manchester by the sea

heidi gel içelim heidi gel içelim
evet... bu yıl akademi ödüllerinde "en iyi film" kategorisindeki adaylarımızın biri. öncelikle eleştirilerimi yaparken çok da nesnel olduğumu söyleyemeyeceğim. bu film oldukça başarılı bir drama. ve tabii ödülü alıp almamasını zerre önemsemiyorum. ancak adaylığını en azından filmden haberdar olma yollarımızdan biri olduğu için önemsiyorum. filmin n konusuna ne karakterlerine ne de buna benzer bir başka detayını anlatmayacağım. bunların hepsi zaten ya bir yerlerde yazılacak ya da siz filmi izlediğinizde göreceksiniz... ben filmde beni en çok etkileyen bir sahneden bahsetmek istiyorum yalnızca.

okurken linke tıklayıp, arka planda müziği dinleyebilirsiniz.




sinema ve müzik ilişkisi, doğru kullanıldığında sinemanın etkisini ve gücünü kat kat artıran bir ilişki. hatta zaman zaman müzik filmin önüne dahi geçer. bir zamanlar amerika'yı düşünün... baba'yı düşünün... bazen de film ve müzik bir birliktelik içinde belleğinizde unutulmaz bir yer tutar. philedelphia'da tom hanks'in marina callas çalarkenki sahnesi gibi... kieslowski'nin mavi'si ve juliet binoche'un yumruğunu duvara sürterek yürüdüğü sahne gibi... ya da filmin tümüne yayılan angelopulos görselliği ve karaindrou'nun ruhunuza dokunan müziği gibi... belleğinizde hem görselliği hem de müziği ile iz bırakan o büyüleyici o muhteşem anlar... dünyalar verseler değişmek istemeyeceğiniz o anlar. tarifini kelimelerle yapmakta zorlandığınız o anlar...

i̇şte müzik doğru kullanıldığında sinemada böylesi bir etkiyle ruhunuza nüfuz eder. manchester by the sea'yi izlerken, filmin bir sahnesinde beni sinirlendiren bir şey oldu. bir anda adagio in g minör yükselmeye başladı filmden. sinirlendim çünkü o sahnede insanın duygu dünyasında fırtınalar yaratan böylesi ölümsüz bir senfoninin neden 'harcandığına' anlam veremedim. oysaki saniyeler ilerledikçe bu senfoninin neden başlamış olduğu gerçeğiyle yüzleşecek ve yönetmenin neden bunu yaptığını içimize oturan bir kederle yaşayacakmışız... ve o an, albinoni'nin ağıtıyla buluşarak hafızalarımızdan silinmeyecek bir ize işte böyle dönüşücekmiş.
bu adam gitti gider bu adam gitti gider
yer yer flashbacklerle ana karakterin geçmiş yaşantısına giderek tabiri caizse nasıl bu kadar "ölü" gibi yaşayan bir adam haline dönüştüğünü izliyoruz. öyle bir "hissizlik" var ki en "benim" diyeni bile rahatsız edebilir. tabi bu noktada casey affleckin oyunculuğunu unutmamak gerekiyor. donuk bir adamı canlandırmak için çok bir şey yapmamak gerekir diye düşünülebilir ama izleyince anlaşılıyor ki o iç dünyayı dışa vurmak öyle kolay değil. bazı sahnelere de öyle müzikler koymuşlar ki dramın seviyesini resmen "geberin amk" seviyesine çekmişler. bu sene bence en az 2-3 oscar hak ediyor.
mrsteacher mrsteacher
dram yönünden hakikaten ağır bir film. müzikleri ve görüntü yönetmeni çok başarılı.

senaryonun çok bir biricikliği yok ama kim takar ki bunu. dram diyorum neticede. hem de öyle böyle değil. durgun ama asla sıkmıyor. hatta 1-2 saat daha yaşamak istedim o hissizliği, öylece ekrana bakmak istedim film bitince.

