kuşatma

1 /
lenineli lenineli
yorum'un en güzel albümünün en güzel iki şarkısından biri muhakkak.

'93 ağustosu; lenineli henüz biraz çocukken, çocuk olduğunun bilincinde değilken çoğun, çocuk olduğunu anımsatan pek olmaz iken, ancak çocuk gibi sevilirken, çocuk olduğunun ayırdına varır bu türküyle bir an.

(...)

bir temmuz akşamı, ayaklarını iyi bir marangozunun elinden çıkmış eski bir tabureye uzatmış çocuğun, bir avrupa futbol maçını elindeki tuzlu leblebileri gözlerini tv'den ayırmaksızın leblerine biteviye usulca götürmesiyle birlikte merakla izlemesi, belli ki ertesi gün oynayacağı müsabaka adına bir şeyler kapma gayretine de delaletti. kramponların boyası tastamamdı, tozluklar, tekmelikler hazırdı. hazırdı da; az sonra hissedeceği şeyler ve yıllarca unutamayacağı üzünce bir tezatlık oluştursun diye mutlu diyemeyeceğiz o anki haletine. garip ki, o akşam çocuk için olumlu sayılabilecek yalnızca 'merak' durumu söz konusuydu. bunun tecridinde tanımlayabileceğimiz hissettiği müspet yahut menfi bir mütemayil hissî hâl yok idi. donuktu. kayıtsız hiç değildi. arada bir elleri ile bacaklarını baldırlarından kavrayıp sıkması; büyüyüp gelişen, sertleşen ve kuvvetlenen bacaklarını seviyor olması ve onlara başka hiçbir uzvunun bu denli işlevsel olmadığının düşüncesi ile ayrı bir önem vermesi, henüz ergin olmamasının yanında futbola duyduğu garip tutkuyla muhakkak ilintili idi. 2 temmuz 1993 akşamı tv ekranında altta sürüklenen şeritte yazanlar okunması olurdu. fakat okundu. yazık ki şeridin hızına yetişti o okumuş kahverengi gözler: "sivas'ta madımak oteli'nde çıkan yangında 30'u aşkın kişi yaşamını yitirdi. ölümlerin artmasından endişe ediliyor..." donuktu ya; bu an donmuştu. bitmiş gibiydi çocukluğu o an. yuktunmasına yardım edecek bir tek tükürük dahi bulamadı dolaşan dili boğazında... gözyaşları aksın isterdi belki bilinçaltı, ancak gözünden kuru kuru tek bir yaş bile gelemedi. tükürükler boğazının en derinliklerinde, göz yaşları yüreğinin en merkezinde çocuktan habersiz kalakaldı. sözcüklerin değil yalnızca, zihnindeki levhalarda git gel düşünce kırıntılarının dahi oynayamadığını, kifayetsiz kalabildiğini ilk kez o akşam öğreniyordu. 'olmasaydı' demenin gereksizliğine varamadı. hiç.., yalnızca hiçti çocuk. hiç kaldı, yetim kaldı, öksüz kaldı yapayalnız evde. sonra ne yaptı, konuştu mu, uyudu mu, dışarı mı çıktı; bilmediğimiz şeyler.

bir ay sonra; cıvıl cıvıl bir pazar günü traktör römorkunun tepesinde yol alınarak varılan şelaleli ve meşelerin yoğun olduğu bir piknik yerinde toplanan birbirinden güzel birçok insan gece olana dek orada kalacaktı. hava karardığı vakit, henüz gitar ve bağlama ortaya çıkmazdan önce kocaman pillerle çalışan bir teypten gelen müzik dinleniyordu. ateş yakılmış ve çepherinde toplanılmış olmasına karşın üşüyen çocuğu annesi kendi kırmızı hırkasına sarmış yanına oturtmuş iken, teypten gelen "sen güneşin delik deşik edildiği bir ülkede doğdun" sözü çocuğa bir ay önceki akşamını anımsattı. bildiği bu şarkıya ilk o gece ateş başında ciddi bir anlam yükledi: "saplanırken geceye ilk çığlığının sesi". ve nihayet gözünden usulca ötelenen çocuk gözyaşları... annesinin eli yüzünde, annesinin eli yanağında, annesinin eli çocuğunun gözyaşlarından ıslak. anne eli kadar mubarek daha da bir şey yok idi. çocuğun başı annesinin göğsünde şanslıydı bir ay önce tam da kendi yaşında yanarak can veren iki çocuğa göre. onlar düştükçe aklına, hıçkırıklar titrettikçe çocuk gövdesini, annesi daha bir kucaklıyordu çocuğu. şimdi dünyanın en güzel genç kızları ateşin etrafında söylüyorlardı şarkıyı birlikte:

"ağla yavrum, ağla; dindirsin içindeki acıyı gözyaşların"

10 yıl kadar sonra çocuk, okumak için geldiği istanbul'da yek başına evinde oturmuş; intifada'nın ikinci büyük başlangıncına dair bir haber izlerken bu kez yanında şarap vardı. ve muhakkak tuzlu leblebi! tv'de filistinli yaşlı bir kadına ilişti gözü bir an. kocaman cüssesiyle ve vargücüyle taş fırlatıyordu tanklara... leblebiyi lebine doğru götürüp, dişlerin leblebiyi ilk kez kırmasıyla birlikte genç çocuk bu kez geberisiye kadar ağlayacaktı. ağladı. filistin, sivas ve yüreğindeki ve beynindeki artık daha olgun bilinç ve kin ile birlikte ağlamaktan geberdi!..

