laisizm

emma emma
din ve devler işlerinin ayrılması şeklinde bi tanım gelse de hafızalarımıza ilk anda, aslında bunu da içeren ama tam anlamı bu olmayan kavram. tam karşılığı devletin tüm dinlere karşı eşit mesafede ve tarafsız olmasıdır. ve laisizm dinlerin hepsini korumayı kapsar. burdan yola çıkarak laiklik dediğimizde, bi kısım insanın düşündüğü gibi din düşmanlığı ya da din karşıtı anlamlarının çıkması abesle iştigaldir, zira laiklik devletin koyduğu değişmez bir mevhumsa-ki öyle olduğunu kabul etmiş oluyoruz türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak- şunu da bilmeli ve kabul etmeliyiz ki devlet ve din aynı kefeye konulamaz, tam da bu tanımdan yola çıkılarak devletin görevi dini, ama o ülkede ki tüm dinleri korumaktır. durum budur.
sinkaf sinkaf
siyasal iktidarın meşruiyetini dünyevi kaynaklardan aldığı laiklik kavramından farklı olarak; türkiye ve fransa özelinde devletin dini bastırması,onu kontrol etmesi ve kullanmasına kadar varan ve çarpık bir din-devlet ilişkisi resmeden bir ideolojidir
gelirsemkal gelirsemkal
türkiye bağlamında laiklikten farklıdır, çünkü laiklik atatürk ilkesidir, atatürk tarafından tanımlanmıştır. laisizm fransızca'dan gelen bir kelimedir, din ve devletin ayrı kurumlarca yürütülüp devletin dini bastırması onu yönetmesi anlamına taşır. sekülerizm ise din ve devletin ayrı kurumlarca yönetilip birbirinden bağımsız olmasıdır sadece. bizdeki laiklik, kelime anlamı olarak laisizm'den gelse de atatürk sekülerizm'i hedeflemiş ama zamanla iş tekrar laisizm'e dönmüştür. sonuçta dini yöneten kurum diyanet işleri başkanlığı ama devlete bağlı.

not: yönetim şekilleri veya rejimler bu tanımları değiştirmez. kanuni sultan süleyman bir halifeydi, islam hukuku'na göre yönetiyordu osmanlı'yı. ama kendisi tamamen siyasi iradeyi temsil ederken şeyhülislam'daydı dini yetkiler. ama kanuni şeyhülislam'ı da elinde oynattığı için kanuni zamanında da laisizm vardı diyebiliriz, eğer zarf değil de içindeki önemliyse.
kalbime gömerim o zaman kalbime gömerim o zaman
bildiğin dinsizliktir. devletin dinlerini yaşayan insanlara sudan bahanelerle engel olmasıdır.
bize okullarda öğrettikleri laiklikle alakası olmayan şeydir. bizlere laikliğin din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, devlet işlerinde din kurallarının egemen olmaması ve dinini yaşamak isteyen insanlara dinlerini yaşamaları için fırsat verilmesi olduğunu öğretmişlerdi. türkiye cumhuriyetini laik bir devlet olduğunu da söylemişlerdi. büyükdük, o kavramlar kafamızda yer etti. bir baktık ki bizdeki laiklik değil laisizm imiş. hayırlı olsun dedik.
ncaabetween2people ncaabetween2people
laiklik, ordu ve burjuva çıkarlar kitapçığından parça:
"belki de laiklik tartışmalarının bu denli kafa karışıklığı yaratmasının gerisindeki en önemli neden bu kavramın özgün niteliğidir. şöyle ki, laiklik, zamanında, yani burjuva devrimleri çağında devrimci bir talep olduğu gibi, bugün de kurulacak bir işçi sınıfı iktidarı altında hemen uygulamaya konulacak bir politikadır. bu nedenle kavramın kendisi tarihüstü bir olgu haline getirilerek istismar edilmeye çok açıktır. fakat bu noktada iki hususun hasıraltı edildiğini belirtmek gerekiyor: birincisi, türkiye’de laiklik şiarı tarihsel gelişiminin bir sonucu olarak, hiçbir zaman, örneğin fransa’da olduğu gibi, devrimci bir sınıfsal içeriğe sahip olmamıştır; ikincisi, bugün bahsedilen laikliğin içeriğiyle işçi devleti altında uygulanacak laiklik politikasının benzerlikleri kadar farklılıkları da vardır, hattâ özü bakımından ikisi apayrıdır.
