lord voldemortun algı oyunları

2 /
güse güse
artık alman halkına da el atmış oyunlar.

almanlar inanılmaz hareketlidir. asla bir işi yapmaya üşenmezler. arabalarını kendileri yıkarlar, arabalarının yazlık kışlık lastiklerini kendileri değiştirirler, yağmurda karda bisiklete binerler.

canan hocamın sürekli öğütlediği "ne yiyeceğinizi düşüneceğiniz kadar, ne yapsam da hareket etsem diye düşünmelisiniz." sözünü şiar edinmiş, kendilerini harekete adamış, uzun ömürlü insanlardır.

ayrıca almanlarda ilaç kullanmak yerine, acıyan yere quark sürmek, bitkisel karışımlar kullanmak gibi alışkanlıklar vardır. her eczane bir aktardır. tıp doktoru size doğum kolay geçsin diye bitki çayı önerir. üst düzey mühendis alman, öksürük için "şu bitkisel damlayı kullan" der.

bu topluma voldemort ilaçlarla sızamıyor.

düşündü, düşündü sonunda bir şey buldu.

escooterlar. türkiye'de de var gördüm.

işte sevimli gözüksün diye özel seçilmiş pastel renklerdeler, telefonunuzdan üstündeki kodu okutup çok cüzi bir miktara istediğiniz yere gidip orada bırakıyorsunuz. bir de çok insani hislere hitap ederek sizi duygusal davranmaya zorluyor:
"zehirli gazlarla doğayı kirletmiyorsunuz."

bakın bunları şehrin her yerine yaymadan önce yaşadığım şehrin toplu taşıma firması tarifelere inanılmaz bir zam yaptı. almanlar hesabını bilen bir toplum. paralarını öyle kolay etrafa saçmazlar. bu zam geldi, kısa süre sonra da scooterlar.

bunlarla gideceğiniz yere hızlı gidiyorsunuz ve nereye bırakacağım derdi yok ama hareket etmiyorsunuz!!!

tramvay ve otobüsle bile bir durakta inip yürüyorsunuz. escooterla gideceğiniz yerin kapısına gidiyorsunuz.

bakın çok acı ama ben genç insanları hatta okul çağı çocuklarını bunları kullanırken görüyorum.

bende normal scooter var ve tüm almanları temin ederim gayet hızlı gideceğim yere gidiyorum ve karın kalça kaslarımın hiç çalışmadığı kadar iyi çalıştığını hissediyorum. 1 saat scooter sürsem, 1 saat bisiklete bindiğimden daha çok terliyor ve yoruluyorum.

alman halkının kalpleri göçmenlere olan nefretle doldurularak gözleri kör ediliyor, böylece sağlıklarının çalındığını anlamıyorlar.

anlayacağınız artık voldemort bu insanlara da taktı. planı öyle de büyük! kim bilir o tükenmiş ruhla ne saçmalıklar planlıyor?
güse güse
mevlana celaleddin-i rumi'yi bile kapsamış oyunlar.

sevgili dostlar neden mevlana'nın sadece mesnevisi öne sürülür düşündünüz mü?

çünkü divan ı kebir diye bir eseri vardır. voldemort bu öne çıksın istemez.

mesneviyi anlamak herkesin harcı değildir.

ama divan-ı kebir'de mevlana açıkça peygamberimiz hz muhammed'i ve hz ali'yi över.

hatta hz. ali'yi inanılmaz yüceltir.

voldemort peygamberimizden nefret eder. soyuna yapmadığı zulüm kalmamıştır.

bakın ama mevlanayı seviyormuş havası verir. amerika'da çok meşhurdur mevlana. ama amerikalılar müslümanlardan nefret eder.
öyle iyi planlar ki oyunları, kalp gözü kapalı olan göremez.mevlanayı kendi ülkesinde kendi insanına eşcinsel diyerek nefret ettirmiştir, amerikalıya da türklerin eşcinsel diye dışladığı zat diye pazarlamıştır. amerikalı ne bilsin bu kadar oyun dönüyor diye?

mevlana ve amerika ile ilgili olarak:
(bkz: #18155707) (bkz: #18156378)

sevgili dostlar, allah bizzat kendisi bilinmek ve sevilmek istemiş ve bu uğurda alemleri ve en mükemmel eseri insanı yaratmıştır. bu insanların içinde de birisi vardır ki o'na kendisini tam olarak anlayacak kapasiteyi ve sevebilecek kalbi vermiştir.
o, en son peygamberi hz. muhammed'dir. (bkz: #18157123)

hz ali, hz. muhammed'e peygamberlik geldiğinde onunla kalıyordu. peygamberi ve ilk müslüman hz hatice'yi namaz kılarken görünce ne yaptıklarını sordu. hz. muhammed ona kendisine peygamberlik geldiğini söyleyerek dine davet etti. bakın hz. ali bir çocuktu ve " önce bir babama sorayım." dedi.
ertesi sabah ise gelip peygambere müslüman olmak istediğini ve ne yapması gerektiğini sordu. peygamber ona " babana sordun mu?" dedi.
" böyle bir konuda babama sormama gerek olmadığına karar verdim." diye cevap verdi.

böylesi bir zekayı bir de hz ibrahimde görebilirsiniz. tüm ailesi putperesttir ama o kendi aklıyla sorgulayarak allahı bulmuş ve iman etmiştir. kuranda detaylıca anlatılır.

ama voldemort peygamberimizden nefret ettiği için ve hz.ali bizzat soyunun devam ettiği, amcasının oğlu ve en sevgili kızının kocası olduğu için ondan da nefret eder.

ikisi sürekli değersizleştirilir.

"hz. muhammed sıradan bir insandı." derler. "bizden farkı yok."

pardon ama kuranda "biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik." (enbiya suresi,107) denilen peygamberle siz kendinizi nasıl aynı kefeye koydunuz?

bakın benim babam çok zeki bir mühendistir ve çok da dindardır. en önemli islam alimlerinin eserleri babamın kütüphanesindedir. ben açıkça " benden sonra bir peygamber gelecek olsaydı bu ali olurdu ama son peygamber benim." hadisini babamın kitaplarında okudum ama günümüzde bunu hz ömer olurdu diye değiştirerek yazıyorlar.

bakın hz. ömer peygamberin duasıdır. dinin kuvvetlenmesi için müslüman olmasını istediği iki kişiden birisidir. ve hz. ömer, kızkardeşi müslüman oldu diye öldürmeye gittiğinde kuranı dinleyerek çok etkilenmiş ve müslüman olmuştur. çok ama çok kıymetlidir. adaletin sonsuz timsalidir.

ancak hz. ali peygamberin sırrıdır.

ben alevi değilim. sünniyim.

ama gerçek bu.

şurada voldemorttan korkup yalan yazsam allah beni ve soyumu bu dünyada rezil eder.

diyeceğim o ki sırf peygamber ve hz.ali sevgisi nedeniyle mevlana'ya eşcinsel bile der voldemort. çünkü amerikalılara türklerin bir eşcinseli dışlayan iğrenç bir toplum olduğunu söyleyerek algı kasacaktır. amaç budur.
aynı işi adnan menderes için de yapmıştır.
bu durumu da yazdım. zahmet olmazsa okuyun.
(bkz: #18156619)

mevlana bu toprakların en büyük şanslarından, manevi kuvvetlerimizden biridir. kıymetini bilelim.
divan ı kebir alıp gazelleri okuyalım.

güzel bir haftasonu olsun.
güse güse
benim saçmaladığımı düşünenleri, düşünmeye sevk edeceğine inandığım iki alıntıyı okumaya davet ederek varlığından en azından şüphe duymalarını sağlayabileceğim oyunlar.

steve jobs'un ölmeden walter isaacson'a kendi yazdırdığı biyografisinin "sonsuzluğa" bölümünde ipad2 başlığında bir tatilinden bahseder. bu tatilde italya, atina ve türkiye'ye gelmiştir. nedense diğer ülkelerden detay yoktur ama türk gençliği ile ilgili ana metinden ayrı ve daha farklı ölçekte ve yerde konumlanmış bir paragrafta aynen şu yazar:

" gerçek bir ilham geldi. hepimiz bornozluyduk ve bize türk kahvesi yaptılar. profesör bu kahvenin başka yerlerin kahvelerinden çok farklı hazırlandığını açıklayınca, 'ne olmuş yani?' diye düşündüm.
türk kahvesi, türk gençlerinin umurunda mıydı? hepsi de dünyadaki diğer bütün gençlerin içtiği şeyleri içiyor, gap'ten satın alınmış gibi görünen giysiler giyiyor ve hepsi de cep telefonu kullanıyorlardı. diğer her yerdeki gençler gibiydiler. artık bu dünyanın tamamının gençler için aynı olduğunu anladım birden. ürünler tasarlarken aklımızda özellikle türkiye'deki gençlerin isteyeceği bir telefon ya da müzik çalar yaratmak diye bir şey yok. artık tek bir dünyayız sadece."

sevgili dostlar, steve jobs gibi bir adamın biyografisinde bize böyle ayrı paragrafla yer verilmesi enteresan değil mi? türk gençlerinden ve türk kahvesinden basitleştirerek bahsediliyor. düz okuyunca bir numarası yok gibi ama yunanistan ya da italyan gençleri değil özellikle türk gençlerinin seçilmiş olması, artık herkes gibi olduğumuzu, ürün tasarlarken bizi düşünmediklerinin belirtilmesi… bu kitabı dünyanın her yerine sattılar düşünürseniz. herkes okudu. apple bir dünya markası ve steve jobs'u tüm dünya tanıyor. düşünün.

şimdi zahmet olmazsa şu girimi okuyun bakın kahve konusunda ne yazmışım: (bkz: #18154152)

bakın bu tatilde steve jobs'a istanbul'da rehberlik yapan rehber ne demiş:

"aya sofya en çok görmek istediği ve merak ettiği yerdi. tura başladık. daha meydana henüz gelmiştik ki aya sofya'nın minarelerini gördü ve soru karşılığında ben de önceleri kilise iken fetihten sonra camiye çevrildiğini, bu işlem için de güneydoğudaki köşesine tuğladan bir minare eklendiğini anlattım.

bunun üzerine bana bomba sorular gelmeye başladı. "bu kadar hıristiyan'a ne oldu?", "siz müslümanlar milyonlarca gayri-müslime ne yaptınız?" benzeri sorular peş peşe geldi. daha ağzımı tam açmadan "1,5 milyon ermeni'yi soykırıma uğrattınız! bunu bize anlat, nasıl oldu?" sorusu bu defa soruldu ve bardağı taşıran son damla oldu.

aslında konumuzun bu olmadığını ama ısrarlı sorular karşısında normal anlatımıma ara vermek zorunda kalacağımı söyledim. dolayısıyla ermeni sorunu'na girmek durumunda kaldım. soykırımı kesin bir dille reddettim ve bunu özellikle o dönemde osmanlı türkiye'sinde görev yapmış üst düzey yabancı görevlilerden amiral bristol, general mayewski ve general hurbord'ın raporlarını anlattım. ayrıca harbord-mustafa kemal görüşmesinde konuşulanları, yine aynı generalin ülkesine döndüğünde (sözde) ermeni soykırım tasarısının görüşüldüğü senatoya 'osmanlı ülkesi hakkında hazırlanmış bir rapor' sunduğunu ve gerçeklerin burada çok açık yazıldığını söyledim.

ayrıca kendisine "soykırım yoktur, karşılıklı mukatele vardır" gerçeğini destekleyen daha birçok belgelerin arşiv numaralarını verebileceğimi, konuyu ülkelerine döndüklerinde kendi görevlilerinin raporlarını inceleyerek daha da ayrıntılı bilgi alabileceklerini söyledim. diasporanın olayları ve gerçekleri çarpıttığını dostluk yerine düşmanlığı beslediğini belirttim. ayrıca konumuzun bu olmadığını, tatsız konular değil güzel konulardan bahsetmemizin daha yerinde olacağını söyledim. kültürel anlamda bilgilendirici şeyleri konuşmamızın turun konsepti gereği daha doğru ve yerinde olacağını bir kez daha hatırlattım.

bu konuşmayla kendilerinin ermeni diasporasından olduklarını anladım. adı ve soyadı bana hep yahudi olabileceği izlenimi vermişti ama daha sonra atalarının türkiye'den suriye'ye tehcir ettirilmiş ermenilerden olduğu ve dolayısıyla da amerika'daki ermeni diasporasından olup "(sözde) soykırım" savunucusu olduklarını kavradım. eşi de aynı şekilde hatta daha fevri olarak açıklamalarıma karşı çıkmış, beni dinlemek bile istememişti. yani ben farkında olmadan tam 10 gündür türk düşmanı amerikalı ermeni bir aileyi hem de diasporanın etkin üyelerini ağırlıyordum.

anlattıklarımdan ve görüşlerini çürüten karşıt sözlerimden hiç hoşlanmamışlardı. kendisinin ve eşinin yüz ifadelerini size anlatamam. o sevimli yüz ifadelerinin yerini şimdi tam tersi kötü bakışlar almıştı. turu yarıda kesip tekneye dönmek istediler. beni (sözde) soykırım yaptığımızı reddetmekle, milliyetçilikle ve şovenlikle suçladılar. acenteyi aradım; bilgilendirdim. onlar da doğal olarak bu tatsız gelişmeden tedirgin oldular.

steve jobs ve eşi, bizi atatköy marina'da teknenin yanında karşılayan acentenin sahibine bugünkü turdan hiç memnun olmadıklarını belirttiler. planlanandan önce i̇stanbul'dan ayrılmak istediler ve özel uçakları daha erken bir gün önce çağrıldı. transferi ben yaptım. benimle tek bir kelime konuşmasalar bile onları uçağa kadar uğurladım. ellerini sıkmak için elimi uzattım ama elim havada kaldı ve benle vedalaşmadan bana göre helalleşmeden ayrıldılar. ne bir zarf ne de söz verildiği gibi apple dizüstü... önemli değil. zaten bu saatten sonra beklemiyordum ama uzattığım elimin havada kalması ve böylesi bir pozisyondaki adamın kabalığı, takındığı itici tavır çok hayret vericiydi.

her şeyi anladım da steve jobs gibi çok akıllı bir adam bir türk rehberden sorduğu "soykırım" sorusuna nasıl bir cevap umuyordu onu anlamadım. alacağı cevabı düşünmemiş miydi, tahmin etmemiş miydi ki bu kadar tepki göstermişti onu çözemedim. kendilerine 10 gün boyunca hizmet ettim. bunun sonucunda dostça uzanan elim havada kaldı. sözlerini tutmadılar. zenginliklerinin gerektirdiği cömertliği göstermediler.

ben her şeye rağmen kendisini tanıyan kime rastladıysam rahatsızlığından duyduğum üzüntümü ve selamlarımı iletmeye devam ettim. sonuçta steve jobs ve ailesi benim misafirimdi ve ben de bunun bilincinde biri olarak son güne kadar kendilerine hizmette kusur etmedim. biz türkler misafirperverliğimizle, sıcak dostluklarımızla dünyada tanınan bir milletiz. kin taşımayız; yerine sevgi dolu bir kalp taşırız. ben de bunu yaptım. her türk rehberin yapacağı gibi...

asil s. tunçer
profesyonel turist rehberi
23 aralık 2011 cuma"

asil beyin yazısının tamamının linkini ekliyorum.

