kontroll

genetic superior cell genetic superior cell
film noir ve avrupa sineması sevenlerin kaçırmaması gereken bir 2003 yapımı nimrod antal filmi. budapeste metrosunda çalışan bilet kontrolcüleri arasında geçiyor hikaye ve mekan olarak sadece metro kullanılıyor filmde. metroda çalışıp orada yaşayan bir adamın sanrılar görmesi gece metronun gizemli hali ve metro duraklarında bi anda trenin önüne atlayıp ölen insanlar filmin konusu. bu film cannes film festivalinde 20 yıl aradan sonra gösterilen ilk macar filmi olup, yönetmeninde yolunu açmıştır. nimrod antal, bu sene taş hatun kate beckinsale ve luke wilson in oynadığı vacancy filmini yönetmiş. zati hollywood nerde basarılı bi yönetmen var transfer ediyor.

(bkz: hollywoodun transfer politikası)
pedesa pedesa
özellikle taxidermia'dan sonra insanlar macar sinemasına daha bir yoğunlaştı. eskiler deşilmeye ve yine bu yılın filmleri takip edilmeye başlandı.
kontroll, büyük bir beklentiyle izlenildiğinde kesinlikle hayal kırıklığı yaratacak olan bir film. özel bir şeyler bulamadım açıkçası.
masticore masticore
artık boku çıkmış bir klişenin sıradışı bir şekilde kullanıldığı, sıkılmadan izlenilebilecek macar filmi. bence en başarılı tarafı, yüksek meblağlar harcanmadan da temposu yüksek bir film yapılabileceğini kanıtlamış olmasındadır. hayalkırıklığına uğramak için, büyük bir beklenti içinde olmanız gerekmez, zira film belli bir noktasında insanı büyük bir beklenti içine sokup, ardından hayal kırıklığı yaratmaktadır. bu bağlamda, anti klişe timi kurbanı olmasını diliyorum senaristinin.
borga borga
bağımsız film nedir, nasıl olur sorusunun cevabı macar filmi.
standart entrikalı hollywood filmlerinden, polis kazası içeren fransız filmlerinden, tutkuyla başlayıp hardcore seks ile devam eden italyan filmlerinden ve üç sahnesinden ikisi kavga olan ingiliz filmlerinden bıktıysanız mutlaka izlemelisiniz.

bir bilet kontrolörünün hayatından kesit sunuyor film.
aslında çocuğumuzun hayatından bir dönem bu, yaşamadım ben bunu! diyenin olmayacağı türden.

---- spoiler içerebilir ----

filmin en hoş yeri bağımsızlığından ötürü fazlasıyla imgelere yer verilmiş olması.
baş karakterimiz bulscu'nun hayali dünyası olabileceğinden fazla objektif yansımış ekrana.
sanırım raylara düşen insanları kimin ittiği az çok belli.
bulscu'nun metroda yatıp kalkması, yukarıdaki hayattan kendini soyutlaması,
daha evvel neci olduğunun net olarak ortaya çıkmaması zaten karanlık bir sıfat ekliyor ona.
''kameraların kör noktalarını bilen adam'' olması şaşırtmaz izleyiciyi.

aslında bulscu'nun ekibindeki insanlar, düşününce hepimizin çevresindeki insanlardan oluşuyor.
sinirli ve agresif birisi var, aşırı sakin birisi var, aptalı var...
biraz da modern dünyanın yer altına uyarlanmış hali film.
üç istasyonda geçmesine rağmen, filmin her karesi bir yaşanmışlığın yansıması gibi duruyor.

laci'nin sinir krizi geçirip bir yolcunun boğazını kesmesi de olabilir hayatımızda.
big boss gibi üst rütbelilerin bizi bunaltması da.
muki tipli cinsler de arkadaşımız olabilir, bela gibi babacanlar da.

dediğim gibi, film bulscu'nun yaşadıkları değil de bizim yaşantımızın dışarıdan görünümü gibi.
her keskin sahnede, günlük hayattaki şaşkınlığımızı, korkularımızı yaşıyoruz.

yine de her zorluğu 'aşk' ile yenebilirsin teması yok değil filmde,
ışığa giden yol bile aşktan geçtiğine göre*

---- spoiler içerebilir ----