bu nedenle türkiye’de laiklik olgusunu önce tarihsel gelişimi içinde karşılaştırmalı olarak ele alıp, sonra sınıfsal içeriğini irdelemekte fayda var. hem böylece dine bakış açısının nasıl maddi yaşama kök saldığını, sınıfsal güdülerden beslendiğini ve (egemen sınıf tarafından ezeli-ebedi kategoriler olarak almaya teşvik edilmemize karşın) değişen tarihsel koşullara nasıl uyum sağladığını da görmüş oluruz. i̇nsanlar ve dolayısıyla toplumlar değiştikçe inançlar da değişir.
tc’nin gerek kuruluş dönemi öncesinde gerekse de sonrasında fransa’dan etkilendiği, ulus-devletin kuruluşu sürecine fransız kültürünün yoğun bir etkide bulunduğu biliniyor. ama ödünç alınan üstyapı kurumlarının hem altyapıdaki ve tarihsel gelişimdeki farklılıklar hem de uygulandığı dönemdeki siyasi ortam nedeniyle eğreti kaçtığı da göz ardı edilmemesi gereken bir gerçektir. laiklik her iki devrimde de dine karşı cephe alınmasını gerektirmiştir, ama burjuvazinin dünya çapında tarihsel ölçekte yükselişte olduğu bir dönemde iktidara gelen fransız burjuvazisinin tutumuyla; burjuvazinin çöküşe geçtiği, burjuva devriminin karşıtının ortaya çıktığı, yani uluslararası işçi devriminin somut bir olasılık olarak var olduğu koşullar altında iktidara gelen türk burjuvazisinin dine ve dolayısıyla laiklik kurumuna yaklaşımı farklıdır.
aslında burjuva devrimlerinin dine bakış açısı dinin kendi niteliğine ve egemen sınıflar açısından kullanışlılığına olduğu kadar, içinde bulunulan tarihsel koşullara da sıkı sıkıya bağlıdır. mesela onyedinci yüzyıldaki i̇ngiliz burjuva devriminde din, hiçbir sınıfın ya da zümrenin doğrudan saldırdığı ya da yok saydığı bir kurum değildi. çatışan sınıfların her biri o dönemde dünya üzerinde tanrının egemenliğini (“krallığını”) kurma iddiasıyla mücadele ediyorlardı. böylece belirli muhalif sınıflar ve zümreler protestan tarikatlarca temsil edilirken, katolikler feodal gericiliğin hizmetinde at koşturuyorlardı. ancak, sonuçta i̇ngiliz devrimi’nde din (kilise) meselesi devrimden yüzyılı aşkın bir süre önce halledilmişti ve marx’ın tabiriyle, “hıristiyanlığın burjuva gelişimlerinden biri” olan protestanlığa varılmıştı. aynı sürecin bir parçası olarak da devrime uzlaşmacı bir ruh hali egemen olmuştu.
onsekizinci yüzyılın sonlarına gelindiğinde siyasi taleplerinin neredeyse hiçbirine çözüm bulamamış olan fransız burjuvazisi ve onun önderlik ettiği fransız toplumu ise dine karşı daha farklı bir tutum takınmıştı. yüzyılın hemen başında xiv. louis’nin katoliklikten gayrı hiçbir dine cevaz vermeyeceğini açıklamasıyla birlikte işin rengi iyiden iyiye değişmişti. burjuvazi kendi üretim ilişkilerini toplumda egemen duruma getirmeye başlamış olmasına karşın, feodal kurumlar varlığını ve ağırlığını devam ettiriyor, bu da burjuvazinin gelişimi önünde önemli engeller anlamına geliyordu. bu durum fransız burjuvazisini ve halk içindeki diğer katmanları daha radikalleştiriyordu. bu nedenle sorunlarını bir şekliyle çözmüş i̇ngiliz burjuva toplumunun orta yolcu, ılımlı, uzlaşmacı yapısıyla tezat teşkil eden fransız toplumu, kendi ideologlarının başını çektiği devrimci aydınlanma felsefesi eşliğinde köklü bir kopuş yaşayacaktı.
