mehdi

1 /
asurninova asurninova
istanbul otogarı viyadüklerin çevrelediği bir örümcek ağıdır.
ağlarına yalnız bahtsızlar takılır. parası olmayanların kaderleri
değişmese de yerlerinin değiştiği bir başlangıç, yada sondur burası. hele
öğlen kalkan yada öğlen ulaşan otobüslerin yolcusuysanız bu hayata sarılma
direncinizin ilk test yeri yine bu otogardır.

öğlen ezanı okunuyordu.nisandı ama hala kaşkollara sarılmış
insanlar, ciğerlerinden çıkan havayı kaşkolun içine üfleyerek ısınmaya
çalışıyorlardı. artvin'e gidecek otobüs yolcuları sigaralarından son bir fırt
çekip, otobüsün basamaklarını çıkıyorlardı. muavin bagaj kapaklarını
kapattı, peron görevlisi içerideki yolcuları sayıp, kafasını arka kapıdan
uzatıp bağırdı.
"22 numara, 22 numara...". 22 numara yoktu. tam o sırada bir ambulans
yanaştı yan perona. ambulanstan gözaltına kadar sakallı bir adam
indi.
muavine el kol yapıp otobüsü durdurdu. "bagaj var mı?" muavin. adam
"yok, ama cenazem var" dedi. muavin yıkıldı. çünkü ağzına kadar dolu
bagajı indirip, tekrara yerleştirmek demekti bu. peron zili çalıyor ama
artvin otobüsü hala bagajlarını topluyordu. tabut orta kısma sürüldü,
ambulans sessizce ayrıldı yan perondan. yolcular cama dayanmış, efkarlı
gözlerle izliyordu olan biteni. terden pembeleşmiş yüzüyle muavin adamı
buyur etti içeri, otobüs yola düştü.

22 numara yolcusunu merakla süzdü otobüs. müsade isteyip yerine
oturdu. yanındaki yolcu merakını kustu hemen,
" allah rahmet eylesin, yakının mıydı?"
adam düşündü uzun uzun,
"mehdi" benim neyim oluyor diye. içini çekip,
" kardeşim di" dedi. otobüs köprü üzerinden geçiyordu. adam
içinden, " mehdi, son kez hisset boğazı" diye geçirdi. uzun yol başlıyordu.

adam kitabını açıp okumak istiyordu ama yanındaki yolcu kıpır
kıpırdı. sürekli içleniyor, vah vah çekiyordu.
" kaç yaşındaydı" diye sordu yolcu. adam,
"tam olarak bilmiyorum, ama ben yaşlarındaydı"
"yahu kardeşim diyorsun yaşını bilmiyorsun" diye hayret dolu
çıkıştı yolcu.
"kardeşim dediysem, öyle değil" dedi adam.
"ya nasıl" dedi yolcu.
uzun bir sohbet başlıyordu, otobüs istanbul sınırlarından
çıkarken.

mehdi'yi ilk kez hapishanede gardiyanlarla dövüşürken gördüm. alt
koğuşlarda, *** fraksiyonunun koğuşlarında kalıyordu. orada
kavga çıkınca bizim koğuşa postaladılar. *** fraksiyonu ile bizim koğuşun
görüşleri ters olduğundan kimse yüzüne bakmadı mehdi'nin. en dipte benim ranzanın
sağ altına yatırdılar onu. birkaç ay kimseyle konuşmadı. yemek
yaptı, topladı, çay dağıttı. havalandırmada yalnız dolaşırdı. koğuş
eğitimlerimize katılmazdı, annamam öyle şeylerden der kenara çekıilirdi.
anladım ki fraksiyoncu filan değil. bir harita metod defterine gazetelerden
resimler kesip yapitırırdı geceleri. her koğuş baskınında jandarma o
defteri bulur yırtardı. bizim zulayı bilmediğinden her seferinde yeni defter
bulur, bir dahaki baskına kadar çalışmasına devam ederdi. bir sonraki baskın
tiyosu geldiğinde haline acıyıp, defterini bizim zulaya attım. jandarma
döşek altını açıp defteri bulamayınca mehdi hayretler içinde kaldı.
ona aldığımı söylemedim, merak ediyordum çünkü deftere neler
yapıştırdığını. herhalde karı kız resimleridir, hela için malzeme yapıyorudur diye
düşünüyordum. öyle ya jandarma bulur bulmaz paramparça ediyordu defteri. ışıklar
sönünce zuladan çıkardım defteri. gözlerime inanamamıştım.



