kısa hikayeler

chixculub chixculub
zülfü livaneli'nin dilinden dinlenebilecek güzel bir şarkı. sözlerini veriyim de yorumu öyle yapayım:
neler anlatır neler
kısa hikayeler
insanların yüzleri
yüzlerinde ki keder

evde kalmış bir kızın
buğulu camlarında
kalan solgun hayaller
kısa hikayeler

dar gelirli memura
dünayayı dar getiren
düşük omuzlarında
kısa hikayeler

ben bunu söyleyince
akan sular durulur
der gibi yürüyenler
kısa hikayeler

okunmuş okunacak
kitapları yaznalar
yazıları basanlar
kısa hikayeler

ötüşlü ötüşsüz kuşlar
gurbete gelir gider
yorgun kanatlarında
kısa hikayeler

insanlar güzel
insanlar solgun
ölümler gibi durgun
kısa hikayeler

mmmmmmmmmmmmmmmmmmm


yoruma gelince şarkı herkesin hikayesini anlatıyor, yoldan geçtiğimizde çöp konteynırının dibinde çömelmiş duran tinerci yok belki şarkıda ama insanların hikayeleri var. emekçi insanın hikayeleri var. bu yüzden şarkı dinlenmeli diyorum ben. bu arada bu şarkının sözlerini kopyala yapıştır yapacak bir yer bulamadığım için başında on dakika başında dinleyerek yazabildim.
benden de güzeli yok benden de güzeli yok
2 sevgili varmış
çok severlermiş birbirlerini oğlan askere gitmiş
o askerdeyken kız başka birine aşık olmuş bunu mektupla anlatmak zorunda kalmış
"sen askerdeyken ben başkasına aşık oldum,
kusura bakma sende olan fotoğraflarımı gönder"
asker mektubu okumuş,intikam alcak ya.!
bölükteki askerlerden ne kadar kız resmi varsa toplamış zarfa koymuş ve şöyle yazmış:

"kusura bakma sen hangisiydin seçemedim kendi resmini al diğerlerini geri yolla..!"

ama çocuk sadece intikam için öyle yaptı yine acı çekmeye devam edecek ya o kötü...
rockabilly rockabilly
çıkıp tek başına bi bara gidip içmek istersin sonra bi tanıdığın seni öylesine yalnız ve acınası bir halde görmesinden korkarsın tanıdık olan işletmeciden bile çekinirsin. gidiple gitmemek arasında saatlerce düşünürsün birilerini mi çağırsam dersin gelmeyeceğinden korkup ona da söyleyemezsin. ne zamandır aramıyordun şimdi mi aklına geldi derse ya o zaman ne yapacaksın ? boşver en iyisi evde oturmak.
mindrust mindrust
hava puslu bir okadar da rüzgarlıydı. ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen ruhunun kıyısında sakladığı küçük süprizlere de yer yok değildi. evet o'nun adı sucuklu yumurtaydı. sert bir hamleyle camı kapatıp mutfağa geçti.

kusursuzca istiflenmiş bol baharatlı sucuğu, esir düştüğü kabından çıkartıp kalın kalın dilimlemeye başladı. bir yandan da tavada ateşi yükselen yağın iniltileri yükselmeye başlamıştı. zaten ufak ufak kıvama gelmiş olan yağa sucukları atarak çığlıklara boğulmasına sebebiyet verdi. ne de güzel cızırdıyordu mübarek, ye beni 2 kelimeden oluşan emir kipi olmaktan çıkmış dansa davet mahiyetinde bir tetikleyiciye dönüşüvermişti.

sucuğun yağ üzerindeki kusursuz dansını dizginleyebilecek tek bir kişi vardı ve onun adı da yumurtaydı. müebbet yemiş mahkum edasında kabuğundan kurtulmak istercesine tavanın köşesine kafa atarak kendini parçalara ayırdı. bu kusursuz dansın üzerine düşen yağmur taneleri gibiydi, sucuk ve yağ nüansın bozulduğunu düşünse de yağan bu yağmur onların şehvetini ikiye katlayacaktı.

