kayıp hayaller kitabı

biloperat biloperat
öyle rafta duruyordu işte. 'sıradan değilim' diye bas bas bağırıyordu ama, böyle tanıdığım bir ses tonu vardı. 'beni muhakkak okumalısın' diye de üstüne basabasa aklımda dolaşıyordu kelimeleri. çok beklettim onu, o eskimiş ve yıpranmış ve yaşlanmış diğer kitapların arasında. açtım kitabı kokusunu içime çektim. içi kaybolmuş hayallerim gibi kokuyordu ve öyle bir yere dokunuyordu ki içimde, diyordum ki 'ah ben ne ahmakmışım'..

okumaya başladım, sayfaların üzerinde kaç kişinin gözünün izi kalmıştı görebiliyordum. kaç kişi değerini bilip kazımıştı aklına, kim 'aman bu ne boğucu bi kitap' diye başından atıp savurmuştu onu anlayabiliyordum. okuyordum bense, kimsenin aldığını hissetmediği keyfi giyinerek gözlerime. su gibi içiyordum, soframda ki ekmek gibi çiğniyordum kelimelerini, cümlelerimi. ve diyordum ki sen, can, yazmaya çabalayan sefil! o kalemi elinden derhal bırak ve yazma hakkında daha çok şey öğrenmeden eline alma..

kitap bittiğinde ağlamanın eşiğindeydim ve ağzımdan çıkan 'vay be', öyle bir ürpertinin sonucundaydı ki anlatamam bunu sizlere..

beklettiğim için özür dilerim hayallerim.
sonsuzluğa noktalı virgül sonsuzluğa noktalı virgül
''bir yandan da kaçıp kurtulmayı düşünmüştür sürekli; susmuşsa suskunluğunun içinde gözleriyle dilsiz kaçış haritaları çizmiştir gözlerinin bir kenarına; sarp kayalıkları aşıp giden belli belirsiz patikalar, kuş cıvıltılarının gagalayıp durduğu günlük güneşlik tepeler, ıssız dere boyları, alaca karanlık vadiler ve kıvrıla kıvrıla uzanan, çam gölgeleriyle kaplı taşlı yollar çizmiştir. aman kimsecikler görmesin diye de gözleriyle ıslatıp bozmuştur sonra o haritaları, ellerinin tersiyle defalarca silmiştir...''
ozanudazai ozanudazai
hasan ali toptaş'ın kullandığı dil ile insanı kıskançlığa sürükleyen, uzun süreli bi özgüven eksikliğine sebep olan romanı. takla atan güvercinler vardır ya hani, işte bu kitaptaki her bir kelime de sanki takla atıp bambaşka anlamlara bürünüyor. hele bu kitabın 38. sayfasından başlayıp 54. sayfada sona eren bi monolog vardır ki insana "bu roman yazmaksa benim yaptığım "şey" ne?" diye sordurtur.

"bilirim ulaşılan her şeyde ulaşılamayan bir başka şeyin yokluğu vardır. ve o onun kadar noksandır."
nickini vermeyen yazar nickini vermeyen yazar
hasan ali'nin çok iyi bir işçilik çıkardığı romanıdır. çağdaş edebiyatı nitelik açısından doldurmayı başarıyor. post-modern çizgisinde emin adımlarını gördükçe daha da iyisini yapabileceğine eminim.
aziz magnolia aziz magnolia
sırf hamdi'nin dedesi için okunması gereken bir hasan ali toptaş eseri. her aklıma geldiğinde açıp ikinci bölümü okuyorum. dede, her ''gökçe gelin'' dediğinde hafiften gülümsüyorum. ve bence hamdi'nin dedesi, türk edebiyatında en oturaklı karakterlerden biri, zira kusursuz bir monologla karşımıza çıkıyor dede. bir tarhana çorbası kadar saf, ya da baston kadar tehlikeli ya da bir kedi kadar garip; bunların toplamı ise mükemmeliyetlik. söze, dede'nin bir cümlesiyle son verelim; geciken hiçbir şey kendisi değildir zaten, bilirim.