kendi kendine konuşmaktır aşk

fantastik fantastik
hayır, hayır ölmek istemiyorum ben! sonsuza dek elif’le yaşamak istiyorum... neden peki? ne demek neden? çünkü onu ölesiye seviyorum. hayır, yine yanlış cevap; ne yazık ki yine dürüst olamadın kendine! doğru cevap şu olmalıydı: çünkü elif senin son şansındı. hülya bir başkasıyla gitti, canan evlendi, esra intihar etti! hani o nerede kendine sonsuz güvenin? işte, oğlum, güvendiğin deniz tükendi bak! bir elif kalmıştı, seni sımsıkı saran, güvendiğin, anlaşabildiğin. bir daha elif gibi birini bulmanın ne kadar zor olduğunu biliyorsun artık. işte bu çırpınışların tek sebebi bu. kandırma kendini! ve bu geceden anlaşılan o ki, onu da kaçırdın elinden..



cezmi ersöz
durupduru durupduru
istanbul devlet tiyatrosunda oynanan oyunlardan biridir. devlet tiyatrosu sitesinde şöyle tanıtılmaktadır;

yazan: cezmi ersöz
yöneten: serap eyüboğlu
dekor-kostüm tasarımı: serpil tezcan
işık tasarımı: ayhan güldağları
müzik: vedat sakman


sahne amiri: ilker temür
kondüvit: emre akgül

işık kumanda: kaan eman

rol dağılımı:

kürşat alnıaçık



konu:

sevgililer gününde kız arkadaşını bekleyen bir adam, gelmeyen sevgili ve gelmiş geçmiş tüm kadınlarla hesaplaşmaya varan bir süreç. pişmanlık duymak, gerçekten değişmekten kolay mıdır?
masticore masticore
ıssız adam ekolünün tiyatro ayağıdır. içinde güzel şeyler de barındıran ancak içeriği kötü olan bir oyundur, filmle benzer şekilde.
ı never ı never
tek kişilik bir tiyatro, etkileyici bir iç hesaplaşma ve cezmi ersöz.
bu şehir bu hayat, içimdeki gizli ve yabancı korkular çok hırpaladı beni: bu gece senin bana bu dünyadaki en yakın insan olduğuna kendii inandırmış olduğum için, sana, yumuşaklığına sarılıp uyumak istedim. hepsi bu.
ben mesela ben mesela
kürşat alnıaçık performansı gerçekten etkiliyor. ama aralarda yaptığı dans figürlerini çok abartılı buldum. cezmi ersöz tarzından pek hoşlanmasam da kürşat alnıaçık için gidip izlenebilir. bir de nacizane tavsiyem oyundan mesaj alma gibi bir kaygınız olmasın; kasmayın bence.
birguntekbasina birguntekbasina
kürşat alnıaçık'ın performansı ayakta alkışlanasıdır. devlet ya da şehir tiyatrolarında böyle bir performansa alışık değiliz tabii, bu yüzdendir ki bazılarımız tarafından napıyor adam yahu kihkihkih gibi fısıldaşmalar da olsa bu tiyatroların sahnelerinde de böyle performans görmek mutlu etmiştir.
oyunun konusu kabaca yazar insanın 14 şubat akşamı sevgilisinin gelmeyişiyle birlikte kendini sorgulaması ve bu sorgulayışı hayatına girip çıkan kadınlar üzerinden yapmasıdır.
kısacası oyuncu metni gölgede bırakmıştır.
cemal süreya önder cemal süreya önder
ayrılık hezeyanlarının tümünün ustaca işlendiği bir oyun. kürşat
alnıaçık'ın müzik yerine, elif ile dialogları eşliğinde yaptığı lirik dansı enfesti; dans figürleri kelimelere dönüşmüştü, vücudunu dinledik diyebilirim. nedir, devlet tiyatroları küçük sahne'ye her oyun yakışıyor.
gladius gladius
çok etkileyici oyunculuk performansı kürşat alnıaçık), kişinin kendinden bir şeyler bulabileceği konusu ile istanbul devlet tiyatrosunun sahnelediği gidilmesi gereken oyunlardan.
bismillahirahmanirahimof bismillahirahmanirahimof
(...)


