kısa dönem askerlik

1 /
gxix gxix
lisans, lisans üstü vesaire gibi durumlar devreye girince mesul olunan askerliğin süresinin kısalması sonucu vuku bulan olaydır. normalinden çok daha kısa bir süre askerlik yaparsınız. şu güne kadar bir çok süre işittim (4 yıldan - birkaç aya kadar) ancak 3 aylık askerliği ile babamdan daha kısa askerlik yapmış olanını görmedim. lakin buna rağmen kendini genelkurmay başkanı sanar, o ayrı.
şuursuz şuursuz
normal acemi eğitimi dört haftadır. yemin töreninde onbaşı rütbesine haiz olunur. bir zaman sonra rütbe yükseltilmeyi müteakip çavuş, 5 ay 5 gün sonra da mis gibi terhis olunur. erat ve bazı uzman çavuşlar hoca (uygulamada hoceae!) der. mahkeme durumunda asteğmen statüsündedir o nedenle teğmenden sonrasına karşı daha dikkatli olunmalıdır. tabi 30 yıllık başçavuşla açıköğretim mezunu bir kısa dönemin mahkemede karşılaşması beklenen sonucu vermeyebilir. o açıdan kısa dönem bir personel 5 aylığına şalteri indirmeli, vay ben ortaokul mezunu uzmandan nasıl emir alırım da vay o astsubay çavuş benden 5 yaş küçük de gibi düşünceleri terhis sonrası kusulmak üzere saklamalıdır.
subaquatic subaquatic
5 ay 5 günlük askeri birlik içerisinde geçen sürede askerlik görevinin yerine getirilmesidir. o altı aydır ki yıllarca anlatabileceğiniz kadar çok malzeme verir size, anılar, komik hikayeler ve gizli maceralar.
kısa dönem askerlik hakkında bilinen en önemli yanlışlık, terhis olduktan sonra yeniden askere gelme durumu olursa (seferberlik, savaş) asteğmen olunacağının sanılmasıdır. ikinci büyük yanılgı ise askeri mahkemeye çıkılacak bir cürüm işlendiğinde asteğmen statüsünde olunacağıdır. özellikle ikincisi çok canlar yakmıştır bu bilgiye güvenip astsubaylara posta koyan kısa dönemler, en az 14 gün hapi cezası alırlar. hele ki sizi mahkemeye sevk etmeye karar verirlerse en az 3 ay hapis yatarsınız ve bu askerlik sürenizden sayılmaz. bu nedenle bunlar uzak durulması gereken aksiyonlardır.
medcezirler medcezirler
her zaman sabrınızı zorlayacak kompleksli kuş beyinlilere rast geleceğiniz askerlik tipidir, amma velakin kısa dönem askerliğini yarılamış biri olarak görmekteyim ki astek olarak da gidilse elbet benzer kuş beyinlilere rast gelinmektedir. kısa kalın, uzun ince demeden dikkatlice bitirmek gerekir askerliği.
tembel tembel
"ulan yarrak askerler! daha sıçtığınız bok nizamiye'ye varmadı, tümgeneral kesildiniz başıma. len poşetler siz de doğru durun!" uzman çavuş orhan, haziran 2004, ankara.

aşağıda okuyacağınız ıvır zıvır, askerliğini ankara etimesgut'ta bulunan zırhlı birlikler tümeni'nde tankçı çavuş olarak idrak etmiş bir poşetin deneyimlerinden derlenmiştir. dünya'nın her yerindeki her askeri birliğe uyarlanabileceği garantisi yazar tarafından verilmemektedir. sonra gelip "vay sen böyle demiştin de, senin yüzünden yirmi bir gün disko aldım da..." diye serzenişte bulunmayın. bir de prizlere harbi sokmayın, serinleme amaçlı man'ların* altına yatmayın.