sevgili dostlar, bize karşı kürtleri kullandığı gibi ermenileri de kullanıyor voldemort. biz bu toplumlarla kardeşçe yaşamış, aynı coğrafyayı paylaşmış bir milletiz. ermeniler ve kürtler şunu iyi bilmeli ki voldemort amacına ulaşınca onları da harcayacak. onun tek amacı budur. mürver asa çalışmayınca snape'in gözünün yaşına bakmadı. anında öldürdü. üstelik kendisi değil yılanına öldürttü. nagini dedi. nagini işi bitirdi. voldemort tenezzül edip elini bile kirletmedi.

ve buradan voldemorta sesleniyorum: biz de türk gençleriysek sana ait her firma, bizim kendi zevklerimize ve ihtiyaçlarımıza göre kendi gönlümüzce üretimini yaptığımız ürünlerin pazara hakim olması sayesinde yok olacak. ben de güseysem o günleri olmuş gibi gözümle görüyorum. el mi yaman bey mi? sen göreceksin.
şimdi de o günlerin şerefine bir türk kahvesi yapıp içeceğim. sen de ne yapacağını düşün artık! sen büyü biliyorsan ben hem senin bildiğin büyüleri biliyorum hem de dua biliyorum. bak bakalım ne olacak?!

www.teknolojioku.com
güse güse
doğu avrupa ülkelerini sömürgeleştirmiş oyunlar.

sevgili dostlar, güse kardeşiniz evini ve kitaplarını çok sevse de kocasının gezme tutkusu sayesinde avrupa'da yaşıyorken her yeri görelim ilkesiyle neredeyse tüm avrupayı gezmiştir.

yanlış anlaşılmasın övünme için söylemiyorum ama zaten ömrüm türkiye'de geçti, hazır avrupa'da yaşıyorken her yerini göreyim bakayım nerede ne var düşüncesi, rızkının allah'tan son nefese kadar garantilendiğini bildiği için büyük krediler çekip borç ödeme derdine düşmemiş ya da para yığma telaşı duymamış her türk için gayet normal. aslında bu islam inancı ama türk demek müslüman demektir. (bkz:#18157387)

şimdi avrupa birliğinin kuruluş amacı serbest dolaşım ve ticaret.

polonya, çek cumhuriyeti, hırvatistan, slovenya, slovakya, yunanistan, macaristan, bulgaristan gibi ülkelerde alman mağazaları varken, almanyada bu ülkelere ait bir mağaza yok.

bu ülkelerin insanları almanca bilirken, almanya'da bu ülkelerin dillerini bilen yok.

bir alman alışveriş caddesine ya da merkezine gidin ve bakın bakalım kaç tane bu ülkelere ait mağaza var?

sevgili dostlar, avrupa birliği demek almanya demek.

almanya da bizzat voldemort tarafından kullanılıyor.

bakın daha önce hitleri anlattığım girimde yazdığım üzere, voldemort bu ülkenin insanının kibirli oluşunu sezdi. (bkz: #18156989)

hitler kesinlikle bir projeydi. onunla başladı ve hala sürüyor. hitler gibi lisede başarılı olamamış, sanatsal yeteneği de defalarca kez reddedilerek psikolojisi bozulmuş bir adamı buldu, bir güzel doldurdu. adama propaganda bakanı bile tayin etti… her şey ama her şey projeydi.

almanlar kendilerini çok zeki ve süper güç sanıyorlar. ama değiller. şu anda voldemortun çıkarına hareket ettikleri için voldemort böyle hissetmelerinden memnun, ses etmiyor. yarın bir gün duruma uyanıp, "ne oluyoruz?" desinler bakalım. o zaman görecekler. çıkarı çatıştığı an voldemort adamı yok eder. mürver asa çalışmayınca snape'e yaptığı gibi.

hatta daha ileriye gideyim, şu anda devletlerin başlarındaki her yönetici kendini sorgulamalı. ben bu mevkiyi hakediyor muyum diye? etmiyorsa o da kullanılıyor.

bakın voldemorta açıkça meydan okuyan tek insan bizim cumhurbaşkanımız. hiç korkmuyor.
bir de çin var. tayvan. güney kore.

sevgili dostlar bu öyle bir düzen ki, isterseniz ordinaryüs profesör olun, allah'a tam bir imanla bağlı değilseniz ve hatta iman olsa dahi, dünya telaşına düşmüşseniz ne olup bittiğini anlamanız mümkün değil.

ama bu oyun bozulacak. çok az kaldı. ben demiyorum tabii ki yüce türk dahisi, profesör doktor oktay sinanoğlu diyor. (bkz: #18156867)

allah'a emanet olun, voldemort'tan uzak olun dostlar.

sayın cumhurbaşkanımızdan aldığım ilhamla voldemorta bir mesaj ilave edeyim:

eeeeeeey voldemort, bizim bir sözümüz vardır: alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.

sen şimdi matematikle harmanlanmış türk dilinin inceliklerini bilmezsin, bunu anlayamazsın ama ben sana senin anlayacağın dilden söyleyeyim:

"dobby is free."
güse güse
daha önce yazdığım üzere, voldemort'un avrupa'yı almanya eli ile avucunda oynattığı oyunlar…

ve çıkarı bittiği an harcayacak. ispat edeyim mi?

isveç'in bağrından çıkmış, insan oğlu insan olof palme'yi bilir misiniz? ben de bilmezdim. ama eski mahallemde bir ara sokağın adıydı. kimdir diye merak ettim ve gördüm ki bırakın ara sokağı avrupa kapılarına heykeli dikilmesi gereken kişiymiş.

emperyalizm oyununu görüp, ırkçılığı da bizzat anlayınca voldemortun anında yok ettiği eski isveç başbakanı.

dostlar voldemort eğer çıkarına uymuyorsa, başbakan, ülke tanımaz. elini bile kirletmez. ya ölüm yiyenlere öldürtür ya da yılanı nagini'ye.

katledilmiş olof palme, aydın bir hristiyandı. incil'i ilk kez almancaya çevirerek dinde aydınlanmayı sağlamış martin luther'in takipçilerindendi.
bakınız ben de martin luther'in almanca incili yazdığı şehirde yaşamaktayım. kendisi ve hayatı üzerine çok bilgi sahibiyim. son din islam olduğu için artık hristiyanlık güncel olmasa da, avrupa'da atalarından dedelerinden bildikleri dinlerine tüm iyi niyetleriyle sarılmış ve bu sebeple kandırılan insanların aydınlanmasını sağladığı için yaptığı iş kesinlikle kutsaldır.

ekleyeyim, hz. muhammed ve hz.ali aşığı mevlana'ya eşcinsel diyen voldemort, olof palme'ye de ateist der.
o'nda o iman olmasaydı, öyle gözü açılmazdı. ateistim demişse bile bu, dindarım diyerek iğrenç işler yapanlar yüzündendir. kalben allah'ı sevmiştir, inanmıştır.

olof palme hitler gibi değildir. oldukça zeki, düşünmeyi öğrenmiş, dünyayı görmüş ve sorgulamak suretiyle gerçeklere ulaşmış bir insan yani özetle voldemort'un en sevmediği insan tipi.

olof palme doğruları ve ezilenleri savunduğu için pek tabii ki haksız yere öldürülenler safında. ruhlar safı ne kadar güçlü. varın düşünün!

eyyyy voldemort, ben bu insanlar için gözyaşları döktüm. bilir misin kitabında kuranı övüyor diye yok saymaya çalıştığın (bkz: #18156842) clarissa pinkola estes'in 20 yılda yazdığı kitabı kurtlarla koşan kadınlar'da elsiz kız masalı vardır. kız temizse iblis dokunamaz. kız leş gibi olsa da başına gelenlere ağlar, gözyaşları onu temizler ve iblis yine dokunamaz. ellerini kesin der ama yine olmaz ve iblis şansını kaybeder!

işte bu masalda da benim bu haksızlığa uğramış insanlara dil, din, ırk ayrımı gözetmeden döktüğüm gözyaşları beni koruyor. gücün varsa dokun bakalım ne olacak?

