemiş bir sözdür, istanbul'da istanbul'a gidecektim.

yalnız başıma gezerken istiklal caddesine de uğrayayım, dedim. zaten arkadaşım yok, hep tek gezerim. mephisto kitabevine girdim, bir kitap alma planım yoktu, öyle bakınıyordum. sanırım karamazov kardeşler iş bankası yayınlarında indirime girmişti, başka türlü onu alacağımdan değil yani. geçmişte dostoyevski'nin romanlarını okumuştum, karamazov kardeşler eksik kalmıştı. bin küsür sayfalık kitabı aldım, askerde zamandan bol ne vardı? yanıma akıllı telefon da almayacaktım. aslında bu romanın haricinde yanımda götüreceğim başka kitaplar da vardı. siz siz olun, askere çok eşya götürmeyin. hatta hiç eşya götürmeyin, bunun ceremesini çektim. tabii, sözüm, normal askerlik yapacaklara. karamazov kardeşler haricinde beş, altı kitap daha alacaktım, bunlardan biri de ian morris'in dünyaya neden batı hükmediyor(şimdilik) kitabıydı. o da hacimli bir kitaptı.

iki gün sonra askere gittim. iett aracına bindim. annem silivri birlik özel halk otobüsünün arkasından bir maşrapa su döktü. kimsenin alışık olmadığı türden bir askerlik uğurlamasıydı, sadece annemle babam vardı. asker eğlencesi istememiştim, yaşım da 26 olmuştu neticede, ben böyle giderim demiştim. zaten eğlenerek askere gitmek saçma ya hu. ikiyüzlülük bi kere. çünkü seni havaya zıplatanlar da biliyor ki eben s*kilecek orada. bu neyin coşkusu? bundan sadece gidenin haberi yok sanırım. ama ben askere gitmeye kafa olarak çok hazırdım, kitaplarımı ve sonradan aldığıma pişman olduğum eşyaları da sırtlayıp esenler otogarına geldim. oradan burdur'a gittim, acemi birliğime teslim oldum.

acemilikte kitap okumak çok zor. bu kısmı atlayarak usta birliğim kıbrıs'tan başlamak istiyorum. kıbrıs'ta ilk bir buçuk ay kimseye görev verilmeyince, ot biçme, çöp atma, mıntıka ve skimsonik işlerle oyalanırken ben başladım romanı okumaya. kırk beş günde bitirebildim. hedefim bir ayda bitirmekti, ancak, askerlik koşullarında uzun sürdü. kitabı bitirmeye yakın beni silahlık görevlisi yaptılar, zannediyorum mart ayının sonlarına yaklaşmıştık, belki nisan ayının ilk haftası da olabilir. karamazov kardeşleri bitirmeye az kalmıştı. o zaman kıbrıs'ın meşhur bahar yağmurları da başladı. ben hayatımda bu kadar çok, bu kadar uzun süreli yağmur görmemiştim. kitapla da iyi gidiyordu atmosfer olarak.

son beş, altı sayfa kala, böyle bir şaheseri bitirmenin heyecanıyla, yazara da hürmeten, parkamın düğmelerini iliklediğimi hatırlıyorum. silahlıktan çıkıp koğuşun girişindeki masaya oturdum, gececiler uyuyordu, ortam sessizdi. dışarıda yağmur yağıyordu. parkamın düğmeleri ilikli, pür dikkat okumaya başladım.
bir kitaba başlarken ve bitirirken arada geçen zamanda askerlik gibi ortamda o kadar çok şey yaşıyorsun ki, başladığımda birliğime yeni teslim olmuştum, alışmaya çalışıyordum, aradan geçen kırk beş günde acemilikten tanıdığım arkadaşların da gelmesiyle, yeni insanlarla da tanışınca, eskilerle çatışınca, yani geldiğin zamanki halinden eser kalmadığını hissederek okuyunca, insan daha bir değişik oluyor. romanla birlikte kısa da olsa bir hayat geçiyor. karakterle yakınlaşıyorsun. sözgelimi, o gün kafan bozuktur, komutan azarlamıştır ya da biriyle tartışmışsındır, nöbet fazla yazılmıştır, geçmişimdir ranzama okumaya devam etmişimdir. bir gün iyi olursun, mutlusundur, yarın çarşı iznine çıkacaksındır, okumaya devam edersin. o anki ruh haline göre karakterleri algılayış biçimin de değişir. öyle ki kitapta insanı çok duygulandıran, neredeyse ağlatacak olaylar var. acı çektiğin bir zamanda okurken etkisi daha şiddetli olur.

hatırlıyorum da, koğuşun girişindeki sözünü ettiğim masada karamazov kardeşler dururken, bir asker arkadaş kitabı yanındakine gösterip: şunun kalınlığına bak, kuran okumak varken ne okuyorlar? demişti. kulak misafirimi olmuştum, bana ait olduğunu bilmiyordu. yani bu süreçte insanların okuduğun kitapla ilgili absürd yorumlarıyla karşılaşıyorsun. bu şaşkınca yorumları yapanlar genelde uzun dönemler oluyor.