işte nihayet yaş kemale erdi. lise, üniversite, yüksek lisans, doktora, doçentlik, profesörlük derken sonunda deniz bitti. artık bir karar vermenin zamanıdır. ya nasa'nın mars görevine gönüllü yazılıp iki yıl daha tecil alacaksınız (ki kaç kaç nereye kadar), ya da çoğu türk gencinin yıllardır yapmakta olduğu gibi askerlik şubesi - sınav merkezi - nizamiye algoritmasını izleyerek asker ocağının yolunu tutacaksınız. hele ki astek olarak seçilme şanssızlığına uğramadıysanız sizden iyisi yok, tam beş ay altı günlük temiz hava - bol(!) gıda - sağlıklı yaşam kürü sizi bekliyor.

evet beş ay altı gün. resmi olarak askerlik süreniz tam altı ay. ama bunun baştan on iki günü seçme ve yerleştirme işlemlerinden dolayı, sondan (ya da ortadan) on iki günü ise izin haklarınızdan dolayı uçuyor. bakın yirmi dört gün daha kısaldı askerlik. hadi yine iyisiniz.

iyisiniz ama, gün hesabını tam bu noktada artık bırakmanız gerektiğini önemle hatırlatmak isterim. askerde kendinize yapabileceğiniz en büyük kötülük gün saymaktır. bir saymaya başladınız mı, o günler saatlere, saatler dakikalara dönüşmekte gecikmez. "n'olacak zaman geçer" demeyin. askerlikte zamanın akışı sivil hayattan farklıdır. dört yüz elli günden geriye sayıp son haftasına gelmiş, "abi yedi gün geçmez, bitmez." diye kafayı çizen çok adam gördüm; bu duruma düşmekten kaçının.

size neden poşet dendiği ile ilgili sayısız hikaye dinleyeceksiniz. birini de ben nakledeyim. askerliği on beş ay (eskiden on sekiz ay) yapan uzun dönemler, içi yazlık-kışlık kat kat elbise ve çeşitli ıvır zıvır dolu boyları kadar bavullarıyla birliklerine teslim olurken, kısa dönemler üç beş parça eşyalarını bir torbaya doldurup, ellerini kollarını sallayarak giriyorlarmış nizamiyeden içeri; poşet lafı da oradan kalmış.

siz yine de tansaş poşeti yerine küçük de olsa bir çantayı tercih edin. bu çantanın içinde de bolca iç çamaşırı (yeşil) ve çorap olsun (siyah, uzun konçlu). söz konusu giysilerin mümkün mertebe pamuklu kumaştan olmasına dikkat edin. size askeriyeden verecekleri çorap-çamaşır vs. hem –her gün çamaşır yıkamayı düşünmüyorsanız- asla yetmez, hem de bunlar oldukça kötü kalite sentetik kumaşlardan mamul olacağından, ayağınız mantardan götünüz pişikten kurtulmaz. çorap, çamaşır, havlu (açık mavi, ciddiyim) gibi elzem malzemeler dışında alacağınız her türlü ağırlık ise, adı üstünde, ağırlıktır.

ikinci önemli konu kişisel hijyen malzemeleridir. traş takımı, sıvı sabun, kolonya filan alın mutlaka, ihmal etmeyin. ama fazla da abartmayın olayı; gidip de norveçli balıkçıların kreasyonundan tam takım tuvalet çantası derlerseniz kırık damgası yemeniz kaçınılmaz olur, benden söylemesi. mesela arko mütevazi ve gayet yaygın kullanılan bir markamızdır; ondan şaşmayın. bir de “süper sağlıklı olacam” diye vitaminleri, besin desteklerini filan doldurmayın çantaya, kapıda alıyorlar onları.

