maia

1 /
dna dna
orta dünya da yarı tanrılar olarakta bilinir. genelde valar ın yardımcılarından ve orta dünya ya bir amaç için gönderilen kişilerden oluşur.

(bkz: eonwe) (manwe nin sözcüsü)
(bkz: ilmare) (varda nın nedimesi)
(bkz: osse) (dalgaların efendisi)
(bkz: uinen) (durgun denizlerin efendisi)
(bkz: melian) (elf kraliçesi)
(bkz: arien) (güneş)
(bkz: tilion) (ay)
(bkz: sauron) (`yüzüklerin efendisi)
(bkz: gothmog) (balrogların efendisi)
(bkz: thuringwethil) (vampirlerin efendisi)
(bkz: ungoliant) (örümceklerin efendisi)
(bkz: draguin) (kurt adamların efendisi)
(bkz: goldberry) (tom bombadil in karısı)
(bkz: iarwain ben adar) (`tom bombadil)

ve beş büyücü

(bkz: olorin) (gandalf)
(bkz: curunir) (saruman)
(bkz: aiwendil) (radagast)
(bkz: alatar)
(bkz: pallando)
maia maia
zeus'la evlenip hermes'i doğuran, atlas ve pleione'nin kızıdır kendisi ve yağmur perilerinden bir tanesidir.zeus ile calisto’nun oğlu arkas’a süt ninelik ettiği için hera’nın hışmına uğramıştır.

günümüzdeki mother, mutter gibi sözcüklerin, aynı zamanda eski yunanca'da "anne" anlamına gelen bir sözcük olan maia'dan türediği sanılmaktadır.

yine the 4400'deki psişik bir kızın adıdır; bu kız size "yaw iyiydik. yine ne olacakmış ki?" diye sordurur diziyi izlerken.
maia maia
yara. kaşıma boşuna . o kadar çabuk iyileşeceğini sanıyorsan yanılıyorsun. sen kaşıdıkça o yara yine açılacak. kanar sonra. canın acıyacak.
korkmuyor musun?
bırak kabuk bağlasın. yaraların tek ilacı var, zaman. o kabuğu bağlatan zaman. zamana zaman tanı biraz. acele etme. yaranın altı hep yara. hep sıcak .hep kan...
o kabuk bağlayacak ,sen kaşıyacaksın, ama... o yara kapanmayacak biliyorsun. ama bak yine de kaşıyorsun. kaşı o zaman. kaşı...
ne açtı bu yarayı? neden hep sen yaralısın peki bu meydan muharebeleri, uzun yol arkadaşlıklarından herkes, her seferinde kazasız belasız kurtulup giderken neden tüm yaralar sen de açılıyor?
o yaralar canını acıtsa da seni yaşatacak iyi biliyorsun. belki bu yüzden hiç iyileşmesin istiyorsun.
sen ki yaralarınla var olduğuna inandın bugüne değin. kendi söylediğin bir yalana kandın. zavallı-sın...
o yüzden sürekli yaralı geziyor, kan kaybediyorsun. kaç dikiş atıldı yaralarına, kaç iz saklı ruhunda. saymayı ne zaman bıraktın. bence yaralarını sarmayı bıraktığın gün saymayı da bıraktın...
yaralarınla oynama. demeyeceğim.
oyna, kaşı onları. kanat... bırak kan aksın. seyret önce, acısını çek , derinliğinde hisset. tüm vücudunu sarsın. sonra ilk müdahaleyi mecburen sen yapmalısın.
kanın tadını duy.
kırmızı.
bir hayvan gibi yaşıyorsun madem hayvan gibi kendi ruhuna panzehir ol.
ne kadar kaşırsan o kadar iz kalacak sonunda. biliyorsun. sen kendi acısına müptela, yaralarını gizli gizli sayıyorsun. herbir yara ayrı bir yaradır diye avutma kendini, hepsinin adresi tek ve aynı; sen.
ah o sen-sin...
her yaralanmada “bu son” diyen, “tamam burada bitti”, “yetti” diyen sen. yaralı bir ud çalıyor akan kanının içinde ve sen yaralarınla yaşamaya alışıyorsun her seferinde. bak artık bileklerindeki yaraların üzerini kapatmak için ellerini saklamıyorsun. dizindeki yaraların izlerinde tüy bitmiyor, hala sırtındaki tişörtü çıkartamıyorsun gerçi ama, olsun. sahi bir de kalbin vardı di mi?
yarali.
kanıyor mu hala ?
bilmiyorsun, tabi. hiç bilmezsin zaten...
ölmeyi umarken öldürmüyor işte bu yaralar seni.
büyütüyor. ne kadar yaralanırsan o kadar büyüyeceksin , gibi.
ya da sana öyle geliyor belki.
kim açtı bu yaralarını kim yaralıyor her seferinde seni. herkes kıl payı kurtulurken, teyet geçerken,sıyrık almazken neden hep hep ,her defasında sen?
sormuyorsun di mi? ama cevabını da biliyorsun.
her aynaya bakışında aynı cevap karşında duruyor. sen en gaddar kendine karşısın. en acımasız , en hoyrat,yaralarına karşı en umursamaz...
en yarali...
o yaralar durduk yere açılmadı. falçatalar, çalımlar ve tüm o umutlar. sahi bir de umutlar var di mi?
yok deme artık her yaralı hayvanda bir kurtulma umudu vardır.
kalp ağırdır.
yarası da öyle mi oluyor ?
kan akıyor mu peki kaşıdığında kalbini. nasıl da tatlı kaşınır ,biliyorum. ama sen kaşarlanmış bir yaralısın. hayat seni her yaradan sonra daha bir öteliyor, daha bir iteliyor. sinir uçlarında algı bozukluğu bu yaşadığının adı. sinirlerin bozuk olmalı.
bu soruların bir cevabı olmalı değil mi?
haydi dinliyorum.
oynama ama yaralarınla.
ya da oyna.
hadi.
maia maia
yalnızlıktan korkuyor muyum yoksa yalnız mı kalmak istiyorum bilmiyorum. duvarlara, insanların yüzlerine, bedenlerine çarpan sözlerin yankılanmadan bana dönmesinden yoruldum. kim ve ne olduğumuzdan daha derin bir kaygı bu. isimlendiremiyorum... bir kaçsam, bir bitse çok rahatlarım biliyorum; ama bittiğinde bunu istediğimden pişmanlık duyar mıyım karar veremiyorum. kime ve neden kızgınlığım, kırgınlığım... olmuyor, anlamlandıramıyorum... yapmam gereken onca işin arasında nasıl da vaktimden ve kendi hayatımdan çaldığımı fark ediyorum. fark ediyorum ancak durdurmuyorum.