bir de şunu unutma, insanlığın ortak bilincine yer etmiş bu kadim masalları artık herkes içsel olarak biliyor. bu saatten sonra elsiz kız, kralla evlendikten sonra işi bozmaya çalışacağını biliyoruz. o haberciler uyumayacak.

artık binlerce yıl bütün taktiklerini öğrendik. ama sen bizi hep yok ettin. hakkımızda hiçbir şey bilmiyorsun. elin öyle zayıf.

ya insan olup yolundan dön, ya da yok olacaksın.
güse güse
islam'ı açıkça hedef almış oyunlar.

sevgili dostlar hz muhammed hayattayken, peygamberliğini tebliğ etmeye başladığı ilk an itibariyle kedisine açıkça düşman kesilmiş ve kabenin fethine kadar da alenen kafir olarak kalmış kişinin, canını kurtarmak için fetih sonrası hemen müslüman olduğunu daha önce yazdım. bu yazımda da düşünce gücünün öneminden bahsettim. peygamberimiz de bu gücü kullanıyordu. (bu başlığı bilerek mekkenin fethi diye açmadım ki sonra kolay bulayım. bkz: #18156277)

şimdi açıkça canı kurtulsun diye müslümanım diyen kalben allaha inanmayan kişiye allah münafık diyor. bunu herkes bilir.

bu yazımda bahsi geçen kişi, anlattığım olayı yaşayınca korkup, peygamberimiz ölene kadar bekledi.
bakın bu kişinin oğlu muaviye, peygamberin soyunun devam ettiği hz ali'yle savaştı.
torunu yezid, peygamber torunu hz hüseyin'i katletti.

bu kişi voldemort arabistan şubesi temsilcisi.

bu insana çıkıp sahabe diyen oluyor. sahabe ne demektir biliyor musunuz?

peygamberimiz hayattayken onu görmüş, sohbetinde bulunmuş kişi.

efendim biz peygamberi görmedik ama tıpkı atatürk'ü de görmediğimiz gibi anladık ve sevdik. bize başka bir isim bulunsun.
biz ki divan edebiyatı şairi nabi gibi, peygambere olan sevgisi peygamber tarafından ödüllendirilmiş insanlarız. (bkz: #1361395) bu voldemort temsilcisi sahabe ise, allah'a ve peygamberine canı gönülden inanmış, bu uğurda canını, malını harcamış insanlara sahabe demek hakarettir. ebu zerr, musab bin umeyr, ammar bin yasir, hz. hamza… bu insanlarla voldemortun adamlarını aynı kefeye koyanlara allah tez vakitte layığını versin. biz de görelim.

şimdi bakın, indirdiği tüm kitaplar bizzat indirdiği toplumlarca bozulmuş olduğu için allah son kitabın yazılmasını ve kitap haline getirilmesini istemedi.
hatta peygamber kendisine vahiy geldiğinde acele acele yanındakilere söylerken, sen acele etme biz onu senin göğsünde sabitleyeceğiz diye de ayet indi.ve allah kuranı bizzat kendisi koruyacağını da ayetle ilan etti.

peygamber hayattayken kuran kitap haline gelmedi. hz ebu bekir hayattayken gelmedi. hz ömer hayattayken gelmedi.

nedense hz osman zamanında kitap haline getirildi.

sevgili dostlar hz.osman peygamber efendimizin iki kızıyla evlendiği için zinnureyn( çift nurlu) lakabı almış, peygamberimizin çok sevdiği bir insandır. yalnız kendisi ebu süfyan ile akrabaydı. ali şeriati (bkz:#18153526) ebu zerr kitabında şöyle yazmış:

"ebubekir, geçimini sağlamak için bir yahudi'nin keçilerini sağıyordu; oysa peygamber'in halifesiydi! osman'ın karısının gerdanlığı, afrika vergilerinin üçte birinin değerine sahipti."

sevgili dostlar, belli oluyor ki hz. osman biraz dünya malına gönül bağlamış. yalnız hz. osman dünyadayken cennetle müjdelenmiş 10 kişiden biridir. islama çok hizmet etmiştir. bunu da belirteyim. kendisini ben asla eleştiremem. ne haddime! sadece dünyaya biraz meylederseniz voldemort sizi esir alır. ebu süfyan hz. osman'ın çok yakın akrabasıydı ve bu zaafını kullandı bence. ki muaviye'yi de şam'a vali olarak hz. osman atadı. muaviye, ilk müslüman erkek olan peygamberin hem amcasının oğlu hem de soyunu kızı vasıtasıyla devam ettiren hz ali ile savaştı.

bakın bir dünya malına sevgi için neler olmuş. düşünün ibret alın. ama o hz. osman'dı. garantisi vardı. peygamber, cennette komşum olacak demiş onun için. siz hz. osman değilsiniz. kendinize gelin!

zaten voldemortun nasıl bir zihnefendar olduğunu sayın cumhurbaşkanımızı ve canan hocamı bile bazen şaşırtabildiğini yazdım. hz. osman da insandı neticede.

neyse voldemort işte böyle kutsal kitabımıza da elini uzattı.

çok enteresan bir şekilde allah'ın peygambere ilk indirdiği ayet "oku" yani alak suresi iken, kitap haline getirilmiş kuran fatiha suresi ile başlar.

allah sırayı mı şaşırmıştı? bilmiyor muydu?
allah peygamberini yaşamıyla, karakteriyle, yaratılışıyla insanlığa örnek olarak yollamış ve bir kitap daha indirerek tekrar insan eliyle tahrip edilmesini engellemek istemiş olabilir mi?
eğer kuranı kitap yapmak isteseydi bu işi bizzat peygambere vermez miydi?

sevgili dostlar böyle kafa karıştırıcı garip durumlar ve sorular olunca hemen voldemortu düşünmeniz gerektiğini defalarca kez yazdım.

ben kuranı nüzul tertibine göre okuyorum. size de tavsiye ederim.
daha iyi oluyor.

yalnız ben çok siyer okudum ve şunu biliyorum: mesela bakara suresi çok uzundur. büyün ayetleri peş peşe inmedi. ayetlerinin bir kısmı mekke döneminde bir kısmı medine döneminde inmiş sureler var.
bu nedenle sure olarak okumak da nereye kadar doğru diye zaman zaman düşünüyorum, keşke bu ayet iniş sırasını bilsek… bence o zaman çok daha anlaşılır olur. ama o güne kadar bu haliyle okumayı ve allah tam olarak ne demek istiyor diye her an sorgulamayı asla unutmayacağız.

bunu güvenilir kaynaklardan siyer okuyarak telafi etmeye çalışabilirsiniz.

belli oluyor ki voldemort kutsal kitabımıza dokunmaktan korkmuş, o zaman bari ayetlerin yerlerini karıştırayım demiş ve bizim de kafamızı bir güzel çorba yapmaya çalışmış.

ancak ilk emir olan "oku" emrini arkalara yerleştirmiş ve kendince önemini gizlemeye çalışmış bir gizli el olsa da, siz allah'a gönülden inanırsanız ve gönülden bilmek isterseniz, o, tıpkı peygambere yardım ettiği gibi anlamanız için size de yardım eder. bunu unutmayın. niyet çok önemli.

kolay gelsin.
güse güse
bizleri saçma sapan, gereksiz ve insana asla ruhsal tatmin vermeyen şeylerle meşgul edip gözlerimizi kör ederek hiç gizleme gereği duymadan oynadığı oyunlar.

sevgili dostlar şimdi saygıdeğer profesörümüz oktay sinanoğlu bu voldemort düzenini pek güzel açıklamış. ben detay yapmayacağım ve aynen paylaşacağım.