romanın son sayfasına gelmiştim artık, veda edecektim. ve son noktayı görmemle başımı yukarı kaldırdım. romanın büyüklüğünü idrak etmem daha zaman alacaktı. ama o an ayağa kalkıp yazara selam durasım geldi. o kadar içime işlemişti. çevreme bakındım, ben neredeydim kafa olarak, onlar neredeydi? zaten hayatımda hiçbir zaman zihnimle cismim aynı mekanda buluşamadı. bu tezatlıklar, bu derin uçurumlar beni hep sarstı. karamazov kardeşler'i yeni bitirmiş bir okur olarak sivil ortamda bile değildim, basbayağı askerdeydim. arada büyük bir fark var. samimi olduğum birkaç tertibime okutmak istesem de okutamadım. sonra benden bir üst devre kısa döneme tavsiye ettim de, okudu bereket. istanbul büyükadalı, radyo televizyon okumuş arkadaş. ama nedense o benim gibi coşkulu değildi okurken, roman üzerine konuşurken.

romanı okurken hayatımda ilk defa kurgu bir eser için kitabın üzerine bu kadar çok not düşmüştüm. paragraflardan ok işaretleri çıkarıp çıkarıp yazıyordum. kitabın içine çok not aldım, yer yer güldüğümü belli eden smile işaretleri bile koydum. okudukça aklıma özgün, değişik fikirler geliyordu, özellikle büyük engizisyoncu bölümünde.
karamazov kardeşler'den sonra yanımda getirdiğim kitapları da okudum. ian morris'in kitabına daha çok not düştüğümü anımsıyorum. zaten onunki roman değildi. ama karamazov kardeşler askerliğim bitene kadar bendeki etkisini yitirmedi, bilhassa artırdı.

askerliğimin bitmesine bir gün kala internet üzerinden bir kadınla tanıştım. terhis olmamla birlikte muhabbetimiz arttı. beni evine çağırdı. işte her şey bundan sonra başlıyor. karamazov kardeşler dilime düşmüştü ya bi kere, karakterler hala kafamda canlanıyordu ya, kadına da dedim, bir kitap getireceğim lütfen oku, diye. tamam dedi. ian morris'in kitabını mı götüsem, karamazov kardeşler'i mi? kararsız kaldım. aa benim aptal kafam, bir kadına götürülecek en son kitapları götürmek istiyorsun. daha kısa, daha sığ, aşk romanları götürsene. yok illa bir tanesini götüreceğim. karamazov kardeşler'i seçtim. onunla üzerine konuşmak istiyordum. iştahım dinmemişti, askerdeki radyo televizyon çocuk romanın üzerine konuşmada beni tatmin etmemişti. kadın da okurum dedi. ah be kadın! insan okumayacağı şey için okurum der mi? duygusal olarak kandırdın, bir de öyle kandırdın.

bir sebepten dolayı yanımda şarap da götürdüm. bir şarap, bir de karamazov kardeşler. bi tek fularım eksikti. şaraplı kısımları geçmek istiyorum, bazı şeyler yaptık, anlarsınız ya. nihayet evindeki maceram bittiğinde kitabı bıraktım masasına. oku bunu, dedim. okuyacağım, dedi. ben de ondan bir kitap aldım, evinden ayrıldım. arada olup bitenler zaten kendi yazacağım romanın konusu olacak, atlıyorum.

bir süre sonra kadınla aram açıldı. toplamda romanı askerde okuduğum süre kadar iletişimimiz oldu. ondan kitabı okuyacağını bekleyecek kadar saftım. birkaç kez küstük birbirimize, her küsüşte, baktım ki geri dönüşü olmayan bir yola girildi, ilişkide uzatmalar oynanıyor, romanı göndermesini istedim. madem okumayacaktı, göndersin. tamam, dedi. göndermeye kalmadan barıştık. sonra tekrar küsüştük, yine istedim. baktım ki kadının gözünde salakça bir duruma düşüyorum, daha doğrusu bu benim hissiyatım. öyle ya, taktı kafaya kitabı, al ne değerliymiş korkma el koymadım, demesin diye, gururumdan istemedim bu sefer. tamam, dedim, istemiyorum, kendini yorma, gönderme, istemiyorum. gene tamam, dedi. oysaki romanın içine düştüğüm notlar değerliydi benim için. kitabı kaybetme telaşına değil, romanla ilgili aldığım notların derdine düşmüştüm, sanırım o bunu anlamadı. tabii göndermedi de, çünkü istemeyi bırakmıştım.

ara ara romanı düşününce, kitabın şimdi onun kitaplığında olduğu aklıma gelir. bir değişik olurum. kendisiyle bir kez buluşmamıza rağmen benden sıkılan, beni terk eden bu kadın, acaba, romanı her gördüğünde hatrına geliyor muyum? kitabı atmış mıdır? ya da, romanı okumasa da sayfalarını karıştırırken yazdığım notları görmüş müdür? el yazımı okuyabilmiş midir? ne hissetmiştir? ne düşünmüştür? bu tip sorular aklıma gelir. bana romantik geliyor kitabımın onda kalması. benden bir parça kaldı ona, ondan da bana bir parça kaldı. imdi her yerden engellese de bu bir gerçek. onun kitabı bende, benim kitabım onda. onun kitabında hiç not yok, altı çizili yer bile yok.
keşke, seninle beş dakika daha görüşebilsek, keşke bu soruları sana sorabilsem. sana çok soru sordum, seni çok darladım. seninle ilgili bitmek tükenmek bilmeyen sorularım var. artık bu sorular öyle raddeye vardı ki, bir roman olacaklar. kim bilir, bakarsın romanım eline ulaşır, onu da okumayıp, karamazov kardeşler'in yanına koyarsın. hatıralarımız gibi tozlanırlar.
1
1 /