çok gülmek insanı yorar mı acaba? sürekli mutlu, gülen ve ideal kişi olmaktan mı yorgunluğum, bilmiyorum. kendi çok şanslı hissediyorum yine de, kendime karşın. sabahları erken uyanıyorum gün daha uzun sürsün diye. düşerken kimseden yardım istemiyorum; düşmenin sınırı yok ve tekil, öznel, kendi halinde bir süreç biliyorum çünkü artık.

bu puzzleı bozup, yenisini en baştan yapacağımı biliyorum. içimde bir yerlerde hala var olan güce, benden ve her şeyden üstün güce güveniyorum. büyük bir leğen alıp, kağıttan gemiler yüzdürmek istiyorum yüzeyinde. su gibi aksın hayat diye çabalamak geliyor içimden, yolun neresinde ne zaman hangi molada kaybettiğim sakinliğimi geri getirsin istiyorum bana.

derin nefesler alıyorum; insanların içlerindeki hırsı sigaradan almalarını anımsıyorum. derin, temiz, kendime ait nefesler alıyorum. onulmayan bir şey yok nasılsa diyorum, kendimi kendimden koruyorum. sahtelikten uzağa götürmek istiyorum kendimi, bir akıl hastanesi mesela. herkesin her şeye alışkın olduğu bir yere.

ne zamandır bir bir şeylere şaşırmıyorum, ondan mı ileri geliyor bu kayıtsızlığım diye sorguluyorum. hiçbir şaşırmayan insan olmak için her şeyi yaşamış olmak gerek, o kadar deneyimli ve acıya bağışık hissetmiyorum oysa kendimi. tuhaf bir inat olsa gerek bu benimki.

bunun adı büyümek mi bilmiyorum. bir isim verebilecek kadar çok sözcük kaldı mı diye dönüp bakıyorum içime. anlayamıyorum.

durup bekliyorum olduğum yerde, geçmesini bekliyorum. inanmak istiyorum sadece. hayatı film ya da kitap iyimserliğinde yaşamaya ihtiyacım olduğunu seziyorum. hangi sıradan nasıl başlamalı diye düşünüyorum.