"dönsün toz duman arasın aşkı; ağla yavrum ağla şimdi"

ben size; "yıkın bu saltanatınızı" demiyorum. ben size; "bitirin artık bu zulmü" demiyorum. ben size; "vazgeçin zorbalıklarınızdan" demiyorum. ben size; "insan olun!" demiyorum... ben size; "kaldırın insanlığın üzerinden bu kuşatmayı" demiyorum.

siz devam edeceksiniz tüm korkaklığınızla ve alçaklığınızla eziyetlerinize, çocuk öldürmelerinize, kan dökmelerinize, işkencelerinize, yakmalarınıza yıkmalarınıza. ve ancak, biz yıkacağız; hesap sora sora bitecek zulmünüz! kuşatmayı da biz kaldıracağız, zulmü de biz bitireceğiz. elinizden de alınacak o iktidar! yıkılacak renkli dünyalarınız! hesap vereceksiniz! annelerin ve çocukların gözyaşlarının hesabını vereceksiniz! şüphe etmeyeceksin. etme.
bir şeyler olacak yarın bir şeyler olacak yarın
bir ülkeye mal giriş-çıkışının askerî yöntemlerle dışarıdan çevrelenerek engellenmesi.

savaş içinde olabilecek ve normal karşılanabilecek bir durumken, savaş dışı zamanlarda da gergin anlarda yapılabilir.

örnek vermek gerekirse; sovyetler birliği 1948 yılından itibaren yaklaşık 1 yıl berlin'in müttefikleriyle kara ve demir yolu bağlantısını kesmiştir. bu süre zarfında abd kuşatmayı yalnızca hava yoluyla aşmış ve berlin'e havadan yakıt ve yiyecek yardımı yapmıştır.

karıştırılmaması gereken benzerleri;
(bkz: ambargo)
(bkz: boykot)
taştozu taştozu
her dinlediğimde ağladığım ve her dinlediğimde beni biraz daha güçlendiren grup yorumun tarif edilemez derinliği ve güzelliği olan parçası.
umut taciri umut taciri
muhteşem bir grup yorum parçasıdır. insanın tüylerini diken diken eder. gerek müziği gerek sözleriyle. tuhaf bir şekilde acayip bir etki bırakıyor üzerimde dünya üzerinde varolan bütün kötülükler bir an aklıma geliyor... "sen kurşun yağmurları altında güneşin delik deşik edildiği bir ülkede doğdun..." diyor ya aklıma hemen de filistinle özdeşleşen tanka taş atan çocuk geliyor.. sonra dönüyoruz ülkemize 1 mayısta taksim'e çıkmak isteyen ellerinde flamalar olan göstericilere akrep aracından megafonla "gelin lan gelin vatan hainleri" diyen polis geliyor aklıma.. sonra doğuda 12 yaşında ki çocuk geliyor aklıma pkk'lı diye kurşuna dizilen...

öptü kan revan içinde seni
çırılçıplak bir ölüm
ölümü ve gözyaşını gördün yavrum
kan emmeyi öğrendin yaralarından
temporary peace temporary peace
başlangıcıyla insanı kuşatma'nın içine çekip, sonrasında oradaki acıyı bizlere yaşatan grup yorum şarkısı. yeni doğan bir bebeğe söylenmiştir.
sonrasında akılda kalanlar şöyle sıralanabilir;

bir bebek,
güneşin kurşunlarla delik deşik edildiği bir ülkede doğan,
annesinin yaralarından kan emmeyi öğrenen,
annesinin cesedine kurşunlar yağan,
ağlayan bir bebek...
kartalbey kartalbey
türk sinemasının ilginç sayılabilecek filmlerinden. evden kaçmış küçük bir çocuğun bir cinayete tanık olması ve onu gören sapığın çocuğu öldürme girişimleri.çocuk büyük bir okulun içinde bir odaya sığınır.ve bu arada rastgele numaralar çevirerek yardım ister.bu arada duyarsız ve vurdumduymaz insanlara da tanık oluruz.ilginç konusu ve kurgusuyla izlenebilir.
taştozu taştozu
tüyleri diken diken eder. hıçkıra hıçkıra ağlamamak için sonuna kadar dinleyemediğim grup yorum ezgisi.

öptü kan revan içinde seni
çırılçıplak bir ölüm
ölümü ve gözyaşını gördün yavrum
kan emmeyi öğrendin yaralarından


byzantion byzantion
her dinlediğim zaman beni farklı yerlere sürükleyen grup yorum şarkısı ve efkan şeşen sesidir. daha bugün metroya giderken neden takıldı bilemiyorum ama büyük ihtimalle çıplak ayaklı 3-4 yaşında suriyeli bebeyi gördüğüm için takıldı (bkz: itiraf ediyorum küçük burjuvayım). söyleye söyleye gittiğim şarkıdır. şiir kısmına gelince gözlerim dolu ki bir küçük burjuva olduğum için normaldir. öyle bir şarkıdır işte.
tekil kişilik tekil kişilik
ülkemizi kuşatıyorsunuz...
sosyal medya falan ve filan!
sınırlarımıza yanaşıyorsunuz...
eminim ne kadar çok vatan haini var diye de içinizden geçiriyorsunuz.
paralı köpek değil ki millet...
gönüllü bir toplum.
savaşla kurduk en kötü savaşla kaybederiz...
ama size de oh be dedirtmeyiz...
metal fırtına filan değil bu...
çılgınca bir şey!
rüzgar gibi geçtiler dersiniz.
kuşatan yanlız allahtır.
ama siz nereden bileceksiniz!
1 /