mantık ut tayr

giriniz kaydediliyor

işlem bitince otomatik olarak girinize yönlendirileceksiniz. hoşunuza gitmeyen bir şey varsa girinizi daha sonra düzenleyebilir veya tamamen silebilirsiniz.

girinize bir görsel eklemek için dosya veya dosyaları buraya bırakın
dosya(lar) otomatik olarak yüklenecektir.

(bkz: ) `` TR
1
seyrengiz
feridüddin-i attar, otuz kuşun yolculuğunu anlatırken, geride, aşka dair asudeliğinden yüzyıllar sonra bir şey yitirmeyecek metinler bırakır. mantık al-tayr’ın gönlü ve aklı sarsan derinliği, aşka işaret eder her dem. bu aşkın sırrı, hüthütün öteki kuşlara verdiği cevaplarda saklıdır gören için. bu sırlı deryadadan bir katre; “can, sevgiliye verilmek içindir.. ancak bunun için işine yarar. can verirsin de bir an olsun sevgiliye kavuşursun. âb-ı hayat istiyorsun, fakat canını da seviyorsun.. yürü be… canını ne yapacaksın? ver sevgiliye!”
mihman
feriduddin attar ın şaheseri. tasavvuf felsefesini çok anlaşılır bir dille anlatıyor. kaknüs yayınlarından çıkan bir çevirisi var türkiyede. ayrıca söylenir ki mevlana daha çocukken bu kitap kendisine feriduddin attar tarafından hediye edilmiştir. mevlanaya ilham olmuştur derler.
ben yildiz gece cikip bakin
iranlı şair gülşehri'nin kaleme aldığı, feridüddin-i attar'a ait eserdir. zümrüd-ü anka efsanesini, tasavvufta mutlak gerçeğe ulaşma yolunda olanların hayat yolunda karşılaştıkları zorluklar ve yanılsamalar bu hikayede sembollerle anlatmıştır...

türkçede kuş dili ya da kuşların dili anlamına gelmektedir. bektaşi geleneğiyle yetişmiş olan edip harabi'nin kaleminden çıkan vahdetname'nin bir kıtasında:
"bu sözleri sanma her insan anlar
kuş dilidir bunu süleyman anlar
bu sırrı müphemi arifan anlar
çünkü cahillerden pinhan eyledik"
bu evrensel dilin edebi sanatlar yoluyla zamanın ve farklı coğrafyaların uzak mesafelerine rağmen nesilden nesile, insandan insana aktarılması kendi masalsı görülebilecek büyülü yapısının bir parçasıdır. anka kuşunun hikayesinin bir çok farklı kültürde efsane olarak anlatılmasını da anlaşılır kılmaktadır.

mantık-ut tayr:
". . . günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler.
toplanan kuşların arasında hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül,
sülün, üveyk, şahin ve diğerleri vardır. amaçları, padişahsız hiç
bir ülke olmadığı düşüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir
padişah seçmektir.

hüthüt söze baslar ve hz.süleyman'ın postacısı olduğunu belirttikten sonra; kuşların simurg adında bir padişahları olduğunu söyler. ama, hiç bir kusun haberlerinin olmadığını, herkesin padişahının daima simurg olduğunu belirtir. ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasında gizli olduğu için bilinmediğini ve onun "bize bizden yakin, bizimse uzak" olduğumuzu anlatır. simurg'u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de hüthütün peşine takılıp onu aramak için yollara düşerler. kuşların hepsi de simurg'un sözü üzerine yola revan olurlar. . .

ama, yol çok uzun ve menzil uzak olduğundan; kuşlar yorulup hastalanırlar. hepsi de, simurg'u görmek istemelerine rağmen, hüthütün yanına varınca "kendilerince geçerli çeşitli mazeretler
söylemeye" başlarlar. çünkü, kuşların gönüllerinde yatan asil hedefleri çok daha basit ve dünyevî'dir (!) örnek olarak, bülbülün isteği gül; dudu kuşunun arzuladığı abıhayat; tavus kuşunun amacı cennet; kazın mazereti su; kekliğin aradığı mücevher; hümânin nefsi kibir ve gurur; doğanın sevdası mevki ve iktidar; üveykin ihtirası deniz; puhu kuşunun aradığı viranelerdeki define; kuyruksalanın mazereti zafiyeti dolayısıyla aradığı kuyudaki yûsuf; bütün diğerlerinin de başka başka özür ve bahanelerdir.
bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir. simurg'un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatır.
hüthüt söz alır ve şunları söyler. söyledikleri, ayna ve gönül açısından ilginçtir:

simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu?
simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu? burada gölgesi
görünen herşey, önce orada meydana çıkar görünür. simurg'u görecek
gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir. kimsede o
güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatimiz
kalmadı. onun güzelliğiyle ask oyununa girişmek mümkün değil. o, yüce
lûtfuyla bir ayna icad etti. o ayna gönüldür; gönüle bak da, onun
yüzünü gönülde gör!

hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde simurg'u aramak için yola koyulurlar. ama, yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktır" yolda hastalanan veya bitkin düsen kuşlar çeşitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler. bunların arasında, nefsanî arzular, servet istekleri, ayrıldığı köşkünü özlemesi, geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik endişesi, himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu, kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla; bir kusun sorduğu "daha ne kadar yol gidileceği" sorusu vardır.
hüthüt hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken "yedi vadi" bulunduğunu söyler. ancak, bu"yedi vadi"yi aştıktan sonra simurg'a ulaşabileceklerdir.
hüthütün söylediği, "yedi vadi" şunlardır.

vadıler
merhaleler
1.vadi
istek
2.vadi
aşk
3.vadi
marifet
4.vadi
istiğna
5.vadi
vahdet
6.vadi
hayret
7.vadi
yokluk (fenâ)

bekâ

kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler...

ama, pek çoğu, ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur, ya aç susuz can verir, ya yollarda kaybolur, ya denizlerde boğulur, ya yüce dağların tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi hayvanlara yem olur, ya ağır hastalıklarla geride kalır, ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılır.
bu sayılan engellerin hepsi de hakikât yolundaki zulmet ve nur hicaplarıdır. bu hicaplardan sadece otuz kus geçer. bütün vadileri asarak menzil-i maksutlarına yorgun ve bitkin bir halde uzanan bu kuşlar, rastladıkları kişiye kendilerine padişah yapmak için aradıkları simurg'u sorarlar.

simurg tarafından bir görevli gelir... görevli, otuz kusun ayrı ayrı hepsine birer yazı verip okumalarını ister. yazılarda, otuz kusun yolculuk sırasında birer birer başlarına gelenler
ve bütün yaptıkları yazılıdır.

bu sırada, simurg tecelli eder...

fakat, otuz kus, tecelli edenin (!) bizzat kendileri olduğunu; yani, simurg'un mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduklarını görüp şaşırırlar. çünkü, kendilerini simurg olarak görmüşlerdir. kuşlar simurg, simurg da kuşlardır. bu sırada simurg'dan ses gelir:

"siz buraya otuz kus geldiniz, otuz kus göründünüz. daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. çünkü, burası bir aynadır!"

hâsılı, otuz kus, simurg'un kendileri olduğunu anlayınca; artik, ortada, ne yolcu kalır, ne yol, ne de kılavuz...

çünkü, hepsi bir'dir.

ayni, asıkla, maşukun askta; habible, mahbubun muhabbette; sacidle, mescudun secdede; bir olması gibi... aradan zaman geçer, "fenâda kaybolan kuşlar yeniden bekâya", yokluktan
varlığa ererler... (alıntı)"
hamushan
"aşk bir adamın adını sanını kötüye çıkarıyorsa, süprüntücülükle hacamatçılıkla şöhret bulmaktan daha iyi ya, gene... nihayet, aşık diyecekler" 1762-1764

"sen darağacındasın, zaman elbette altındaki merdiveni çekecek!"
satürn sakini
kelime anlamı olarak kuşların dili demektir. farçadır. simurg'un hikayesi olarak da bilinen iranlı feriddeddin attar'ın kitabıdır. islam klasiklerindendir. eserde gazali'nin 12. yüzyılda yazdığı risaletü't-tayr adlı eserden yararlanılmıştır. tasavvufumuzda önemli yer tutar...kitapta tasavvufun temel prensipleri, özellikleri, kavramları ve inanç yapısı açıklanmıştır. bunlar çeşitli sembollerle izah edilmiştir. vahdeti vucud anlayışı biraz daha sembolize bir anlatımla işlenmişir.

padişahlarını arayan kuşların serüveni konu edilir. bu arayış içerisindeki kuşlar, aralarında en bilge olan hüdhüd'a danışırlar. hüdhüd aslında bir peygamber tasviridir. hüdhüd'ün "sırtında tarikat elbisesi, başında hakikat tacı vardır". hüdhüd kuşlara, sizin padişahınız simurgtur der. bunun üzerine kuşlar kafdağının ardında simurga ulaşmak için 7 vadiyi, denizi aşmak için bir yolculuğa başlarlar. serüvenin sonunda suda simurg olarak kendi akislerini görürler..

burada bana biraz hallac-ı mansur'un "enel hak" demesi gibi geldi. çünkü anlaşıldığı üzere simurg aslında tanrı tasviridir. haliyle bir ucu muhyiddin ibn arabi'nin "vahdet-i vucud" una dokunur. simurga ulaşmak için aşılması gereken yedi vadi sırasıyla: talep, aşk, marifet, istiğna (ihtiyaçsızlık), tevhid, hayret, ve fakr ve fena dır. zira bunlar tasavvufta insanın varlığın özüne ulaşması için aşması gereken makamlardır. ali şîr nevaî, attar'ın eserine nazire olarak lisânü't-tayr eserini kaleme almıştır.

siya siyabend'in orda mısın değil misin şarkısının sözleri bu eserin hayret vadisi bölümünde geçer.
geçer zaman
beyitlerle yazılmış alegorik bir mesnevidir.

eserde her bir kuş , bir zaafı temsil eder ve hüdhüdle karşılıklı soru cevap şeklinde konuşmaları yer alır.

ilk önce kuşlar zaaflarını beyan eder,sorularını sorar, daha sonra hüdhüd bu soruları cevaplar.