kendimi azat ediyorum.
maia maia
önce söyleyim peşinen:
ahan da baştan gelen edit: sevmem ben yazarların kendi başlığına yazmasını, hazetmem. seri eksi oy veren ibne bu lafım sanaydı. sana selam etmeden yazmak olmazdı zira.

neyse efenim böyle bu kadar işin gücün arasında kendimle ilgili bir şeyler yazasım var. son 12 saattir bilgisayar başındayım, belki bir 48 saat daha kalkamayacağım aslında; "ne yapalım abi? ekmek parası"ndan öte kendime işkence eder haldeyim. anlamsız anlamsız da mutluyum-ya da sinirliyim. kararsız? evet, en çok da kararsızım aslında.

kimselere güvenemiyorum zira ya da pek bi güveniveriyorum falan. aslında çok da umursamıyorum. en azından öyle bir izlenim çiziyor olmalıyım. beni tanıyanlar ne kadar çok oto boku kafaya taktığımı bilirler nasılsa.

kimselere açıklama yapmak da istemiyorum artık. sanırım değişiyorum. çok değil, geçenlerde birinden feci kazık yedim. sen kalk, insanları adam yerine koy güven; ama o sandığının binde biri bile olamasın. sen de bunu acı şekilde gör. eh çok acıdı tabi canım; ama dedim ya o kadar da umursamıyorum işte. büyüyorum sanırım. her yaşadığım beni büyütüyor.

insanların -yani en azından cesaretsiz olanların- her gün ölüşünü izliyorum; yok canım efendim izleyemiyorum aslında. sadece düşlüyorum; görüşmediğin birini göremezsin ne de olsa.

geçenlerde bir küre geçti elime, arkadaş almış londra'dan. enerjine göre cevap veriyormuş sorduğun sorulara, yüzde 98 doğru verdiği yanıtlar deyip durdu herkes. küreye güveniyorum; güvenmek istiyorum verdiği yanıtlara. "a definite yes/yes in due time/absolutely" yanıtları pek hoşuma gitmişti. yanıtları yazdım da, sorular bana kalsın. pek fena yoksa buraya yazarsam... birilerinin çıkıp okuyacağından değil; kendi zekamın kötüye kullanılma olasılığından sadece.

her neyse, ne diyorduk? 20.000 kelimem ve 40 saatim var. bitmez gibi bu software çevirisi, ama işte ben kendimi alıkoyamıyorum. bugün illa da kendimle ilgili bir şeyler diyesim var birilerine; kimseler anlamaz diye korktuğumdan buraya yazıyorum. ankara'daki evimde karıncalar var; onlara anlatıyorum bazen derdimi; ama burda olmaz. anne babanın yanındayken olmaz. gerçi onlar da alışkın benim bu hallerime.

kendi kendime konuşasım da var bu ara; allahtan sağdan soldan dostlarım beni hiç yalnız bırakmıyor. yine istanbul'a gidesim var sonra. taa vaktin beherinde bir toplantıda karşılaştığım uzman arkadaşım geliyor zira. bundan size ne di mi ama? bilmem içimden geldi yazdım. yakınında olup da arayıp sormayandan daha hayırlıymış da kırk kat eller, bunu söylemek istedim yalnızca. bi de umarsızca. evet böyle daha şık oldu.


insanın her düştüğünde kendini saçından tutup kaldırma potansiyelini deneyimliyorum bu ara. herkese tavsiye ederim. "sen dibe vurmak ne bilmezsin; ama ben... bık bık" laflarına inat; düşün sonra da kendi kendinizi kaldırın. kimsenin yardımı olmadan, kimselerden yardım istemeden. bahanelerine karnım tok insanların, en hoşuma giden yanı da bu yaşadıklarımın. herkesin her şeye bahane bulabildiği bu hayatta, bahane konusunda phd'si bulunan biri olarak sizin bahanelerinize karnım tok işte. oh olsun hepinize.

öyle işte, kendi kendime mektuplar yazıp gönderemiyorum ya... kendi başlığıma yazayım dedim. yalnızlığımla pek iyi anlaşıyoruz bu ara. geçen bir öfke patlaması anında, topladım eşyalarımı kaçtım yalnızlığımla birlikte evden. peşimden gelenler oldu gerçi, durmadan yürüyünce sakinleştim ben de. peşimden gelenlerle birlikte, sağa sola emanet etmeye başladım yalnızlığımı da. "al bak. bugün sende kalsın nolur. canı çok acıyor yoksa." diyorum sevdiklerime, onların evlerinde baş köşeye oturtuyorum yalnızlığımı. bazen de makyaj yapıyorum ona, daha bir alımlı oluyor. yok hayır, satmıyorum yalnızlığımı. bana göre değil o kadarı.