askerliğinizin ilk dört haftası, acemi birliği denen bir ortamda, sizin gibi sudan çıkmış balık modunda gezinen poşetlerle omuz omuza geçecek. bu arada, eğer türkiye’nin büyük bir şehrinden gelme veya kalbur üstü eğitim kurumlarının birinden mezunsanız, kafanızdaki üniversite mezunu profiliyle gerçeğinin ne kadar uyumsuz olduğunu görerek şaşıracaksınız. evet, türkiye’nin kaymak tabakası bu arkadaşlardır; alıcılarınızın ayarıyla oynamayınız.

acemilik genel olarak oyun gibi bir şeydir. bir takımınız olur ve ördek ailesi gibi ne var ne yok beraber yaparsınız. çok abartılı bir hata yapmadığınız sürece pek fazla üstünüze gelen olmaz. ne de olsa henüz silaha el basıp yemin etmemişsinizdir; pek de asker sayılmazsınız. bu ilk dört hafta sırf spor ve eğitimle geçer. zavallı komutanlarınız aslında askerlik yaşını çoktan aşmış siz tomrukları yontup askere benzetmek için ellerinden geleni yaparlar. ama uzun dönemlere üç ayda ancak verilebilen eğitimi yirmi sekiz günde sindirmeniz pek mümkün olmadığından, hiçbir zaman tam askere benzemediğiniz gibi, kendinizi öyle hissedemezsiniz de. kıt’alarda poşetlere belli bir şüpheyle yaklaşılmasının sebebi budur sanırım.

ordu beden eğitiminin tüfekli ve tüfeksiz hareketleri, silah söküp takma, nişan alma ve atış, esas durma, uygun adım yürüme ve koşma, sağa sola dönme, tekmil verme vs. yanında vatandaşlık bilgisi ve inkılap tarihiyle ilgili de muhteşem dersler alacak, gelibolu kahramanı seyit onbaşı’yı ilkokuldan yıllar sonra yeniden hatırlayacak, vatanın bölünmez bütünlüğünü nasıl koruyacağınızı bir iyice öğreneceksiniz. derslerinize güzel çalışın ki çavuş diplomanızdaki notunuz yüksek olsun, inekler sizi.

yirmi sekiz günlük eğitimin sonunda ise yemin edecek ve ilk hafta sonu izninize (cuma akşamından pazar akşamına kadar) çıkacaksınız. bu izni iyi değerlendirin, çünkü epey bir süreliğine görüp göreceğiniz en büyük (ve tek) rahatlık budur. izin bitiminde ise kuralarınız çekilecektir. kısa dönemlerin çoğu ya kendi birliklerinde, ya da aynı garnizona bağlı bir başka birlikte kalırlar. yani şehir değiştirme ihtimaliniz düşük. ama askerlikte hiçbir şeyin olmadığı gibi bunun da garantisi yoktur; kendinizi 24. mekanize piyade tugayıyla kosova yolunda bulursanız “n’oldu?” diye bana gelmeyin, askerliğiniz çok!

nihayet kuranız da çekildi ve onbaşı rütbesiyle usta birliğinize katılıyorsunuz, ve işte tsk’dan hayatın acımasız gerçekleri de burada başlıyor. usta birliğinde ilk günler, “ağaç yaşken ezilir” hesabı, bölük komutanından tutun da çamaşırhane sorumlusu ere kadar herkes sizi gücü nispetinde ezmeye çalışacaktır. burada ne kolunuzdaki onbaşı rütbesi, ne tahsiliniz, ne de yaşınız işe yarar. en pis işler, bitmek tükenmek bilmez angaryalar hep sizindir. durun hemen ümitsizliğe kapılmayın, daha güzeli de var: birkaç gün sonra atış talimine gidecek ve ardından silahlı nöbet tutmaya başlayacaksınız. artık sabah 06.00 - gece 11.00 oradan oraya koşturduktan sonra bir de 01.00-03.00 ve 05.00-07.00 nöbetlerini tutmaya, zombi gibi ortalarda dolanıp bulduğunuz her fırsatta, ayakta da olsa uyumaya hazır olmalısınız.

