kefernahum

ms psilosibin ms psilosibin
hayatımda çok az film beni bu denli üzmüş ve ağlatmıştır.
film o kadar güzel o kadar içten ki içinde kaybolup gidiyorsunuz.
imbd: 8,5

alıntı;
lübnanlı yönetmen nadine labaki, kefernahum'da sert bir film çıkarmış. çok dokunaklı ama bir o kadar da rahatsız edici. 12 yaşında olduğu varsayılan, çünkü ne kimlik kağıdı var, ne de anne babası onun hangi yıl doğduğunu hatırlıyor, ama kırklı yaşlarında bir bilge gibi düşünüp hareket eden, bir yandan da kötü yaşam koşullarından, 8 yaşında bir küçük çocuk gibi gösteren zain'in öyküsü bu. onun öyküsünde, yoksulluğun, çaresizliğin, hayatta kalma içgüsünün, savaşının, göçmenliğin, çocuk olmanın ama büyük gibi yaşamak zorunda kalmanın, sevgisizliği ve sevgi var, yani her şey iç içe.

zain, anne babası ve bir çok kardeşiyle birlikte başı sonu olmayan, perişan bir yaşam sürmekte, okula gitmek, düzgün yemek yemek, kardeşleriyle insan yerine konmak gibi hayallerini sürekli ertelemektedir. ondan beklenen sokaklarda para kazanması, her şeye rağmen ayakta kalmasıdır. zain, lübnan'ın, gelen geçen hanı bu kaotik ülkenin sığınmış ailelerinden biridir ve etraflarında onların bu yoksulluğu ve çaresizliğini sömüren bir de başka kesim vardır; leş kargaları. aslında onlar da bu yoksulluğun içinde yaşar ama yoksulların sırtından vurgun vururlar. tıpkı sahte kimlik yapan, kaçak göçmenlerin zorlukla kazandıkları parayı yalan dolan vaatlerle ellerinden alıp onları tongaya düşüren adam gibi, 12 yaşındaki kızı evlendik bahanesiyle evine kapatıp ırzına geçen bakkal gibi.

zain, küçük bir çocuk olarak etrafında gördüğü bu bozuk düzene ne kadar karşı koyabilir, ne kadar ayakta kalabilir, ne kadar isyan edebilir? nadine labaki orada harika bir çözüm buluyor: hapse düşen zain, anne ve babasını mahkemeye veriyor, hem de kendisini dünyaya getirdikleri, bu sefil yaşama dahil ettikleri için. aslında zain'i çileden çıkartan kız kardeşinin kaybı üzerine yeni bir çocuk dünyaya getirmeye hazırlanan ana babasının umursamazlığıdır. çünkü o kadar yoksulluk içinde çocuğun hiç değeri yoktur. tıpkı doğadaki gibi, güçlü olan yaşar, diğerleri yok olur, yerlerine yenilerinin gelmesi gerekir ki düzen devam etsin.

tarımsal yaşamda çok çocuk bunun için gerekli, bedava işçi, emek gücü. küçücük kızını gece yarısı taksim'de güya mendil sattırarak dilendiren bir anneyle kavga etmiştim, "çalışacak tabii, diyordu, eve ekmek alınması lazım." zor hayat koşullarının insanı ne kadar acımasız yaptığını iyi işliyor nadine labaki, tıpkı o lübnan sıcağında pervanelerin serinletmeye çalıştığı hapisane ortamını, o insanların fare gibi tıkıldıkları o dehlizleri gösterdiği gibi. gizlice sütünü sağıp bozuk diye kapalı tuttuğu bir tuvalette bebeğini büyütmeye çalışan etyopyalı kaçak işçi kadın gibi.


bismillahirahmanirahimof bismillahirahmanirahimof
başyapıt olabilecek bir film. çok derin bir varoluş sorgulamasına dayandığından mıdır bilinmez, reele bu kadar yakın bir içeriğe sahip olan nadir filmlerden. zein'in müthiş oyunculuğu ve güzel bir senaryo ile filmden çok gerçek bir hikayeyi izliyormuşsun hissi uyandırıyor. o kadar ki şahsen filmin sonunda kimin biyografisi diye beklemedim değil.

hollywood menşei film olmadığından hak ettiği yerde değil ama olsun. bu da ne kadar kaliteli film olduğunu gösterir.