bu özgünlüğün dışında, türkiye örneğiyle karşılaştırıldığında, başka bir tarihsel koşulun varlığı da dine karşı alınan (ve dolayısıyla laiklik konusundaki) devrimci tutumu açıklar niteliktedir. fransız burjuva devriminde, yani feodalizme karşı gerçekleştirilmiş burjuva-demokratik devrimde, katolik kilisesi en büyük topraksahiplerinden biri olduğundan, bu kurumu mülksüzleştirecek olan laiklik politikası müthiş devrimci bir içeriğe sahipti. doğrudan doğruya halk kitlelerinin maddi-dünyevi varlıklarıyla çatışan ve bu nedenle inançlarında da buna uygun yansımalara sahip olan din, kitlelerin organik ihtiyaçları neticesinde bir kenara itilmek mecburiyetindeydi ve nitekim itildi de. adına da laiklik denildi. öyle ki bugün baktığımızda, burjuvazinin işini hallettikten sonra, yani devrimden alıp alacağını aldıktan sonra, dini (bu kez “modern” katolikliği) geri getirmesi kitlelere ters düşmüş ve siyasi açıdan gericileşme emareleri taşıdığının ipuçlarını vermiştir.
batı müptelası, mukallit kemalizm önderliğindeki türkiye’deyse, bambaşka koşullar bambaşka ihtiyaçlar ve eylemler doğurmuştur. bir defa her şeyden önce bu devrimde rol dağılımı karmaşık bir görüntü sergilemiştir. feodalizme karşı savaşan fransız burjuvazisinin yerinde, paradoks gibi görünse de, asyatik toplumu karşısına alan asyatik toplumun egemenleri vardır. geçmişin miras bıraktığı asyatik toplumun özelliklerini fazlasıyla taşıyan yapı, yeni efendilerini yine eski toplumun güçlüleri arasından seçmiştir. burada dine karşı tutum, esas olarak, egemen sınıfı oluşturan kesimlerden hangisinin devrime önderlik edeceği bağlamında ve kitlelerden uzakta cereyan eden kısır hizip çekişmesinin bir ürünü olmuştur, nitekim bugün de özünde böyledir.
yukarıda da değinildiği üzere, toprak üzerinde özel mülkiyetin olmadığı eski toplumda, tek malik güç devlet olduğundan, dünyadan kopuk reayanın önderlik edemeyeceği toplumsal dönüşüm girişimleri eski toplumun egemenleri arasında gerçekleşmişti. ancak, bu iktidar şürekâsının üçü de iktidara aynı oranda ortak değildi elbette. bu üç devlet direğinden ulema hizbinin büyük bir güce sahip olduğunu söyleyemeyiz; dinî güç zaten “tanrıdan aldığı yetkiyle” yönettiğini söyleyen padişahta toplanmıştı ve din görevlileri bir bakıma padişahın hizmetlisi konumundaydı. ayrıca ulema hizbi ondokuzuncu yüzyıldan itibaren siyasi rejimin bir ocağı olmaktan çıkmaya başlamış ve yüzyılın sonlarına doğru yalnızca öbür dünyanın işleriyle ilgilenen sarıklı din adamları derekesine düşmüştü. böylelikle toplumdan kopuk egemenlik mücadelesi esasen ordu ile padişah arasında gerçekleşecekti.