fazla endişeye gerek yok, zor günler elbet geçecek, zamanla siz ortama, insanlar size alışacak. birlikteki kıdeminiz artarken rütbeniz de çavuş olacak ve siz de ortam insanlarından biri haline gelecek, uçmakta ustalaşan yavru kartalların havada hareket etmesi gibi askeri yaşam içinde daha rahat hareket etmeye başlayacaksınız. hele son bir ayınızda birliğin kralı gibi bir şey olacağınızı söyleyeyim de iyice götünüz kalksın.

ama tüm bunların pek de önemi yok aslında. esas önemli olan, o zor günlerde ve bağlı olarak takip eden askerlik yaşantınızda sizin nasıl davrandığınız. “ben buraya layık değilim” anlamsız kibiriyle size verilen angarya işleri küçümser, görevlerinizi yerine getirmekten kaçınma yollarını arar, insanlara tepeden bakmayı alışkanlık haline getirirseniz, o size dıştan “hoca” diye hitap edenler bile arkanızdan küfreder, “amına kodumun poşeti” demekten geri durmazlar. ama alçakgönüllü ve sorunlar karşısında metin olursanız, işten-görevden kaçmaz, ama mümkün olduğunca kendinizi de ezdirmez, insanlara yardım etmeye çalışır, özü sözü bir bir kişi olarak tanınırsanız, o yirmi yaşındaki çocuklar size can-ı gönülden hoca derler; dertlerini, üzüntülerini sizinle paylaşır, sizi başları üstünde taşırlar.

uzun dönem askerlerle ilişkilerinizde açık ama dikkatli olun. sizin altı ayda geçip gittiğiniz askerliği on beş ay yapan, sizin gibi üç kısa dönemin gelişini ve gidişini gören, komutanlar tarafından size göre çok daha fazla ezilen bu insanlar, size karşı kafadan ve haklı olarak bir miktar tepkilidirler. sakın ola ki, tekrar ediyorum sakın ola ki “ama ben de dört sene üniversite okudum, öss’yi kazanacam diye götüm düştü, bik bik…” olaylarına girmeyin. birincisi, bu muhabbet size en ufak fayda sağlamaz; ve ikincisi, içlerinde düşünen birisi çıkıp da eğitimde fırsat eşitliği veyahut eşitsizliği konusunda size okkalı bir diskur çekerse o laflar götünüze kaçıverir. benim dönemimden bazı poşetlerin başına geldi, oradan biliyorum. sizin yapacağınız şey sakin olmak ve o dört senelik müthiş tahsil hayatınızın ağırlığını davranışlarınızla hissettirmektir. adam gibi hareket eder, götünüzü başınızı oynatmazsanız, zaman içinde insanlar size saygı duymaya başlayacaktır.

üstlerle iyi ilişkiler kurmak ise bambaşka bir konudur. unutmayın, komutanlarla konuşurken, daha doğrusu komutanlar size bağırırken kullanmanız gereken iki anahtar kalıp vardır: “emret komtanım!!!” (yes sir) ve “emredersiniz komtanım!!!” (sir yes sir). ünlemleri ne kadar çok bağırmanız gerektiğini anlayasınız diye üçlü üçlü koydum. diyelim ki komutan size “git karargaha bak bakalım ben orada mıyım.” veya “yarrak asker git bana iki demet kırmızıya boyanmış osuruk düğümü getir.” gibi bir emir verdi, sakın ola ki “neler oloyor? ben kimim? evrende yalnız mıyız?” tarzı sorgulamalara girişmeyin. yapmanız gereken tek şey “emredersiniz komtanım!” diye avazınız çıktığı kadar bağırıp topuklarınız götünüze çarpa çarpa koşarak ortamdan uzaklaşmaktır.

