karşıt

geçmiş zaman yolcusu geçmiş zaman yolcusu
evden çıkarken tedirgindim. her defasında yaptığım gibi, basamakları saymayı ihmal etmedim: tam 39 tane. bu sayılar bana oldum olası güvenlik hissi vermiştir. öyle ya, 39 basamağın eksilmediğini bilmek, eve dönüşümü garanti eder. allah muhafaza, biri eksilse, ortada bir terslik var demektir. bunu göze alamazdım doğrusu. çünkü kalabalığa karışmaya ihtiyacım vardı. evden çıkmaya. fakat evle kalabalık arasında kesin bir seçim yapamıyordum: ne evi bütünüyle bırakabilirdim; ne de kalabalıktan bütünüyle uzaklaşabilirdim.

ne var ki, bu işin acemisi olmuştum: on yıllarca inzivaya çekilen gözlerim, dışarının parlak görüntüleriyle kamaşıyordu. kulaklarım, kalabalığın uğultusuyla sersemlemişti. zihnimi özgür bırakamıyordum. kendime ihanet ediyordum düpedüz: durup dururken kalabalığa karışma arzusu da nereden çıkmıştı şimdi... halbuki insanların yüzlerindeki kayıtsızlık, olan bitenin sıradan olduğunu gösteriyordu: her günkü kıyafetleri içinde rahat, pervasız, daima yaşayacaklarına, daima dünyanın keyfini süreceklerine duydukları kör inançlarıyla pervasız, öylece geçip gidiyorlardı. iyi ama ben neden çıkmıştım? hangi karşı konulmaz güç beni insanların arasına itmişti?

durup dururken kendi karşıtıma dönüşmüştüm: hayatının geri kalanında beatles şarkıları çalmaya karar veren chopin gibi bir şey olmuştum. ne zamanım tutuyordu, ne mekanım... ikiye bölünmüştüm. ve içimdeki bu iki'nin birbiriyle uyuşma ihtimali yoktu. kuzu postuna girmiş kurt gibiydim. daha doğrusu, bu kurdun nasıl olup da oraya girdiğine şaşıran bir kuzu; bu lanet kuzu postuna nereden büründüğüne şaşıran bir kurt gibi hissediyordum. hem kurttum, hem kuzu... şimdi ya bunlardan birini öldürüp yoluma devam edecektim ya da postuna büründüğü kuzuyu içimdeki kurdun önüne atarak kendi kendimi yok edecektim.

ne yaparsam yapayım... bir defa kendi karşıtıma dönüşmüştüm. kuracağım her dengede, gizli bir el terazinin bir kefesine bastırıp zihnimi bulandıracaktı. bundan kaçamazdım.
bu başlıktaki 2 giriyi daha gör