koğuşta kimsenin okumayıp bir kenara attığı, ziyaretlerde don, sigara sarılıp getirilen,
iaşe sandıklarının üzerinde gelen ne kadar spor sayfası varsa ayıklanmış,
içlerinden ne kadar beşiktaş ile ilgili haber varsa kesilip bu deftere
yapıştırılmıştı. resimlerin kimilerinin üzerinde domates
çekirdeği vardı, kimileri sonradan ütü vurulup düzleştirimiş buruşukluktaydı. ama
herbirinin altında tarihi düşülmüş, önemli yerlerinin altı çizilmişti.
ilginç gelmişti
bana mehdi.

bir sabah yoklamasında yanında durdum. pantolunuma soktuğum defteri
arkadan
sıkıştırdım eline. şaşırdı. çocuk gibi sevindi. teşekkür
etmek istedi,
konuşmadım onunla. ajan damgası yiyebilirdim koğuşta.
havalandırmada yolumu
kesti.
"sağol" dedi. sigara tuttum ona. çömeldik.
"kimsin, necisin, ne arıyorsun siyasilerin mapushanesinde"dedim.
"vallahi bende bilmiyorum, neci olduğumu bende bilmiyorum" dedi mehdi.
"peki anlat o zaman" dedim.
"kimseye demek yok ama, söz mü" dedi.
"söz" dedim.