ve buradan geliyoruz bağırma meselesine. bağırmak askerliğin özüdür. üniversite mezunu, kültürlü, nazik ve iyi sevişen bir erkek olarak en çok zorlanacağınız konu da muhtemelen budur zaten. askerde alçak sesle konuşma, hatta konuşma diye bir şey yoktur. tekmil verirken, emir verirken, emir alırken, bir işi, bir oluşu, herhangi bir şeyi dile getirirken daima bağırmak esastır. sivil hayatta nasıl bağıra çağıra konuşanlar etrafı rahatsız ediyor diye ayıplanıyorlarsa, askerde de iyi bağıramayanlara kötü gözle bakılır, toplumdan dışlanırlar. hatta acemi eğitiminin önemli bir bölümü bağırma üzerine kuruludur. başlarda mutlaka zorlanacaksınız ama kendinizi zorlayın ve bağırın. bağırmazsanız hayatta kalamazsınız.

nöbet ve içtima, içtima ve nöbet… askerliği askerlik yapan bitmez tükenmez azot döngüsü. içtima günde minimum üç adet ve ortalama yarımşar saat mal gibi bekleme olayıdır. çaycı, çorbacı, genelkurmayın bütün bilgisayarlarını tamir eden adam gibi ultra önemli bir göreviniz olmadıkça içtimadan kaçamazsınız; ki sözü geçen görevler de genelde içtimayı özletir niteliktedir; uyandırayım. tabi siz çavuş olacağınız için içtima bağlamak adı verilen çok bilinmeyenli denklemle de karşı karşıyasınız ki, söylenebilecek tek şey: şimdiden geçmiş olsun. nöbet içinse söylenecek fazla bir şey yok, elde tüfek iki saat dikiliyor, yaklaşan olursa var gücünüzle bağırıyorsunuz. uyumamaya çalışın. iki hafta disko beş dakikalık uyku için gerçekten ağır bir bedel. denebilir ki, askerliğin özü nöbettir, içtimadır.

askerliğin özü, mevsime göre değişir, ilkbahar ve yaz aylarında ot yolma, sonbaharda yaprak toplama, kışın ise kar küremedir. ben yüksek ihtisasımı ot yolma disiplininde yaptığım için biraz bu husustan bahsedeyim. aman ot yolma deyip geçmeyin; askeriyenin nasıl hiçbir şeyi sivil hayata benzemiyorsa, otları da benzemez doğal olarak. siz yüz elli adam araziye yayılmış canla başla onları yolmaya çalışırken kanlarının son damlasına kadar kendilerini savunan, elinizi başınızı kanatan, parçalayan canavarlardır bunlar. alien’dır, zerg’dir, ne bileyim ben tyranid’dir. bazen siz mi otu yoluyorsunuz, yoksa ot mu sizi yoluyor şüpheye düşebilirsiniz; yapacak bir şey yok, katlanacaksınız.

yukarıdaki üç paragrafı da okuduysanız anlamış olacağınız gibi, askerliğin özü diye bir şey yoktur. belki de askerlik, zamanın gerçek doğasını kavrayabilmemiz için tanrı’nın ve türk silahlı kuvvetleri’nin bize yaptığı bir lütuftur. çünkü 24 saatin 24’ünü de, her dakikanın ağır ağır geçişini hissederek idrak etme fırsatı sivil hayatta pek karşınıza çıkmaz. belki shaolin eğitiminde olabilir, ama o da çok uzun sürüyor.

fakat sonuçta o beş ay altı günden geriye kalan, terhisten sonraki ilk günlerde sabah 06.30’da kalkıp sokağa çıkıp koşmak, gece 03.00’da kalkıp balkonda 3-5 nöbeti tutmak, yeşil giysi görünce midenin bulanması, yerde ot görünce yolmadan duramamak gibi anomalilerdir. korkmayın, zamanla geçiyor.