ve işte kusursuz bir eser, umutsuz bir vakanın zaferle sonuçlanması veya donmakta olan bir bedene düşen kıvılcım gibi kurumakta olan bir toprağa düşen su tanesi misali bir bütünleşmeydi bu. ama her şey gibi onların da bir süresi vardı, mideye inme vakti gelmişti.

yaşamışlardı çılgınca, kısaydı belki ömürleri ancak zirvede bırakmak unutulmaz olmaktı belki de. sessizce müsama gösterip mideye inme vakitleri gelmişti..

onlar görevini yapmıştı, birini mutlu etmişlerdi ve en önemlisi de mutlu olarak yapmışlardı bunu.
mindrust mindrust
zamanın birinde; kimsenin olmadığı, kuşların ötmediği, kervanların geçmediği etrafı ağaçlarla çevrili, yolları açık kahverengi renkli topraktan olan, ağaçtan yapılmış klübede bir adam yaşarmış. kendini bildi bileli yalnız yaşıyormuş, ona isim koyacak birini bile tanımamış hayatı boyunca.(ama konuşmayı biliyormuş, sincaplar öğretmiş çünkü) artık ömrünün de son günlerinin geldiğini hissedebiliyormuş. dünyadaki varlığına bir imza niteliği taşıımak amacıyla kendine bir isim koymaya karar vermiş.

uzun uzun düşündükten sonra geriye 2 şık bırakabilmiş. ve sonra bu iki şıktan kendine 'doğru' ismini vermiş. çünkü şu ana kadar yaptığı her şeyin doğru olduğundan gayet eminmiş. bunu düşünerek ilk yanlışını yaptığından emin vaziyette odun kesip ağaçlardan düşen yaprakları tırmıkla kazımaya devam etmiş. gel zaman git zaman isminin ihtişamı karakterini gölgelemeye başlamış, hem de klübesinin etrafındaki ağaçlar bile gizleyememiş bu gölgeyi.

odunu kesip yaprakları topladıktan sonra nehire su almaya gitmiş. sudaki yansımasına bakarak kendi ismini haykırmış, doğru! doğru! doğru! ne kadar da ihtişamlı duruyorum demiş ve kendine bir isim daha koymaya karar vermiş. 'yüce doğru' ne kadar da havalı bir isim olmuştu. 2. yanlışını yaptığından habersiz klubenin yolunu tutmuş. kafasını her zamanki yastığına koyduktan sonra klübesinin ne kadar da küçük olduğunu farketmiş, yarın ilk iş kendime yeni bir klübe yapayım diyerek uykuya dalmış. yüce doğru'ya yakışamayacak derecede ihtişamsız bir klübede yıllardır nasıl yaşadığına hayret ederek baltayı geçirmiş tavana.

yeni klübesinin inşaası için baltasını yerli yersiz savurmaya başlamış etrafındaki ağaçlara. isminiin ihtişamına yakışır bir klube için tüm ağaçları kesmesi gerektiğini bilerek günler günü uğraşmış. son ağacı kestiğinde rüzgar ensesini sıyırmaya başlamış. ışığa ulaşmanın verdiği mutlulukla göğe ismini haykırmış. 'yüce doğru aydınlıkta' tekrar tekrar haykırmış ismini. 3. isimle birlikte kendini bulmuştu, tekrar haykırdı 'yüce doğru aydınlıkta' !!!

bu hatalar silsilesinde mutluluğun tadını yeni klübesinde isminin ihtişamına yakışır şekilde çıkartırken, kapı çalmış. ilk defa böyle bir şey ile karşılaşmasına rağmen şaşkınlıkla kapıya yönelmiş, kimsecikler yok.. hangi cüretle rahatsızlık verebilirsiniz, burası yüce doğru'un aydınlıktaki kapısı buna kim cüret edebilir demiş. cevaplayan olmamış. arkasını dönüp içeri girecekken kapıda bir not bulmuş(okumayı nerden öğrendiyse artık) ;