vizyona girdi mi ya da nerelerde girer bilemiyorum ama girince kesin izleyin. malum yerlerden de bulabilirsiniz ama sanırım türkçe altyazı yok. gerçi çok sıkıntı yaşanacak diyaloglar, ağır dil kullanımı da yok ama siz bilirsiniz tabi.

michelle williams ı görünce blue valentine geldi otomatik aklıma, filmler genel atmosferleri açısından da bence biraz da olsa benziyor ama bu daha başarılı.

ayrıca casey affleck'i abisinden daha başarılı buldum.
asabiua asabiua
popüler kültür alanlarında aynı mesleği icra eden iki kardeşten genellikle biri açık ara daha öndedir. ancak casey affleck'in yükselişi bu tespiti yadsıyor. her ne kadar ben affleck yakışıklılığıyla fark yaratsa da oyunculuk anlamında kardeşinden ders alabilir.

filmin hikayesi çok ağır bir aile dramını içinde barındırıyor. ancak bu dramı izleyicinin gözünün içine sokmuyor. durağan bir işleyişle karakterlerin ruh halini özümsemenizi sağlıyor. film ilerledikçe flashbacklerle kurgu yerine oturuyor. 137 dakika gibi görece uzun bir süre anlatımdaki yalınlık sayesinde akıp gidiyor.

-----spoiler-----

filmin bana göre en etkileyici sahnesi, lee chandler ile eski eşi randi'nin yolda karşılaşıp konuştukları andı. o ana kadar, yaşadığı trajediden sonra hayata nasıl devam edebildiğini sorguladığımız lee'nin aslında bedenen yaşadığını, ruhunun ise çoktan ölmüş olduğunu anlıyoruz.

----spoiler----

yaşam ile ölümün ne kadar birbirine yakın olduğunu tekrar fark etmemizi sağlayan manchester by the sea, görülmeye değer sağlam bir dram.
whiskeysour whiskeysour
cok carpici bir film. basta her sanat filmi gibi duragan basladigini dusunuyorsunuz fakat birden boom. her sey butun yalinligiyla gozunuze sokuluyor. cok samimi cok acik bir film. basroldaki cassey de cok guzel yansitmis aciyi, sogukkanligi, yasi. ben affleck'in biraderi olmasi da +10 puan zaten. izlenesi bir film.
yolgezerkolcu yolgezerkolcu
çok sade bir düzlükte, müthiş bir şekilde akıp giden bir film olmuş. ilk başta ne olduğuna biraz anlam veremeseniz de filmin hayatla olan paralelliği izlettirmeye devam eden çok önemli bir etken oluyor. duygusal kısımlarını eline yüzüne bulaştırmadan çok güzel anlatması ciddi bir artı.

filmin müziklerinin bazı yerlerde sönük kaldığını bazı yerlerde de oldukça uzun tutulduğunu düşünüyorum ancak bazı sahnelerdeki nokta atışı tercihler bunu görmezden gelmeyi kolaylaştırıyor. en azından bir tane oscar alabileceği kanısındayım ben.
peynir gemisinin kaptanı peynir gemisinin kaptanı
izlerken kafam biraz milyoncuk olduğundan arada telefona falan baksam da eğer fatih akın'ın "yaşamın kıyısında"sını, "cinema paradiso"yu, "bir zamanlar anadolu'da"yı yani "sıradan insanların hikayelerini"n güzel anlatımını seviyorsanız bu film tam size göre.