(kitaplığa yönelir, amaçsızca elini kitapların üzerinde gezdirir; bir kitap alır, sonra usulca tekli koltuğa gelir oturur; sakin görünmektedir. tane tane ve vurgulu...) ''gelecek uzun sürer...'' ne kitaptır ama! fransız filozof althusser'in yaşam öyküsü... kendi ağzından kendisiyle kıran kırana yüzleşmesi... ( sessizce kitabın sayfalarına bakarken, birden başını kaldırır.) hiç sonuna dek kendini sorguladın mı sen? ( bu söz canını sıkmıştır,’adam sende’ hareketi yapar, yine kitaba döner.) adam nevrotik... ben de nevrotik miyim acaba? o da tek eşli olamıyor mesela... tuhaf bir bağlılık duyduğu ve tek güvendiği helen’i çeşitli kadınlarla aldatıyor... (kitabı karıştırır, içinde bir şey arıyordur.) kitabın bir yerinde çok harika bir cümle geçer; aslında ne kadar da beni yansıtır o cümle... (bulamaz aradığı cümleyi.) dur bakayım neydi? tam olarak hatırlayabilecek miyim ki? hımm... şöyleydi sanırım: ''geleceği serbestçe (yani yedeklerin güvencesi olmadan) karşılama cesaretini gösteremedim.'' yedek oluşturma eğilimini annesinin baskıcı kişiliğine bağlar sonrada... althusser’in annesiyle benim annem ne kadar da birbirine benziyor aslında! kitaptaki en çarpıcı öykü ise, toplama kampında ona her gün düzenli olarak verilen yiyeceklerin bir kısmını, ’ne olur ne olmaz belki bir gün yemek vermeyi keserler de aç kalırım,’ diye toprağın altına gömmesi... bir süre sonra toprağın altına baktığında ise, hepsinin kokmuş olduğunu görür. sen de kadınları bir gün yalnız kalırım diye hep toprağın altına gömdün. bir gün lazım olurlar bana diye... sonra gerçekten onlara ihtiyaç duyduğunda baktın hiç biri yok.
...
sonunda helen'i boğmuştu althusser... ne tuhaf bir durum, tanrım! düşünsene yıllarca katilinle sevişiyorsun...yanlış bir hayat doğru yaşanmıyor! zavallı helen! yaşamı boyunca acılar çekiyor ve hemen aynısını althusser’e çektiriyor... ya sen; sen?! sen hayatında bir şeye sonuna kadar inanadın mı hiç? kaçma! cevap ver!. (sıkıntılıdır, kalkıp salonda dolaşmaya başlar.)

(ışık söner.)

kaçıyor muyum bilmiyorum ama bildiğim bir şey var; ben bu hayatla hiç uyum sağlayamadım... hatırlar mısın, milli bayramlarda, okul idaresi, öğretmenlerimiz; ailemizin bizlere tören elbisesi diktirmesini isterlerdi... ailemin durumu iyi olduğunda, bana tören elbisesi diktirirlerdi... işte ben o senelerde, durumu nispeten iyi olan öğrencilerle beraber kortejin önünde yürürdüm ama aklın hep arkadaki yoksul çocuklarda olurdu... kendimi bulunduğum yere ait hissedemezdim. zaten bir yere ait olmak hep rahatsız ederdi beni...
bir sonraki sene ailemin durumu iyi olmaz, tören elbisesi yaptıramazlardı... ben de o yıl, en arkadaki yoksul çocuklarla yürürdüm. saçları sıfır numara, bedenleri şekilsiz, düşe kalka yürürlerdi... onlarla birlikteyken garip bir öfke ama bir o kadar da eziklik duyardım... önde yürüyenlerin yanına koşup “arkadan gelenlerin farkında mısınız? ne kadar duyarsızsınız!” diye bağırmak gelirdi içimden... ama yapamazdım... ardımızdan bir toz bulutu kalkardı... acı bir ter kokusuyla karışık... yoksulluğun kokusu...


(...)



yarın bir adaya gidiyorum. çevremde kimsenin bilmediği ıssız bir adaya... sığınacak korkularımı yatıştıracak, beni hiç sorgulamadan bsğışlayacak kimselerin olduğu bir adaya... sadece başıboş rüzgarların yaşadığı dağlarla çevrili ıssız kumsalda adımı haykıracağım... orada ne insanların duygu ve düşüncelerini altüst edecek kitaplar, ne oyunlar, ne şarkılar, ne de dünyanın en romanesk devrimi olacak... orada sonsuzluğa bakıp ve kimseden yardım istemeden, “kimim ben?” diye soracağım...
(yazının son kısmı elifin sesiyle verilir...
eğer ben sadece iyi kalpliliği oynayan ebedi bir hayat kaçkınıysam, içim ölmüşse ve eğer buna gerçekten inanırsam, beni bir daha hiç göremeyeceksin... eğer senin düşündüğün gibiyse, şunu iyi bil ki bir gün mutlaka sana geri dönerim! (sinan seyirciye dönüp yılgın ama huzurla gülümser.)


(...)

(bkz: cezmi ersöz)