"bizim oralarda bir laf vardır: eşeği siken osuruğuna katlanır derler. anladınız siz onu." yüzbaşı muammer, ağustos 2004, ankara.
rahip rahip
askerlik sorgusuz sualsiz t.c. vatandaşı olan her erkeğin vazifesidir. askerliği reddeden kişi vatandaş oalrak kabul edilemez. yani bu ülke vatandaşı olabilmenin yegane koşuludur. "ben istemiyorum, siz gidin ben gelmicem" diyemezsiniz. işte bu noktadan çıkarak herkesin yapmakla yükümlü olduğu bu ödevin eğitim seviyesine göre süresinin uzun yada kısa olması çokta mantıklı bir durum değildir. çünkü kişilerin özel hayatlarındaki tercihleri bir kamu hizmetini yerine getirirken kişiyi etkilemelelidir. devlet aldığı kamu hizmeti için tüm vatandaşlarına aynı mesafede durmalıdır. sonuç itibari ile kişi bu hizmeti yaparken herhangi bir bedel almamaktadır. yapmamak gibi bir seçme şansı yoktur.

yukarıda belirttiğim nedenlerden ötürü kısa dönem askerlik türkiye'deki çarpık düzeninin göstergelerinden biridir.

ben demiyorumki herkes 15 ay askerlik yapsın gönlüm isterki herkes 2 ay yapsın. önemli olan eşitlik olsun. unutmayalım ki 15 yapanlarda analarının kuzusu ve sizden hiçbir farkları yok.

en merak edilen noktaya gelince ben 15 ay mı yaptım ? hayır.
deoignoto deoignoto
kısa film gibidir..lakin birinde o kadar şeyi nasıl o kısa sürede anlatıcam derdi yaşanırken diğerinde nasıl o kadar az şeyi ballandıra ballandıra anlatıcam derdi yaşanır..
stranger stranger
askerlik anısı denen sadece o anları yaşayan kişiler için anlam ifade eden karşı taraf için oldukça manasız olan hikayelerin anlatılma durumu söz konusu olduğunda dikkate alınan süre zarfı... o kısa zamanda genelde kurmaca anılar üstüne kafa yorulur ki dönüşte anlatılacak bişeyler olsun.
erderomi erderomi
şahsıma çok uzun gelmiş bir zorunlu hizmet. ancak bu satırları yazarken hiç unutamadığım bir cümleyi tekrar hatırladım. kışlada sevdiklerimizi, memleketlerimizi hatırlayıp iç çektiğimiz 31 aralık gecesi,2007 kasım veya aralık'ta bot bağlamış 2009 şubat'ında teskere alacak uzun dönem arkadaşlarımdan birisi "hoca benim hayatımda 2008 yılı diye bir yıl yok biliyor musun? " demişti. ben de henüz 20 yaşında birisinin hayatından 15 ayının eksik olmasının adama nasıl koyduğunu düşünür halime şükrederdim.
faça faça
poşetlik. kısa dönem askerlere neden poşet dendiği hakkında çeşitli rivayetler vardır. uzun dönem askerler gibi fiziksel olarak yorulmasalar da zihinsel olarak yorulurlar. mesela öğretmen olanlar komutanların çocuklarına her akşam ders verir. nasıl olsa beleş.
legummagister legummagister
insanların, kendilerine bahşedilen statülere göre kişiliklerinin ve mizaçlarının değişip değişmeyeceğine ilişkin olarak yapılmış bulunan "stanford prison experiment" adlı deneyi özellikle sayın doktorumun tahlil etmesi dileklerimle.. deneye ilişkin belgesel için bkz.,


ekleme: ayrıca saygılı hitabet konusunda söylediklerine tümüyle katılmaktayım.. lütfen yanlış anlamasın bendenizi..
tanım cümlesi kurmadığım için de her birinizden ayrı ayrı özür dilerim.. biliniz ki #5658710 numaralı (bu başlık altında 21.sırada bulunan) giriye cevap vermek, tanım cümlesi kurmaktan çok daha elzem geldi tarafıma..
1 /