eylül 80 yılıydı. malum stad bir tane. ülke bir savaş yaşıyor
ama bizim
derdimiz kapalıyı kaptırmama savaşı. akşamdan yığıldık,
sabahlıyoruz
kapalının kapısında. kimimizin koynunda şarap, kiminde emanet,
kiminde yarım
somun ekmek. baskın yemeyelim diye üçer üçer erketeye çıkıyoruz
maçka
tarafına, dolmabahçeye, spor sergiye. ben gece üç gibi
maçkadayım.
motorcular geliyordu aşağıdan. son seferinde karşıdan grup
indirmiş, nümayiş
yapacaklarmış dikkat et dediler. bıçkın delikanlıyız o zamanlar,
semtimizde
nümayişe tahammülümüz yok elbet. bir o sokağa dalıyorum, bir bu
sokağa
derken bir baktım, o grup duvara tezahürat yazıyor. allah dedim,
çektim
emaneti üzerlerine yürüdüm. on kişiydiler, dayak yerim ama hiç
olmazsa bir
ikisini iyileştiririm dedim ama beni görünce öcü görmüş gibi
kaçamaya
başladılar, bende arkalarından. meğer benim hemen arkamda polis
varmış, ben
onları kovalıyorum, koşuyorum, polis hepimizin arkasından koşuyor.
girdik
bir çıkmaz sokağa, çocuklar durdular, elleri havada, ben hala bana
teslim
oldular diye havalardayım, polis arkadan ışık tutunca uyandım,
elimde
emanet, kolum havada, megafondan "at elindeki silahı" diye
bağırıyor, ben
kala kaldım. içimden sıçtık şimdi dedim ama yırtarız.
çocuklar bilmem ne
örgütünden, ben orada saf saf bir adam, polis minibüsünde
gayrettepeye
vardık. nezarete oturduk, geçmiş olsunlaştık. çocuklar duvara
yazı
yazacakalarmış meğer, ben onları ne zannettim, güldüm kendi
kendime, bir an
önce salsalarda maça yetişsem diyorum hala. nezarette çocuklardan
ayrılıp
duvara yaslandım, sabah oluyordu, sigara tuttu arkamdan biri. uzandım
aldım,
hırsızmış, basılmış evde salak. durumu anlattım güldü bana.
rakip takımı
tutuyormuş, iyi beklememişsin maçı nasılsa koyacaz size dedi.
ağırıma gitti
zırtapoz hırsızın lafı, koyum kafayı burnunun üstüne,
dağıldı ağzı burnu.
apar topar çıkardılar dışarı. tehditler savurdu bana. hadi lan
ikile,
kodumun hırsızı dedim arkasından. sabah dokuz gibi sorguya aldılar
teker,
teker. sıra bana geldi. klasik sorgu odası işte. içim rahat,
ifadeyi verip
gideceğim maça. aaa, bir baktım bizim hırsızıda aldılar odaya,
oturdu
karşımda. burnu tamponlu, sargı içinde. noldu lan yetmedi dedim.
koltuğunun
altındaki silahı görünce yıkıldım. sivilmiş meğer, nezaretten
laf almaya
karışmış, nasıl yedim bu numarayı diye kendi kendime kızdım.
diğer çocukları
salmışlar mahkemeye kadar, ama bizim kırık burun davasından "
memura karşı
koyma ve darptan" kalakaldık. maç gitti, ama asıl giden benim
hayatımdı.
asker ertesi gün darbe yaptı. memurun raporuna göre hala ben örgüt
üyesi
zanlısıydım. darbenin ilk günlerinde kurulan mahkemelere
çıkartıldım.
konuşturmadılar bile. sonrası o koğuş senin, bu koğuş benim. her
koğuş
derdimi anlattıkça bana ajan muamelesi yaptılar. bende kimseyle
konuşmamaya
başladım. dışarıda hala bizim tribünden avukat çocuklar
uğraşıyormış ama
yakalandığım grup çok sivriymiş, çok vukuatı varmış, yırtamaz
demişler.
bende bir umuttur bekliyorum iki yıldır, ama şu gardiyanlara gıcık
oluyorum,
ne olduğumu bildiklerinden ne zaman maç kaybetse beşiktaş abuk
subuk hareket
yapıyorlar, bende dalıyorum, sonrası jandarma dayağı, bıktım,
ağzımda diş
kalmadı.

otobüs otobanı bitirmiş, yola döner dönmez, mola vermişti.
yolcuya kalsa
hikayenin devamını dinlemek için altına işemeye razıydı. ikide
bir vah, vah
diyor, yorum yapmak istiyordu. adam aşağı indi, bir sigara yaktı.
hava
soğumaya başlamıştı. bagaj sıcakmıdır, diye düşündü.
ölüler üşümezdi oysa.
çaylarla birlikte üst üste, hızlı, hızlı sigaralar içildi.
ananons yapıldı,
otobüs mola yerinden ayrıldı. meraklı kulaklar dikildi, vcd'de
oynayan filmi
kimse seyretmez olmuştu. adam devam etti.