nitekim m. kemal’in başını çektiği anti-demokratik burjuva önderliğin dine ve laikliğe bakış açısını belirleyen de bu ezilen sınıflardan uzak iktidar çekişmesi oldu. eski toplumun barutunu tüketmiş olmasının ilk önce padişahı gözden düşürmesi sonucu eli rahatlayan m. kemal, böylelikle esas hedef olarak “din”i karşısına almıştı. zira milliyetçi m. kemal hareketi açısından saltanat-hilafet demek, her şeyden önce ve öte, i̇stanbul ve ankara arasında bölüşülen ikili iktidar demekti ve monolitik bir iktidar yanlısı olan m. kemal’in buna zerre tahammülü yoktu. nitekim i̇stanbul’daki devlet ricali de aynı nedenle “dinsiz kemal” hareketine karşı din kozuna sarılmıştı.
bundan ötürü dine karşı takınılan tutumu ve uygulamaya konacak laiklik politikasını belirleyen, kitlelerin somut maddi ihtiyaçları ve bunun “manevi-uhrevi” yansımaları değil, egemen olmaya çalışanlar arasındaki kısır burjuva çekişme olmuştur. mücadele hepimizin bildiği bir şekilde noktalanmış, böylelikle dinin ve “laikliğin” kaderi egemen hale gelen kemalist hareketin manevralarına –kendi grubu içinde de eski din anlayışından yana kesimlerin olmasından ötürü, karmaşık manevralara– bırakılmıştır. egemen olacak kadar basirete sahip m. kemal, hem din inancı iliklerine kadar işlemiş halkın parlamasından korktuğundan hem de elinde bu kozu bulundurma ihtiyacından, dine yeni bir biçim kazandırmıştır.
i̇şte bu yüzden “laiklik” hiç de öyle din ve devlet işlerinin ayrılması, hele hele toplumdaki dinî önyargıların tümden tasfiye edilmesi şeklinde ilerlememiştir. kitlelerin mücadelenin içine çekilmediği, aksine kasıtlı olarak dışarıda bırakıldığı koşullar altında yine bir kavram, bir olgu alınıp türkleştirilmiştir. fakat fransa’dan alınan bu uygulama aynı dönemde (proleter devrimleri çağında) başka ülkelerde de bu içeriğini kaybetmişti. dolayısıyla bahsedilen yalnızca bir coğrafya sorunu değildir. ayrıca laiklik tam da kitlelerin maddi ihtiyacını karşılaması anlamında gerçek bir işlev görmediğinden, bu sorun hiçbir zaman dinmeyecek bir kanayan yara konumunda devam edegelmiştir. kangren boyutuna gelmiş bu ikilem on yıllardır tarihsel materyalist bir yöntemle ele alınmadığından iki kabul edilmez uca savrulan yaklaşımlara konu olmaktadır. taraflardan birisi, batı derken bizim baktığımız yönün tam karşısını kasteden “batı” müptelası, sözde aydınlanmacı “laikler”; diğeriyse “softalardır”. fakat bunlardan ikisi de devrimci ya da ilerici bir yöne sahip değildir.
bu yüzden laiklik türkiye’de dönen tartışmalar içinde, bu sınıfsal niteliğini daha baştan yitirmiş, burjuva kamp içindeki kısır hizip çatışmalarının bir ürünü olarak var olmuştur. farklı koşullar altında ve artık farklı bir kimliğe sahip bir sınıf tarafından gerçekleştirilen laiklik uygulamaları haliyle farklı sonuçlar doğurmuştur. örneğin 1789 fransa’sında devrimci-demokratik bir içeriğe sahip olan laiklik şiarı, kapitalizmin çürüme çağında nitelik dönüşümüne uğramıştır. bu durum yalnızca türkiye’de değil, diğer pek çok ülkede de benzer bir mahiyete sahiptir. geçmiş toplumun din anlayışıyla maddi çıkarları gereği hesaplaşan burjuvazi, iktidar olduktan sonra dini kendi çıkarlarına uygun olarak şekillendirmiş ve artık ikisi de kendi elinde olan bu iki kurumun (devlet ve din) ilişkilerini yeni bir tarzda düzenlemiştir."
militan | i̇şçi sınıfının marksist sesi " laiklik, ordu ve burjuva çıkarlar 30.03.2012 | harun yılmaz laiklik, devletin ihtiyaçlarına göre kitlelere "münasip" dozlarda din şırınga edilmesi değildir. oysa tc'nin uyguladığı "... militan