'yüce doğru aydınlıkta' ihtişamın oğlu, verdiğimiz rahatsızlığı af eyle. karanlık hayatında aydınlığa kavuşmana çok sevindiğimizi belirtmek isteriz. yeni klüben de harika olmuş ancak sen karanlıktaki ışıktın ve kalbin tüm ormanı aydınlatırken bir anda kömür gibi siyaha büründü. sen aydınlıktaki karanlık olmayı seçtin, oysa senin ışığın tüm evreni aydınlatırken bir ismin arkasında sahte ışığa aldandın. dediğimiz gibi; sen bunu haketmedin kardeşim. seni götürmek durumundayız, sonsuzluğa, bir daha dönülmeyecek olan bir yere. ancak merak etme ismin burada yaşamaya devam edecek 'yüce doğru aydınlıkta'

imza : 3 yanlış
darth minor darth minor
''cennetin doğusuna geçmek için sabah erkenden uyanıp, dünyanın bütün sorunlarını sırtına yükledi, o çelimsiz cüssesiyle. oysa yaşam kadar ağır bir sorumluluk yoktu ve bunu anlaması için bir kaç ömür yaşaması gerekiyordu.''
mıcmıc mıcmıc
bir gün yolumda yürüyordum.
onu gördüm.
neden saçların beyazlamış dedim.
tebessüm etti.
sonra yollarda yürüdük.
ona bir hatıra verdim.
o hatıra istemedi.
kendine iyi bak dedim.
yarın da geleceğim dedi.
gelme dedim.
geldi.
gitmeyeceğim yanına dedim.
gittim.
arama bir daha beni sorma dedim.
sordu.
benim yolum başka dedim.
dönemem o yoldan...
ben öyle olduğunu düşünmüyorum dedi.
road and trip road and trip
bir zamanlar bir kız vardı. yürüdüğü her yeri yolu zanneden. oysa yol, yürümekle olan bir şey değildi. bir zamanlar aslında yürüdüğü bir yol vardı o yüzden bilmesi lazımdı yol neydi, neye benzerdi.

bir yolu yürürken uzaklaşamıyordu diğerinden. hem uzaklaşamıyor hem de eski yola dönmekten de çekiniyordu. belki de yol değil mi işte, yürüyorum. şu köşeyi dönünce kim bilir belki aynı manzarayı göreceğim, hatta daha güzel manzaralar belki diye düşünüyordu. ama yürüdükçe sanki arkasından geliyordu eski yol.

fark edemedi, nereye gitse yanında götürüyordu eskiyi. eski yanında oldukça zaten nereyi yürüdüğünün ne önemi vardı ki onun için.

bir gün arkasından seslendi cesaretini toplayan, eski yolun başında bekleyen. o düşündüğün manzaraya o yoldan varamazsın, ben buradayım dedi. evet yollarımı otlar bürüdü, sarmaşıklar sardı belki. belki bazi yerleri bozuldu ama sen yürürsen yine hayat bulur, peşinden değil yanyana yürürüz dedi.

kız yolun kıyısına kadar geldi, durdu, baktı. baktığı yerler güzelleşti ama o kadar, adımını atmadı. sen arkamdan gelsen de, ben her yolu seninle yürürsem de yolumu değiştiremem dedi. unut beni dedi sanki demekle unutulurmuş gibi. bırak beni dedi sanki demekle bırakılırmış gibi. git dedi, ne kendi inandı dediğine ne yoldaki gitti.

ne yol başka yere gidebiliyor ne kız yolu arkasında bırakıp kaybetmek istiyor. o bilindik yolun başında, birlikte yürümek için ısrarla beklendiğini biliyor. o yol yeniden çiçeklenecek, yeniden yürünecek günü bekliyor ve biliyor tüm bunlar olacak. yeter ki kız o yolun kıyısından bir adım içeri atsın. her şey düzelecek.
6