mehdi'nin bir arkadaşı olmuştu artık. ben. okumamıştı, ama hayat
onu
yetiştirmişti. bize katıl dedim ona. anlamam o işlerden, sevmem o
işleri
dedi. olsun vakit başka türlü geçmez, gel otur akşamları sende
tartış
bizimle dedim. koğuş sorumlumuza durumu anlattım. ajan olabilir
dedi. ben
kefil oldum mehdi'ye. oturdu o akşam bizimle. kısmetsiz mehdi'nin ilk
geceside şanssız başlamıştı aramızda. okuma yapılacaktı.
zuladan kitaplar
çıktı. herkes harıl harıl okumaya başladı. yan gözle mehdi'yi
seyrediyordum,
okumak ne kelime, kitaba bakmıyordu bile, sonra harita metodunu soktu
kitabının arasına, yine kendi dünyasına daldı. ama onu bekleyen
bir süpriz
vardı ki, okunan kitabın bölümü hakkında tartışma yapılacaktı
geceyarısı.
okuma bitti. bölüm bölüm herkes koğuş sorumlusunun soruduğu
sorulara yanıt
veriyordu. sıra mehdi'ye geldi. ben gözlerimi kapadım, çıkacak
cümbüşü ve
mehdi'nin sorumluluğunun bende olduğunu düşünerek başıma
gelecekleri
düşünüyordum. koğuş sorumlusu sordu " mehdi, teoride yenilmek
kişi
benliğinde ideolojiyi zedelermi?" . ben yer yarılsada içine girsem
diye
düşünürken mehdi gırtlağını temizledi, konuşmaya başladı,
kulaklarımı
tıkadım.
" bir harekete taraf olmak, eğer ona aşk ile bağlanmamışsan sana
kaçacak çok
fırsat bırakır. insanın kendi dünyası bencillik üzerine
kuruludur. benlik,
bencillikten türemiştir. teori diye tanımlanan hareket, insanın
bencilliğini
beslemezse kaybolur gider. işte insanoğlu harekete saygını
yitirmemek için
aşkı doğurmuştur, beyninde aşk olmazsa benlik yada bencillik,
teoriyi
zorunluluk haline getirir. teoride yenik düşmek, eğer teorinin
insana
salgıladığı aşk yoksa yenilmektir. ben sevdalarıma hiç
yenilmedim"

sessizlik oldu. kulaklarımı diktim sessizliğe. felsefenin temel
ilkeleri,
bir adamın sözleri karşısında yenik düşmüştü. ışıklar
söndü, herkes o gece
öğretilen teoriyle aşkını koydu teraziye. birkaç gece geçti.
koğuş sorumlusu
mehdi'yi istedi yanına. ajan olup olmadığını dışarıdan
sorgulamıştı. hiçbir
kayıt yoktu. direk sorgu yapacaktı. havalandırma sırasında ben,
mehdi'yi
karşısına oturttu, hikayesini onada anlattı mehdi.
"peki, sen bunca felsefe kitabıyla boğuşup vardığımız
yargıları, bir aşka
bağlayıp nasıl sonladın mehdi " dedi koğuş sorumlusu.
"siz hiç beşiktaşlı oldunuz mu?" diye cevap verdi mehdi ve devam
etti.
" yaşadığımız bu hayatı nasıl yaşayacağımızı biz
kitaplardan öğrenmedik veya
şu doğrudur diye kimse bize destur vermedi. hayatı eğrisiyle
doğrusuyla
yaşadık dibine kadar. ve bizim yaşayışlarımızın bize
gösterdiği doğrular
oldu, yeri geldi bizim yanlışlarımızı doğru uygulaması için abi
olduk. bir
felsefemiz oldu yalnız yaşanmışlıklardan. şimdi siz
başkalarının hayat
deneyimlerinden türettiği felsefe ile değil kendinizinkini , bir
ülkenin
kaderini çizme yarışına giriyorsunuz. peki kendinizi,
yeteneklerinizi ve
harekete olan aşkınızı ne kadar biliyorsunuz. veya bu coğrafyada
yaşıyanlar
sizin için ne ifade ediyor" diye konuştu mehdi.

ben yanılmıştım. üniversiteler okumuştum, kitaplar yutmuştum,
makalelerim
çıkmıştı dergilerde ama mehdi'nin beşiktaşlılık üzerine
yaptığı küçük bir
yorum bile felsefemizin ne kadar kitaba ve teoriye bağlı olduğunu
bana
göstermişti. ileriki günlerde mehdi o bize biraz sığ ve argo
jargonu ile
beşiktaşlılığı anlattı. o zamana kadar sporu, hele hele futbolu
küçük
burjuva eğlencesi olarak, toplumun afyonu sayan bizler,
beşiktaşlılık
felsefesi içinde fanatik bir taraftar olup çıkmıştık. şimdi
anlayabiliyorduk
mehdi'yi, bu kadar bir futbol takımını sevip, maçlardan, seyirden,
gazetelerden, radyodan bu kadar uzak kaldığı halde beşiktaş bu
kadar
sevebilmesini. çünkü sahada oynanan oyun değil, taraf olmanın
hazzı
yakıyordu ve bağlıyordu beynini.