lee''de kendimden çok şey buldum. hatalı olduğunda hatasını kabul eden, başkasına karşı -ağzı küfürlü olsa da- asla bencil olmayan, sıkıntılarını içinde yaşayan birisi. kimseyi sıkıntılarıyla boğmak istemiyor, zararı sadece kendisine. sıkıntılar bir hamalın sırtına yüklenen çuvallar gibi üst üste biniyor, arada yükü ağır gelip devrilse de ayakta kalmaya çalışıyor. tüm bu yükünün üzerine babasının öldüğü gece hatun ile takılmayı düşünen --edit: daha sonraymış-- (kültür farklı olsa da o kültürde bile ne kadar doğru bu bilemiyorum) ergen bir yeğenin yükümlülüğü biniyor. yeğenle yaşadığı çatışmalarda lee'nin yine o enfes sabırlı tavrı yeğenini dönüştürüyor, kalbini yumuşatıyor.

manchester'ın kıyısında hayat devam ediyor...
elind elind
casey affleck'in çok güzel bir oyunculuk sergilediği ve döneminde pek iddialı bir yapım olmamasıyla beraber(la la land dışında) hak ettiği oscarı aldığı filmdir, değişik duygulara sürükler, filmin sonundaki yeğeniyle diyaloğu ve hüzünlü yürüyüşü üzmüştür.
elastigirl elastigirl
lee nin hikayesini öğrendiğimiz o etkileyici sahneden itibaren filmin her dakikasını lee gibi hissederek geçirdiğimiz karanlık bunaltıcı bıçak gibi keskin akıldan da kolay çıkmayan film. insan kendi küçük günlük dertlerini unutup ya böyle birşey yaşasam diye dehşete düşesi geliyor.
sakin sular sakin sular
insan insanı ancak acısıyla iyi anlayabilir dedirten bir film olma özelliğini taşıyan " manchester by the sea " kennet lonergan'ın üç yıl içinde senaryosunu tamamladığı, özellikle casey affleck'ın oyunculukta bambaşka bir çığır açıyor. bunun haricinde nedense filmin adı " manchester " geçse de hafızamda mancester diye kalmayı başarıyor. her ne kadar casey affleck filmde öne çıksa da bu filmde casey'e karşın ezilmeyecek oyuncu lucas hedges olmuştur. çok da uzun yazmamak adına film hakkında yazı için buradan ulaşılabilir (bkz: ) sallanyuvarlan.blogspot.com
written and directed by written and directed by
izledikten sonra etkisi bir süre daha devam eden ağır bir film. insan acıyla baş edemezse ne olur? bir ihmalle hayatı kararan lee'yi hem suçluyoruz, hem acıyoruz. empati kurdukça aynı ruh sıkıntısı yaşıyorsunuz ister istemez.

casey affleck içinde bir şey kalmamış birini öyle canlandırmış ki oscar'ı sonuna kadar hak etmiş. karakol sahnesi ve eski eşle karşılaştıkları sahne son zamanlarda izlediğim en iç burkucu sahnelerdi.

spoiler

öylece ölüp gidemezsin...

spoiler
ölüm yalan dön gel çocuk ölüm yalan dön gel çocuk
pazar akşamı için yanlış bir seçim. depresif bir bunyeniz varsa veya atlatamadiginiz travmalariniz, izlememenizi tavsiye ederim. altından kolay kalkilabilecek bir konusu yok ama aslında bakarsanız pek fantastik bir senaryo da değil bu. dünyanın her yerinde birçok insanın her gün yasadigi veya yaşamak zorunda olduğu şeyler, biraz tokat etkisi yaratıyor. inişi çıkışı olmayan bir film en fazla ne kadar oturur içinize, böyle.
baseline baseline
kenneth lonergan'ın senarisligini ve yönetmenliğini üstlendiği 2016 yapımı 3. uzun metraj filmi.

framede görünce içime yine bir yumru oturdu. i̇lk yayınlandığı zaman izlemiştim çok beğenmiş ve çok etkilenmiştim. 2017 akademide de en iyi özgün senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmıştı.

casey affleck inanılmazdı bu filmde, çok çok başarılıydı. film, casey ve boston direkt aynı anda çağrışım yapıyor bende.

ve tabii ki michelle williams, en sevdiğim 3 performansından biri bu filmdeydi.

i can't beat it.