mahalle baskısı

2 /
gülüsevdimdikenibattı gülüsevdimdikenibattı
mahal/mahalli/mahalle baskısı! anlamlı bir tespittir. hatırlattıkları çoktur zira.

ve mahalle, bildiğiniz üzere aslında (çokça) bir ülkede nabzın ölçüleceği en baba damardır. siz, bir toplumun ki bu, geleneksel bir toplum ise; işte bu, bazen çok gözümüzün önünden ayırt ettiğimiz! gibi de görünse gayet işlevsel olarak sonuçları genelleştirebilen bir mekanizma haline dönüşür(dönüşmüştür). bir çok şeyi, bu "mahalle" adabında belki farkında belki değil, bi' şekilde hayatımızın bi’ çok alanına yerleştiririz, kimimiz mahalle adları ile nam yürütürüz, "oralılar buralılar! şişşşt!" * diye, kimimiz kaçmak isteriz, yön değiştiririz, kimimiz yaratılan son moda, markavari mahallelerde yaşamaktan az da olsa pay çıkarırız kendimize nedense!? ve kimimiz siyasileşiriz, tepkili kaçarız her daim/duruma çünkü bulunduğumuz mekan bunu icap eder, mahalle jargonu yerleşir böylelikle o, her gün adımladığımız kaldırımlarına ve her bir adımda daha bir mahalleli oluruz.

bildiğimiz en eski ve köklü tv dizilerimiz hep bu mahallelerde geçer; ablaları, muhtarları, kabadayıları, çocukluk anıları/arkadaşları buralarda yad ederiz. “yürümeyi” bu mahallelerde öğreniriz, düşünmek ve öğrenmek bi’ yerde bu mahallelerde başlar, ve bir gün buralardan gideceğimizi de ilk kez bu mahallelerde hayal eder ve o mahallenin en türdeşinden öteki hayallerine ek ederiz, tıpkı bizden öncekilerinkine benzer.

ve dahi buralardan çıkar, katilimiz, siyasetçimiz, öğretmenimiz, doktorumuz, işsizimiz/işçimiz, düşünürümüz, gazetecimiz vs. mahalle bazen (!) çok etkilidir. son kertede öyle bir mahallede yetişirsiniz ki bir-gün, genç yaşta işlediğiniz akıl almaz cinayetle gündeme oturursunuz, ayıplanırsınız da haliyle, ama sizin dünyanız, mahalleniz-dir, kafanızdaki ülke/evren herneyse sınırları da bu mahalledir ve siz bilirsiniz ki çıkmak isterken yerleştiğiniz bu mahallenin (dolayısıyla ülkenin/evrenin) kahramanı olmuşsunuzdur, temsiliyet hakkı her daim saklıdır ve haliyle gerisi de boştur muhayyilenizde...

çoğu kez "müslüman mahallesinde salyongoz satılmaz!" uyarısı hatırlatılır/hatırlanır/hatırlatırsınız ve bazen birbirine çok uzak olmayan ama çokça “uzak” mahalleler görürsünüz, aşağı mahalle-yukarı mahalle... isimleri değişir. bu mahallelerden biri türkiye'nin gündem konusu olur/oldurulur diğeri gündemi hazırlar/hazırlatır ikisi de olmalıdır zira. ihtiyaç vardır böyle mahallelere, o toz pembe mahalle rüyalarımızın arasında yer almalıdır, zorundadır. nihayetin de konjonktürel bir gerekliliktir! iki lafın arasında gidip gelen. ve bu ikisinin arasında da kalınma-ma-lıdır alimallah cin çarpar. birinde tepkili olmak, aykırı olmak, savaşçı olmak zorunludur, diğerinde uymak yeri geldiğinde uyu(ş)mak lazımdır, bu ikisinde de yapmanız gerekenleri yapmalısınızdır, salyangoz satmaya teşebbüs etmek mi?! o gayet meşhum ve meşhur uyarıyı alırsınız anında. uymazsanız ne mi olur. güldürmeyin beni! uymayanı göremiyorum. merak buyurmayın, uyarsınız eninde sonunda geldiğiniz ve gideceğiniz bir mahalleniz mutlaka olur/oldururlar. hiç canınızı sıkmayın. ortada bırakmazlar!