(bkz: #18156183)

şimdi bu piyonlardan biri fetö olarak anılmakta olan örgüttü. bu insanlar, kendilerine bir yapmacık lider bulunarak iyi niyetleri kullanılan insanlar. bir düşünün neden bu adam amerika'da oturuyor? neden bu cemaat amerika'da söz sahibi? voldemort onları kullandığını anlamasınlar diye kendilerine, kendi belirlediği sınırlarda güç veriyor olabilir mi?

bakın ben doğduğumda babam çok zeki bir mühendis ve çok dindar bir insan olduğu için, göbek bağımı marmara üniversitesi ilahiyat fakültesinin bahçesine gömmüş. ve gömerken de demiş ki hem batıni hem zahiri ilimlerde profesör olsun.
benim bir profesörlük payem yok, şu zamanda çıkıp biraz daha para için, voldemort eliyle "istanbul depremi çok düşük şiddette olacak." diye açıklamalar yapan profesörler var. bunlar da bizzat sayın cumhurbaşkanımızın düşmanı. çünkü deprem olacak hem de çok şiddetli olacak zira periyodu 250 yıl ve o depremdeki mağduriyetin sorumlusu sayın cumhurbaşkanımız olacak.
voldemort sayın cumhurbaşkanımıza gizli gizli bir sürü tuzak kuruyor. çünkü sayın cumhurbaşkanımız kendisine defalarca kez açıkça meydan okuyarak sinirlerini iyice bozdu.

dünyada da, bebeklerin zaten doğuştan sahip oldukları içgüdüyü, insanların rahatlarına düşkünlüklerini fırsat bilip, hazır bezlerle iyice bozdu voldemort. ve bu uğurda da çok ünlü profesörleri satın aldı mesela. bu profesörlerin açıklamalarına inanan insanlar 7 numara 8 numaraya kadar bez alıyorlar. ama anadolu insanı 1 yaşında bebeği bezlemiyordu. bunu da cesur bir türk kadını tuvalet iletişimi kitabında yazmış. alın okuyun. daha önce bir güzel yazdım.

neyse efendim böyle profesörlerin olduğu bir dünyada ben profesörüm demekten utanırım. iyi ki değilim. ama yüce allah'ın ilk emri olan "oku" emri benim hayatımın merkezidir. okumayı öğrendim öğreneli okuyorum. allah nasip eder ve sağlık verirse ölene kadar da okurum. öğrenecek ne çok şey var.

ben ailemden dini baskı görmedim ama babam dindar bir insandı ve tüm büyük islam alimlerinin kıymetli eserlerine sahipti. ben de okumayı sevdiğimden hepsini bir güzel okudum. şimdi bu fetönün sözde liderini karşıma getirin, benim dini bilgimin yanına yakınına bile gelemez. hodri meydan diyorum! kendisi zaten türkiye'de başvurduğu vaizlik sınavlarını en az iki kez başaramamış.

neyse.

şimdi benim almanya'da yaşadığım şehir, tüm iyi niyetleriyle bu örgütün samimiyetine inanmış ve türkiye'den darbe sonrası kaçmış insanlarla dolu.
bunlara neden iyi niyetli diyorum biliyor musunuz? çünkü 15 dk konuşunca belli ediyorlar fetöcü olduklarını. neyse böylece bir daha görüşmüyoruz ama kötü insanlar değiller. hem maddi hem manevi kullanılıyorlar. bu örgüt almanya'da inanılmaz güçlü. benim yaşadığım şehirde harika bir anaokulları, ilkokul, gymnasium hatta realschuleleri, dersane gibi ders desteği veren kursları var. linkini ekleyeceğim.
ve anaokulları alman dilini çok iyi destekledikleri için ödüllü!

enteresandır türkçe de türkçe ortalığı ayağa kaldırıyorlardı, burada anaokulunda almanca destek dersleri vs. düzenliyorlar. ve bu şehirde de hiç duymadım bir türkçe etkinliği? yani açıkça türkiye'de bize, prof.dr. oktay sinanoğlu'nun defalarca kez yaptığı "dil giderse ülke gider." uyarısını kullanarak şov yapıyorlardı. o zaman sayın cumhurbaşkanımız da kanmıştı bu işe. adamlar türkçe olimpiyatları falan diyordu, herkes inanıyordu. işte voldemort böyle ince planlar yapar. sizin silahınızla sizi vurur.

ama biz de vurula vurula vurmayı öğrendik!!!
nasılmış lord bozuntusu?

sevgili dostlar benim çocuğum özel bir anaokuluna gitti 4 yıl ve biz en başından itibaren domuz eti olmayan menü istediğimizi bildirdik. çocuk ilk başta küçüktü. ama biraz büyüyünce eve gelip ben domuz salamı istiyorum demeye başladı. beynimden vurulmuşa döndüm. müslüman bir lübnanlı olan diğer veliye anlattık o da şüphelenip iki oğluyla konuşmuş, onlar da yiyoruz demiş. defalarca öğretmenlerle konuştum bu durumu, bir sürü yalan söylediler. ben de mecburen küçücük çocuğuma her yemekte " bu domuz eti mi?" diye sormasını öğretmek zorunda kaldım.

bakın ben inançlı bir insanım. ve bu domuz çok kötü kokuyor. bir gün bir yerde çorba söyledim. bir kaşık içtim ve iğrenç bir tat aldım. garsona sordum, zira menüde içinde domuz olduğu yazmıyordu. varmış. şef özür diledi, tatlı ya da kahve hediye edeyim dedi.

bakın allah niye haram kılmış ben anlıyorum. hakikaten lezzetli bir şey değil. yemeyen bir sürü alman tanıyorum. bazıları ucuz buluyor, kibirden yemiyorlar. bazıları da tadını sevmiyor.

neyse bu fetöcülerin anaokulunda domuz eti yok. yemekler domuz etsiz. inanın bir ara bu anaokulundaki domuz eti muhabbeti canımı sıkınca düşünmedim değil. kocama dedim ki yollayalım mı diye konsolosluğa sorsak mı? çünkü almanya izin vermiş. resmi kurum. ama sonra kendi kendime düşündüm ve dedim ki güse boşver, bunlar voldemorta uyup ülkeyi ne hale getiriyordu. bunların anaokuluna gideceğine domuz yesin. çocuk o, günah değil!!

beni üzen bu insanlar kullanılıyor. farkında değiller! ne zaman gözleri açılacak? allah kuran'da yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyin diyor, bunlar müslümanız diyor üstelik bizleri de beğenmiyorlar. bu nasıl iş?

www.frohsinn-augsburg.de


-Mindeltal Schulen – Startseite


www.kinderwelt-augsburg.de
güse güse
"emeklilik" adlı bir türü de olan oyunlar.

tüm gençliğiniz boyunca çalışıp sisteme vergi ödersiniz, bu sırada işte olduğunuz için çocuklarınızla ilgilenemezsiniz, yaşlanmış anne babalarınız çocuklara bakar, çocuğun okulu, hastalığı, veli toplantısı, anne babayla ilgili işler gibi bir sürü başka zorunlu işle uğraşırsınız ve işinize de çoğu zaman tam odaklanamazsınız.

gezmek istersiniz, tatil yapmak istersiniz. bunlar hep sınırlı sürelerdedir. tadı damağınızda kalır.
çalışma saatleri uzundur. kendinize ayıracak zamanınız yoktur. bir kitap bile okuyamazsınız.

sonra bir gün emekli ol derler. artık içiniz de geçmiştir. ama torunlarınıza bakmanız gerekir. çünkü çocuğunuzun da kariyer yapması ve emeklilik maaşı için çalışması gerekir.