eski şarkılara takmış durumdayım bir de. çocukluğuma dönüyorum; mp3'mde 90lar olsun istiyorum hep.

nerde ne eksikse oraya yetmek istiyorum. kendimi durduramıyorum. ha bir de dün türkçe öğrenmeye karar verdim. en>tr, tr>en sözlü yazılı çevirmen olmak yetmiyor azizim, kesinlikle türkçe öğrenmeliyim; yoksa bu software olayı da, israilli müşteri de elimde patlayacak. gerçi güzelmiş çevirilerim, ondan bana veriyorlarmış. öyle dediler, inandım ben de.

birkaç gün önce saat 22 sularında (evet, evet cevat kelle'nin haber sunumunda o suyun içindeki yuvarlak saati hatırlıyorum ben de) telefonum çaldı. pek alakasız bir arkadaşım aradı. israil'e gitmeye karar verdik onunla. çok şaşırdım, bana süper loto sonuçlarına bakıp bakamayacağımı sordu. "elbette" dedim, "nedir ki süper loto dediğin..." az biraz lafladık telefonda, aradaki kilometrelere karşın, çok çok birarada bulunmamıza karşın -o sırada sinir etmekle meşguldum kendisini, gecenin 2sinde bilmediğim bir doğu şehrinde arabadan indirecekti nerdeyse beni her neyse mevzu bu değil- nasıl da aynı anda, aynı sözcükleri söyleyebiliyor olduğumuza şaşırdım. yakınında sandığın onca kişiden, daha yakın olabiliyormuş bir başkası. "iyi ki.." ile başlayan, kırık duamsılar mırıldandım ardından. şükrettim yüzümü güldürebildiğine. hiçbir şey tesadüf değilmiş, anladım.

en yakın arkadaşlarımdan biriyle tartıştım sonra. ne hissettiysem açıkça söyledim, hoşuna gitmedi tabi. duygu sömürülerine ve manipülasyonlarına karşı taviz vermedim bu sefer, her şey daha güzel oldu.

yeni taşındığım evime gittim geçelerde, 20 dakika süren bir toplantım vardı bilkentte. arkadaşım uğradı bana, apartman görevlisi benden aidat istedi. üstümde yoktu kuruş veremedim, utandım mı hayır tabi ki. kendimi varlık içinde yokluk lafının vücuda gelmiş hali gibi duyumsadım. aslında hoşuma gitti. garipti, 100 kuruş bile yoktu üstümde.

neyse sabahın 5.30'nda bilmediğim bir şehre indim, pek güzeldi. istanbul'a gittim işte. neden bu kadar önemli bilmiyorum, ama gittim geldim rahatladım. sonbaharda yine gideceğim işte, her sıkıldığımda gideceğim başımı alıp, bilmediğim şehir o olacak artık benim için.

anlamsız bir yoğunluk halindeyim, iş güç üstüme geliyor, elimdeki iş bitmeden iş alıyorum durmadan, hepsini de tamamlayıp gönderiyorum. nefesim yetse keşke. doktor astımım olduğunu söyledi, ben sigaraya başladım.

şimdilik bu kadar. durmam lazım. delirmeden durmam lazım, biliyorum.

duruyorum...

durmalıyım artık, duramazsam delireceğim hissediyorum. bu yorgunlukla bu kadar enerjiyi nereden buluyorum bilmiyorum. merak da etmiyorum. biraz susup dinlenebilsem iyi olacak gerçi; ama olmuyor.

olduramıyorum...

saatlerce yürüyebilirim, konuşabilirim, çevirebilirim. dün çeviresim yoktu pek oysa. sakinleşmek istiyorum, bu enerji aksın gitsin üstümden bi delilik yapmadan istiyorum. sağduyuma hala güveniyorum bir de. huzurlu olmaya çalışıyorum. dua ediyorum, af diliyorum durmadan. derin nefesler alıp konsantrasyonumu toplamaya çalışıyorum. bazen ağlayasım geliyor, bir de "gülmeyim diyorum gülmeyim diyorum ama... " çok gülüyorum. günlük gülme kotamı da artırdım. hadi hayırlısı.

birileri tutsa keşke beni. "hoop apla yavaş ol" dese nasıl rahatlarım... yok aslında rahatlamam. bilmiyorum. kendi üstüme düğümler atıyorum işte.

iyi değilim..

olmaya çalışıyorum.
1 /