ve türkiye, şimdilik uyum ister, uyuşmak ister, nitekim bir mahalleli gelmiştir, şerbeti de onlar dağıtacaktır.
thecan thecan
ilk duyduğumda, "hangi gazeteymiş o" diye merak etmemi sağlayan baskı. hem mahalle baskısının içeriği ne olabilir acaba? çok ilginç, mok ilginç, enteresan derken, kültürümüze yedirilmeye çalışılan bir terim olduğunu fark ederek, yine mi türban, yine mi yönlendirme, yine mi ayrılıkçılık, kamplaşmacılık dediğim olay.
kasaba insanı kasaba insanı
şimdi olay küçük kasabalar da şöyle gerçekleşir.siz veya aileniz kasabanın esnaflarındansınızdır.önce müşterileriniz sizin masumca oruçlu olup olmadığınızı takip ederler.hiç bir yaptırım ya da baskı uygulamadan cuma ve bayram namazlarına gidip gitmediğiniz sorgulanır.bazı müşterileriniz size gelir "falanca da bi acaip esnaf ramazan ramazan dükkanında sigrara içiyor saygısız" derler.asla size direk bir yaptırım uygulamadan müşterileriniz beklentilerini size yansıtırlar.siz ilk başta bu herkesin kendi hayatı, kendi doğruları, insanların özeline karışmamak lazım desenizde bir süre sonra bu baskı kendisini hissettirmeye başlar. bir de bakmışsınız oruç tutmasanız bile tutar gibi yapmakta, esasında istemeseniz bile cumalara, bayramlara gitmeye başlamışsınızdır.
tikulti ninurta tikulti ninurta
kimin gazlayıp, osurduğunun pek de önemli olmadığı, zaten varolan birşeyin siyasi bir takım gelişmeler ışığında yorumllanıp ortaya isim tamlamasıyla atılmasıdır. mahalle baskısı denen bir olgu zaten türkiye şartlarında bulunmaktadır. bu gibi bir gelişmenin din ekseninde ilerleyip daha da genişleyebilmesi belki olasıdır fakat zordur. türk toplumunun kendi içerisinde dinin de etkisiyle oluşturup eh birazda geliştirdiği uygulamalar vardır. bu gibi uygulamalar daha çok eğitimin daha az görüldüğü varoş veya taşra denilen yerlerde görülür. sosyal uygulamaların devlet kurumlarında işleyişi mümkün değildir. özelliklle türkiye'de iktidarlar geçicidir,aldıkları kararlarda.
abozek abozek
süper medyamızın 'sikindirik bi laf atsalar da ortaya, ondan da sikindirik bir gündem oluştursak.' düşüncesiyle, olan güçleriyle abandıkları 'tırt' konudur. şerif mardin hoca atmıştır ortaya bu malzemeyi.
mahalle baskısı dediğimiz şey bakkaldan alınan biraların siyah poşete girmesiyle sona erer. birden de aklıma geldi bak. siyah poşet de kara çarşafa ne kadar benziyor. 'amaaan' karıştırmıyayım böyle şeylerle kafamı.
adsız adsız
bu oto kontrol yüzünden hepimiz oruç tutsak, dini bütün giyinsek ve tüm islami kurallara uysak bundan kim, ne kazanır? eğer cevabınız toplum düzeniyse onun yolu adaletten geçer, eskidendi dinle toplum huzurunu sağlamak yada sağlamaya çalışmak.

biz bu kalıplara girince kim ne kazanacak merak ediyorum. herkes kendi işine bakmalı inanan istediği gibi ibadet ediyor zaten hatta devletten çok büyük kıyakları da var, adı diyanet. (laik bir devlette, devletten maaş alan din elemanı olmamalıdır, devlete sadece müslüman olan türkiye cumhuriyeti vatandaşları vergi vermiyor ve demokrasi azınlıkta olanı ezme rejimi değildir) bu nedenle benim diyen müslüman, müslüman olmanın gereklerini kendince istediği gibi yaşamalı ve başkasınada hiç bir şekilde karışmamalıdır. ama bir yerlerden birileri, bir şeyleri kaşıyorsa bunda bi zahmet bi art niyet arayalım.