ömrünüz boyunca marketlerden içeriği bozulmuş bir sürü kötü gıda almış, tohumlarla oynandığı için yediğiniz her şey vücudunuza zarar vermiştir. bir sürü hastalığınız çıkar.
bir sürü ilaç kullanırsınız. bu ilaçların yan etkileri de başka hastalıklara sebep olur. biraz daha ilaç içersiniz. çünkü ilaçları voldemort üretir ve paraya ihtiyacı vardır.
30 yıl deli dana gibi çalışmışsınızdır ama 15 yıl emekli maaşı almadan ölürsünüz. maaş karınıza ya da çalışmayan çocuğunuza kalacaksa da kesintiye uğrar. neden acaba?

oldu da yaşadınız artık şöyle 80 yaşına geldiniz mi çok yaşamışsınızdır ve herkes ölün diye gözünüzün içine bakar.

halbuki leonardo da vinci, mimar sinan gibi efsane olmuş insanlar en iyi eserlerini yaşlılıkta vermiştir.
bir sürü yaşam tecrübeniz vardır, bunların gençlere aktarılması çok önemlidir. ama gençlere de "bu yaşlanmış çağın gerisinde kalmış" algısı olsun diye garip ve gereksiz bir sürü yeni teknoloji sunulmuş ve ölmeniz gerektiğine emin olmuşlardır.

ama yaşam tecrübesi ve buna bağlı bilgelik teknolojiden ve çağdan bağımsızdır.
(bkz: #18157780)

sonra aynı döngüye çocuğunuz da girer ve onun çocuğu da ölsün diye gözünün içine bakar.

neden insanlara 45-50 yaşlarına kadar gençlik maaşı verilmiyor? insanlar çalışmak zorunda olmasın. gezsin, tozsun, istediği konuda eğitim alsın, çocuklarıyla ilgilensin. sonra tüm o yaşanmışlıkla, hayatın gençlik telaşları bittiğinde işe başlasınlar. evlerinde sıkıntıdan patlayarak boş boş oturup, ölmeleri gerektiğine inanacaklarına, yaşayabildikleri sürece çalışsınlar. üretsinler, icat etsinler. ve gençken aldıklarını geri ödesinler.

oldu da yazgı el vermedi vefat etti. sonunda biri zarar edecekse de devlet etsin. niye emek vermiş insan ediyor?

peygamberimiz emek vermiş insanın hakkını teri soğumadan verin demiş.

hem hakkına el koy hem de erken ölsün ben kazanayım diye bak.

kimse de bu ne biçim düzen demesin.

voldemort otursun paralarını saysın. ne olacaksa o kadar para?
güse güse
evrensel şairimiz nazım hikmet ran'ın sanatına gizleyerek dünyaya haykırdığı ve bu sebeple kendisine hayattayken huzur vermemiş, vatan hasreti çektirmiş oyunlar.

çünkü voldemort sanatın gücünden çok korkar.

"şarktan geliyorum.
şarkın isyanını haykıraraktan geliyorum.
şimale akan rüzgârlarla aştım
asyanın yollarını:
ulaştım sana!

haydi uzat kollarını, beni kucaklasana!
ben şarktan geliyorum,
şarkın isyanını haykıraraktan geliyorum.

şarklıyım.
isyanda haklıyım..
gözlerini ver bana,
fitil nerde göster bana;
ateşlemesi benden..

ben 24 saatta 24 saat çalışan,
sarı kemikli sırtında
kırbaç izleri nasırlaşan
milyonların evladıyım..

ben onların doludizgin feryadıyım…

asyanın sonsuz, sıtmalı, sarı bataklıkları vardır.

bunlar zehirli, yemyeşil havasında,
yekpare demirden fabrikalar yükselen bataklıklardır…

gece, gündüz, bu yemyeşil,
dümdüz havalara,
kara dağlar gibi dumanlar boşalır.
bataklıklar nefes alır,
çarklar döner
döner, döner…

gözlerimizde canımız
söner, söner…
sarı sıtmalı kanımız
parça parça ışıklı altın olur.
kara toprak ufuklarında asyanın
77 katlı bankalar,
bir masal hayvanı gibi solur…
solur, solur…

orda, o bataklıklarda,
kardeşlerimin vebalı, sarı karınları,
sinekli et parçaları gibi sürünürken;
o bataklıklar köylülere
cehennemin rüyası gibi görünürken;
ben seni görmek arzusunu
bir sıla hasreti gibi derinledim,
ve sanma ki, orda aç bir köpek gibi inledim,
hayır…
şimale akan rüzgârlarla aştım
asyanın yollarını,
ulaştım sana.

haydi, tez ol, durmasana!…
gözlerime nur ver..
kafama şuur ver..
ordakiler bekliyor beni…."

nazım hikmet ran, bir hintlinin ağzından
güse güse
tatlı hilelerle beyin, düşünce ve ruh gücünüzü zayıflatarak sizi köleleştirmeyi amaçlayan oyunlar.

önce radyo ile başladı.

ancak dinleyerek öğrenebileceğinize inandınız. radyo bağımlısı oldunuz.

halbuki okuduğunuzda hayal gücünüz gelişiyor, ruhunuz zenginleşiyordu ve bunlar size kralları devirecek yeteneği veriyordu.

sonra televizyon geldi. internet geldi. youtube (bkz: #18157906) ve netflix batağı geldi.

ben izleyemiyorum. televizyon yıllardır izlemiyorum. youtube'da video açtığımda da izlemiyor, dinliyorum ve o arada yorum okuyorum.

sevgili dostlar eğer okuma alışkanlığınız varsa, 20 dakikalık bir videoda verilen bilgiyi bir dakika sürmeden okursunuz. yeter ki ne okuyacağınızı bilin.

allahın ilk emri "oku" dur.

okumak böyle önemli. yazmak da.

allah cebrail'i peygambere yollayıp üç kez "oku" dedi. peygamber "ben okuma bilmiyorum." dediğinde melek onu her seferinde sıktı.

üç kez peş peşe "oku"

sonra:

" yaratan rabbinin adıyla oku!
o, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yaratmıştır
oku! kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren rabbin sonsuz kerem sahibidir." alak suresi (1-5)

sevgili dostlar, allah önce oku diyor, kalemle yaz ben bilmediğini bildireceğim diyor.

filmleri, videoları izleyerek beyniniz ölüyor.

bir şeyi okuyarak zihninizde var etme yetisi düşünme gücünüzü kuvvetlendiriyor.

ve voldemort bunu istemiyor. bundan korkuyor.

atatürk ve fevzi çakmak çok okuyan iki insandı. ikisi de cephede dahi okuyordu. az uyuyorlardı.

bakın kendinizi bu bataktan lütfen kurtarın.
bunlar sadece kapitalizmin tuzakları.

vakit insanın doğuştan sahip olduğu en büyük hazine ve siz okuyarak bu vakti lehinize çevirebilirsiniz. okumak ruhunuzu zenginleştirir.

izlemek ise öldürür.

sanıyorsunuz ki izlemesem, dinlemesem dünya duracak.

hayır!

hepimiz birbirimize bağlıyız. o zaman da duyacaksınız ve öğreneceksiniz.

telepati sizin yeteneğiniz. sadece unuttunuz.

peygambere nasıl vahiy geliyordu? mağaraya gidip inzivaya çekiliyordu ve düşünüyordu sürekli. öyle bir noktaya geldi ki allah'ı bile duyar oldu.
diğer insanlar da onun gibi olmuş olsaydı, onlarla da iletişim kurabilirdi ki daha önce kabenin fethi girimde ebu süfyan'ın düşüncesini duyup, yanına gidip cevap verdiğini yazdım. ebu süfyanda da bu yetenek olsaydı, peygamberin yanına gitmesine gerek kalmazdı. o da duyardı. ama ebu süfyan gibi kalbi kara biri için bu hayli zor.

düşünüyor musunuz bazı olayları?

yaratılıştan gelen ve unuttuğunuz yetenekleri hatırlamanız için kendinizi voldemort tuzaklarından kurtarmanız gerekiyor.

lütfen bunu kendiniz için yapın.

hepimiz için yapın.

okuyun ve yazın. bilmediğinizi bilin.

soru: peygamber efendimiz ümmiydi. yani okuma ve yazma bilmiyordu. bu ilk emirleri yerine getirip okuma yazma öğrenseydi, biz müslümanlar için her şey daha farklı olur muydu?

muhakkak ki o alemlere rahmet gönderilmiş bir peygamber ve okumasa da allah'ın en sevdiği kuluydu ve allah ona bilmesi gerekenleri bildiriyordu.

biz peygamber değiliz. bu durumda hem allah'ı ve birbirimizi duyacak telepati gücünü kazanmalı ve okuyup yazmalıyız ki allah bilmediklerimizi de bildirsin.