''sen o'nu onunla tanı , kendinle değil.o'na gidilecek yolun kılavuzu o'ndan gelir,akıldan gelmez.''


''her iki alemde de zerre zerre o'nu ararsan ve bulduğunu sanırsan, bildiğin hiçbir şey o değildir.çünkü o şey sadece senin tasavvurundur.''
armagnac
bir diğer kuş hüdhüd'e şöyle dedi: "ey inanışı güzel hüdhüd! bir an bile isteğime, arzuma ermedim. bütün ömrümce dert içindeyim. kanlara bulanmış yüreğimde o derece dert var ki, bu dert yüzünden her zerrem mateme bürünmüş.
daima şaşkın ve aciz bir hâldeyim. bir an bile mutlu olmuşsam, kâfir olayım.
bütün bu dertler yüzünden serseriye döndüm. böyle nasıl yol gidebilirim?
bu kadar derdim, elemim olmasaydı, bu yolculuktan çok mutlu olurdum.
ancak yüreğim kan içinde, ne yapayım? işte bütün hâlimi sana söyledim, ne edeyim?"

hüdhüd dedi ki: "ey aldanmış, deli divane olmuş kuş! baştan ayağa sevdalara gark olmuşsun.
bu dünyada murada ermek de, erememek de bir anda gelip geçer.
ne var ne yoksa bir solukta geçer. ömür de o bir soluğu bile almamış gibi sona erer.
madem ki dünya durmuyor, geçip gidiyor, sen de geç. onu bırak, sen de ona bakma.
çünkü bakî olmayan şeye gönül verenin gönlü diri değildir.
... ...

sokrat ölüm hâlinde iken yanındaki bir talebesi dedi ki:
"ey üstat! seni yıkayıp kefenledikten sonra nereye defnedelim?"
sokrat şöyle dedi: "ey oğul! eğer sen beni bulabilirsen, nereye istersen oraya defnet, vesselâm!"
bu uzun ömrümde ben kendimi bulamadım ki, öldükten sonra sen nasıl bulacaksın?
ben öyle bir gidiyorum ki, bu gidiş esnasında zerre kadar kendimden haberim yok.
... ...

pir-i türkistan [ahmed yesevî], kendi hâlinden haber verdi ve dedi ki:
"ben iki şeyi çok severim. birisi yürük atım, diğeri ise oğlum.
bu çocuğumun ölümünü haber alırsam, bu haberin müjdesi olarak atı bağışlayacağım. çünkü görüyorum ki bu iki şey, değerli can gözünde iki put gibidir."
... ...

bir derviş, meczubun birine, "âlem nedir? bütün bu eşyanın sırrını açıkla." dedi.
meczup şöyle cevap verdi:
"bu âlem, nam ve şöhretten ibarettir. yüz çeşit rengârenk mumdan yapılmış bir ağaç gibidir.
biri bu ağaca elini sürdü mü, şüphesiz hepsi bir muma dönüşür.
madem ki her şey mumdan ibarettir, başka bir şey değildir,
o hâlde bu kadar renk tek bir şeyden ibarettir.
her şey bir oldu mu, ortada ikilik kalmaz; ne benlik kalır ne de senlik."
... ...

eğer herkes günahtan arınmış olsaydı, âşk oyununun bir hikmeti kalmazdı.
bu durumda hikmet tamamlanmaz, noksan kalırdı.
hasılı bu iş hep böyle oldu.
onun yolunda binlerce hikmet var. bir katrenin bile rahmet denizinden payı var.
... ...

merhaba ey üveyik kuşu! ötmeye başla da yedi kat gök sana inciler saçsın.
vefa gerdanlığı boynunda varken, vefasızlık etmen çok çirkin olur.
varlığından bir kıl kadar varlık kalsa, tepeden tırnağa vefasız derim ben sana.
eğer kendinden geçer varlığından çıkarsan, akılla manâ yolunu bulursun.
akıl seni manâlar âlemine götürdü mü, hızır sana âbıhayâtı getirir. *

çeviri: mustafa çiçekler
kaknüs yayınları
1
instela

instela ile kendinizi özgürce ifade edebilir ve yazdıklarınızla anında binlerce kişiye ulaşabilirsiniz

üye olmak ücretsizdir ve yalnızca saniyeler alır. hemen üye olun:

zaten bir hesabınız var mı? giriş yapın