ılımlı islam deyimini kimle sokuldu buralara? (bkz: recep tayyip erdoğan/#1869345)

bop ne?

ve işte şimdide mahalledeyiz ve bi otokontrolden bahsediyoruz, ne için ve kim için?
şerbet şerbet
bugünlerde türbanlılara yapılan baskıdır. baskının kaynağı mahalle değil ama medya kaynaklı olduğu kesindir. ramazan ayında bulunduğumuz şu günlerde etrafa bakılacak olursa oruç tutan insan sayısının geçen senelere göre hayli azaldığı ve insanların çok daha rakat bir şekilde kimseden çekinmeden içkisini içip, sigarasını tellendirip, dönerini kemirip üstüne güzelce kahvesini içebiliyorsa nasıl bir mahalle baskısıdır merak ediyorum. gayat özfür ve herkesin mutlu haraket edebildiği günümüzde böylemahallebaskısına can kurban. medyanın amacı herhalde suni bir gündem ile ortamı germektir.
earendill earendill
şerif mardin'in kullandığı sanılan, ama gerçekte kullanmadığı kavram. mardin, ruşen çakır ile yaptığı söyleşide "mahalle baskısı" deyimini kullanmamıştı. "mahalle baskısı" türkçede zaten çok eskidenberi sıklıkla kullanılagelen, ne olduğu da çok iyi bilinen bir deyimdir. mardin "sosyal bilimlerde tarifinin çok zor olduğunu" söylediği "mahalle havası" deyimini kullanmıştır, ki mahalle baskısı deyimini duymamış olamayacağına göre farklı bir şeyi anlatmaktadır; "hava" tabiri baskıyı gerektiren bir şey değildir, denilmek istenen vülger köşeyazarlarının yorumladığı gibi "bir takım insanların başkaları üzerinde doğrudan uygulayacağı" bir baskı değildir. denilmek istenen, "hava", yani ortamın atmosferi değişince insanların kendiliklerinden, üzerinde düşünülmemiş bir doğallıkla, uyum sağlamaya yönelecekleridir. bir işyerinde herkes casual giyiniyorsa siz de ne giyineceğinizi sormaksızın öyle giyinirsiniz, bu baskı değildir, ama benzer bir sonuç verir. sosyal atmosfer öyledir, orada doğal olan öyle giymektir, şortla gelirseniz, ya da takım giyerseniz bunun garip olacağını siz kendiniz otomatik olarak düşünürsünüz.
floydian floydian
aslında çok önemli bir tespit olup cıvık medyamız yüzünden suyu çıkartıldığı için duymaktan nefret eder olduğumuz, zorla burnumuza sokulan, eşeğin aklına karpuz kabuğu getiren kavramdır.
vendetta dantes vendetta dantes
dilimize şerif mardin tarafından kazandırılan ama kıçımızdan anladığımız jargon, kavram.

ilk olarak ruşen çakır'a verdiği ropörtajda şerif mardin bu baskıyı akp'den bağımsız olarak ortaya koyuyor ve diyor ki:

"bu havanın akp’den bağımsız olarak türkiye’de yaşadığına inanıyorum. dolayısıyla akp değil de, bu havanın gelişmesine müsait şartlar oluşursa o zaman akp de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır."

çok doğrudur yavaş yavaş da başlamıştır. örneğin recep tayyip erdoğan bir kaç gün "acaba abdullah gül jest yapar mı?" diye bekledi. gül'ün pek jest yapası olmadığı gibi, bu sefer mahalle sakinleri de kızacaktı akp'ye. çünkü mahalle sakinleri artık imam hatipler ve türban konusunda icraat bekliyorlar. sevgili akp ve abdullah gül mahalleliyi tatmin edebilecek mi? pek emin değilim. pek bir şey yapamayacaklar ve dananın kuyruğu fena kopacak gibi geliyor bana.
kamil trophy kamil trophy
sadece ama sadece kafalarındaki başörtü yüzünden eğitim hakları gasp edilen gençlerle dolu bir memlekette bunun varlığına inanan en kibar tabirle ya beyinsizdir ya da yarak kafalıdır. ağzımı bozdum, mutluyum.
2 /