şimdi biraz daha düşünün:

pandemide herkes evlere kapanıp yalnızlaştı. bir nevi inziva oldu ve bu voldemortun planlarını bozdu.

voldemort şu an elinde patlamış planıyla, kendisine alenen meydan okuyan sayın cumhurbaşkanımız ve cumhurbaşkanımızdan, canan hocadan ve haksızlığa uğramış ruhlara duyduğum sevgiden aldığım güçle bendeniz sayesinde çok zayıfladı. şokta :)

fırsat bu fırsat. safları güçlendirin dostlar.

muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcut.
güse güse
ince ince planlanan ve nasıl olduğu anlaşılmadan insanı kontrol altına alan oyunlar.

sevgili dostlar,

müzik çok ama çok önemli bir şey. ruhu kesinlikle dönüştürüyor.
biliyorsunuz türkler islam öncesi şamandı ve şamanlar davul kullanarak yaptıkları danslarla belli ritüeller yaparlardı.

sonra osmanlı zamanında müzik şifahanelerde kullanıldı.

müzik deliyi veli eder. ne dinlediğinizi seçmezseniz tersi de olur. allah korusun.

şimdi daha önce volkan konak başlığında yazmıştım. türkiye kadar zengin bir müziğe sahip memleket yok. (bkz: #18153844)

bakın batının klasik müziği bile, güzeldir ama sözsüzdür. nedense bu müzik hamile kadınlar dinlerse bebeklerinin zeka puanını arttırabilecek güçte diye pazarlanır. ben hamileyken yeni türkü dinledim mesela. ruhuma çok iyi geliyordu.

klasik batı müziği böyle yüceltilir ama söz sihirlidir. özellikle şarkı söylerken kullanılması çok etkilidir.

avrupa'da kendimden zeki insan görmedim ama türkiye'de gördüm dedim defalarca. artık bunu ezberlemiş olmalısınız. yine de yazayım.

dinlenilen müziğin sözlerinden beynin etkilendiğine dair bir bilimsel araştırmayı 2010 yılında okudum. sonra dinlediğim müziklere dikkat etmeye başladım. çok şey değişti.

olumsuz sözleri olan şarkıları, çok sevseniz de listenizden silin. bakın bakalım neler oluyor?

daha önce başka bir platformada yazmıştım.

küçük yaşlardan itibaren klasik müzik dinledim. ama bir şey oluyordu. uzun süre klasik müzik dinledikten sonra kubat'ın harika seslendirdiği bağa gel bostana gel türküsünü açıyordum ve buna kendim de anlam veremiyor, kimseye de bir şey diyemiyordum.

sonra bir gün profesör doktor osman müftüoğlu'nun bir köşe yazısını okudum. bakın şöyle yazmıştı:

"bazen azıcık taraflı davranıp geleneksel lezzetlere öncelik verdiğimi itiraf edeyim.
nedeni yalnızca taraf tutmam değil, "besinlerin genlerle konuştuğunu" düşünmemdendir. bulgur pirince oranla daha bir bizimdir, bizdendir. tercihinizi bulgurdan yana yapın, bulgur sadece bizim değil, dünyanın da el üstünde tuttuğu bir besin öğesi olma yolunda hızla ilerliyor ve yıllardır ünlü "mayo klinik beslenme listesi"nin "en değerli ilk on besin"i arasındaki yerini kimselere kaptırmıyor."

sevgili dostlar besin vücudun gıdasıysa, müzik ruhun gıdasıydı. ve başka kültürlere ait müzik değil, kendi ülkemin müziği ruhuma iyi geliyordu. çok enteresan bir şekilde kubatın seslendirdiği bu türküde de bulgur geçiyordu. anladım ki bu ilahi bir işaret.

sonra düşündüm…

bakın artık ruha dokunur müzik çıkmıyor. herkes doksanlı yılları özlüyor.

bunda sanatçıların dünyevi arzularla yaşıyor olması etkili.

ama bir de proje var.

önce ruhumuza hitap eden türk müziği girişiyle başlar gibi başlayıp, sonra rap devam eden ve sözleri kadınla ilgili olumsuz ifadeler içeren ama sanki aşk şarkısıymış gibi duran şarkılar var.

bunlar garip bir şekilde tüm radyolarda çalıyor, müzik listelerinde bir numara oluyor.

sonra türkiye'de kadın cinayetleri artıyor.

bakın kullandığınız kelimelere çok dikkat edin. konuşurken ve yazarken.. espri yapıyorsanız bile bu mantıklı olsun. kötü sözler, olumsuz ifadeler, küfür… bunlar söylenince, yazılınca, dinlenince… birey ve toplum bozuluyor.

sayın cumhurbaşkanımız bu durumu da anladı ve bu tarz şarkılar yapanlara tepkisini gösterdi. ama çok popüler olduğu için halk sanatçıya dokunuyor diye kızdı.

arkadaşlar bu sanat olabilir mi? kendinize gelin.

amerikada bildiğimiz bantla duvara yapıştırılmış muz kabuğu sanat eseri diye satıldı. geçenlerde olmayan heykel satıldı.

voldemort sanattan korkar ve etkili sanatçılarla uğraşır. bu dikkat çekince sanatın içini boşaltmaya başladı.

bakın steve jobs'un biyografisinde türk gençlerinden uzun bahsedildiğini daha önce yazdım. (bkz: #18157420)

apple şu anda herkesin cebinde. müzik listeleri yapıyorlar.

kanabilirsiniz.

popüler olana şüpheyle yaklaşın.

bakın bugün girdim inceledim ve funda arar'ın yeni bir tekli çıkardığını gördüm. çok da güzel. (bkz:#18157961) ama listeye girmemiş bile.
listelerdekileri dinledim, bir numara olandan itibaren. hiçbiri ruhuma hitap etmiyor.

arkadaşlar! ali şeriatinin de dediği gibi tüm medya yıllar öncesinden bunların elindeydi. kime ait olduğunu bilmediğiniz kanalları dinlemeyin. (bkz: #18156553)

öyle enteresan zihin kontrol yöntemleri var ki. ne olduğunu anlamazsınız.

bakın bir istanbul sözleşmesi var.

istanbul sözleşmesini hangi ülke ne zaman imzalamış baktınız mı? türkiye ilk imzalayanlar arkasındaymış. çok medeni bulduğunuz batı ülkeleri nedense sonradan imzalamış. neden acaba?

arkadaşlar bu tarz şeyler üzerinden kutuplaşmayı bırakın.

olumlu müzik dinleyin. bir adet bile negatif anlam varsa silin.

rap müzik almanya'da çok popüler. çünkü almanlar duygusuz insanlar. bunu da daha önce yazdım. intihar etme yöntemleri bile enteresan diye. (bkz: #18155924)

sizin neşet ertaş'ınız var, edip akbayram var, barış manço var, zeki müren var, kayahan var,

bizim öyle zengin bir müziğimiz var ki… bu bile kıskanılıyor.

doksanlardaki mükemmel müzik devrinin sonunda tarkan yurtdışına açılarak ses getirmeye başladı… türkçe bir şarkıyla. sonra bir anda oyunlar başladı.

bir grup çıkmıştı o dönem. şarkı sözü şöyleydi " cehennemden çıkan çılgın türk" hatırladınız mı? bu tesadüf müydü? asla değildi.

bakın eurovisionu bile yıllar sonra ingilizce şarkıyla kazandık. neden? o zaman tüm dansçılar yabancıydı. neden?

arkadaşlar olayları birbirlerine bağlayın. düşünün.

açın erkan oğur dinleyin, fatih erkoç dinleyin, leman sam dinleyin, ilhan şeşen dinleyin.

ruhunuza sağlık.

prof. dr. osman müftüoğlu'nun ilgili yazısı:

www.hurriyet.com.tr
güse güse
ülkelere okullar kurmak ve bunların o ülkelerin en iyi okulları olduğu havası vermek suretiyle ileride farklı amaçlarla kullanabileceği insanları kendi istediği gibi yetiştirmeyi amaçlayan oyunlar.

sevgili dostlar,

bu okullar bir de girmesi en zor ve en pahalı okullardır. çünkü bu da bir algıdır.

ayrıca ana babalar ( çok zengin olanlar hariç) o paraları ödeyebilmek için, aslında iyi insanlar olsalar da ruhlarını satarlar. çünkü bu dünyada insanların evlatları için yapmayacağı şey yoktur.

özellikle bizim gibi gönül zengini, insan sevgisiyle dolu toplumlarda bu plan çok iyi işler.

ama almanya'da özel okul yoktur. alman parası olsa da çocuğu için o kadar harcamaz. zaten 15 yaşına gelince de ayrı eve çıksın ister. sonra da randevulu görüşür. çocuğuyla bile çatkapı değildir.

avrupalı çocuğuna doğduğu an itibariyle büyük insan muamelesi yapmaya başlar. emzirmez, gece ağlarsa gidip sarılmaz. çocuk kendi kendine uyumayı öğrenir. bisikletten düşse gidip kaldırmaz. ağlasa kucağına almaz.

çocuk duygusuz, sessiz, çıt çıkarmayan, robot gibi bir varlık olur. sonra bir de sizin çocuklar çok hareketli, normal değil, kesin bir hastalığı var diye sizin sağlıklı çocuklarınıza voldemort ilaçları verilir küçücükken.

efendim çocuk, ağlar, bağırır, toprak yer, atlar, zıplar, koşar, garip denilecek hareketler yapar.
bunların hepsi normaldir. çocuktur çünkü.

bakın imam gazali bunu şöyle anlatmış: çocuk yeni doğduğu için ruhu taze. allah'a yemini ve bağı güçlü. bu nedenle de sizi kendine köle yapar. çünkü sizin ruhunuz artık dünyevi sebeplerle tanrısal enerjisini yitirmeye başlamıştır.
çocuk ruh olarak sizden üstündür.

biz allah'a olan sevgimiz sayesinde çocuğumuzu seviyor, çantasını taşıyor, ona hürmet gösteriyor, her istediğini yapıyoruz. böyle de olmalı! terbiyesini verirken sevgiyle vereceksiniz. çocuk sevildiğini her an bilecek. bilmezse ileride donuk bakışlı, ruhsuz, sadece kendini düşünen bir psikopat olur.

bunlar, bizim çocukları da bu sebeple kıskanır. sevgimizi kıskanırlar.

avrupalıların çocuklarının psikolojisi bozuk. bizim çocuklar gayet normal.

cumhurbaşkanımız bizi kıskanıyor diyordu gülüyordunuz. herkes kendinde olmayanı kıskanıyor. siz medeniyet sandığınız, kokuşmuşluğu gizlemek için insan eliyle yapılmış o görüntüyü kıskanıyorsunuz, o insanlığınızı. hem de ölesiye kıskanıyor. çünkü insanlık parayla satın alınmıyor. birine yaptırılamıyor. işte bu yüzden insanlığınızı yitirin diye dört bir yandan saldırıyor.

işte tüm bu sebeplerle biz çocuklarımız daha iyi eğitim alsın diye o paraları veririz. ama avrupalı vermez.

bu okullar etrafa sürekli pohpohlanır. şöyle de iyi eğitim böyle de iyi eğitim…

bakın ben lisede yıllık komitesindeydim.
ve bize istanbul'un en ünlü kolejlerinin yıllık örnekleri geldi. ben de okumayı sevdiğim için hepsini okudum.

bu arada tüm eğitimimi devlet okullarında yaptım. bunu da belirteyim.

bir insanın ne olduğunu yazdığı yazıdan anlarsınız.
bu çok pohpohlanan okullarda yazılanları ve bizim okulda yazılanları okumanızı çok isterdim.

aradaki farkı görün isterdim.

bunlar sonra zaten amerika'ya gider. ya da türkiye'de kendi okullarıyla benzer sistemdeki üniversitelere.

gelip bir de size hava atar, kendinizi kötü hissetmenize sebep olurlar.

bir insanın anadilinin zenginliği neyse, başka dilleri anlama kapasitesi de odur.
anadiline hakim olmayan insan, yabancı dili çok iyi konuşuyor gözükse de tam olarak kavrayamaz, ruhsal olarak eksik kalır. kendini tam olarak ifade de edemez.

bunlar hep projedir.

bu okullara giden herkes kötü demek değil tabii ki bu. tam tersine şimdi bir de devlet okullarındaki eğitimin kalitesi iyice düştüğü için, sınavla girilebilen okullarda, sınavda en yüksek puanları alanlar giriyor. bizim kıymetli beyinlerimiz. ama voldemort daha oradan kim nedir bilir. gerekirse ileride kullanabileceği insanı seçer.

bakın genelde ruhsal sorunları olan, başarısız, narsistik özellikleri olan insanlar seçilir. bunlar yönetilmeye çok müsaittir.

hitler bir örnekti mesela.

eğer gönlünüzde insan sevgisi varsa sizi yönetemez.
ama sizi kendine hayran yetiştirir ve bu sempatiyi de bir şekilde kendi çıkarına kullanır bir yerde.
en kötü siz de çocuğunuzu bu sisteme verir, üstüne para ödersiniz. belki çocuğunuzu kullanır belli mi olur?

ayşe kulin robert kolejde batı hayranı yetiştiğini ama sevdalinkayı yazmak için araştırma yaparken dünya görüşünün değiştiğini anlatmış. kendisi sayın cumhurbaşkanımıza da haklı olarak kırgın. (hepimiz gibi) (bkz: #18153373)
ama bu oyunun bozulması için hep beraber orta yolu bulmamız gerekiyor. ülke için, gelecek için.

sevgili dostlar,

ben küçükken özel okullara, devlet okullarında başarılı olamamış insanlar giderdi.
öyle iyiydi devlet okulları.
zaten en akıllılar fen liselerine giderdi.
(bakın sayın prof.dr. hilal mocan devlet okullarından yetişmiştir ve amerika'da hastayı yatışından teşhis etmiştir. bunu da daha önce yazdım. (bkz:#18153665 ) ve prof.dr.oktay sinanoğlu devlet okullarında yetişip amerikada 3 sınıf birden atladı. 26 yaşında profesör oldu. )

özel okula gidene şüpheyle bakılırdı. girmek çok kolaydı zaten.

ama şimdi voldemort eliyle bizim eğitim sistemimizle de oynuyorlar böylece kendi okulları popülerleşiyor.

lütfen oyunu görün.

şunu unutmayın: çocuğunuzla kendiniz ilgilenin. vakit ayırın. sizi telefona bağlıyor ki çocuğunuzla ilgilenmeyesiniz. geç saatlere kadar çalıştırıyor.
bir sürü kaygıyla yaşıyorsunuz.

sizi yürekten anlıyorum. bakın kendimiz değişirsek dünya değişecek.

yapmamız gereken birbirimizi sevip birlik olmak.
ne kadar kötü olursa olsun, sevgi karşısında tüm kötülükler dönüşür.

bu düzen böyle bozulacak.

bizi birbirimize düşürerek bugünlere getirdiler.
şimdi birbirimizi çok seversek hızla bu oyunu bozacak gücümüz var.

savaşımız bu: çok sevme savaşı. kimin sevgisi daha fazla? gösterelim.

bu voldemorta sevmeyi öğretmek gerekiyor.
öyle sevin ki birbirinizi voldemortu dönüştürün.

size inanıyorum. başaracaksınız.

yüreğinize sağlık.
2 /