82 yılında duruşmalarımız hızlanmıştı. kararı çıkan kendi
memleketine yakın
cezaevine naklini istiyor, orada daha rahat edeceğini düşünüyordu.
mehdi'ye
yapışan örgüt davası çok dallanmış, hakkında ağır kararlar
çıkar hale
gelmişti. çok idam vardı ve mehdi hala suçsuzluğunu
kanıtlayamıyordu. bu
arada çok uzun yıllardır şampiyon olamayan beşiktaş
şampiyonluğa koşuyordu.
akşam saat yedide herkes haberlere kulak kesmişken mehdi bir an önce
spor
haberlerinin gelmesini bekliyordu. yaza doğru karar çıktı, devlet
düzenini
değiştirmek amaçlı suç örgütüne üye olmaktan idamı
istenmişti mehdi'nin.
hakim daha önce işlenmiş suçu olmadığından hafifletici
sebeblerle cezasını
müebbete çevirmişti. bu tam bir yıkımdı. mehdi'yi sakinleştirmek
için yanına
gittim. zaten sakindi ama hüzünlüydü.
"şimdi olacak şey mi bu müebbet. yani ben bir daha hiç beşiktaş
maçı
seyredemeyecekmiyim şimdi?" dedi mehdi ve devam etti.
"birde benim sevdiğim vardı biliyormusun. o benim sevdiğimin
farkımda bile
değildi ama ben onu çok severdim, bir veda bile edemedim." mehdi
sevdiği
kızı uzun uzun anlattı bana. yüzünü anlattı, ellerini anlattı,
gülüşünü
anlattı, evini önünü anlattı, bakışlarını anlattı. beynimde
zehirli bir
düşünce, o anlatırken, kızın resmini çizmişti gözümün
önüne. söyleyemedim
ama bende aşık olmuştum o kıza, mehdi'nin kızına.
karara çıktıktan sonra temyiz istedi ama nafile. artık buralarda
kalmasının
anlamı yoktu. nakil istedi. hemde kimselerin tahmin edemediği bir
yere,
eskişehir'e. ki en kötü şartlardaki cezaeviydi o dönemin. ama
beşiktaş orada
oynayacaktı, şampiyon olacağı maçı. idare seve seve kabul etti,
bir ilk yaz
günü elinde bavul, ardında bizleri bırakıp çekip gitti. giderken
sanki
mahpusluğa değil, istanbuldan es-es deplasmanına giden çocuklar
gibi bir
tebessüm vardı yüzünde.

otobüs geceyarısı samsun otogarına girdi. uykudan ağırlaşmış
gözlerde bir
hüzün vardı. bütün otobüs bu hikayeyi dinler olmuştu artık.
yemekler yenildi
otogarın lokantasında, adam hürmet görüyordu ve şoförlerin
masasındaydı
artık. biran önce otobüse dönüp mehdi'yi dinlemek
istiyorlardı.oysa mehdi
bagajda kendi hikayesinden habersiz, öylesine cansız toprağa doğru
seyrine
devam ediyordu.

"sonra ne oldu, görüşebildiniz mi?"diye sordu şoför.adam
kaldığı yerden
devam etti.

bizim koğuş az bir ceza ile yırttı bu işten. üçer beşer yıl
yatıp
çıkacaktık. bu sevince birde beşiktaş'ın eskişehiri 3-0 hükmen
yenip
şampiyon oluşuda eklenince, o gece hem mehdi'yi anmak, hemde
şampiyonluğu
kutlamak için eğlence tertip ettik. bir hafta sonra bende ayrıldım
oradan.bursa hapisanesinde sevk oldum, iyi bir yerdi. ama eskişehir'
den
inanılmaz haberler geliyordu. kıyım vardı, çok zor haber
alabiliyorduk.
mehdi gelen sevklerle iyi haberlerini gönderiyordu, birde
boncukçuluğa merak
sarmış, çakmak kılıfıydı, anahtarlıktı, siyah beyaz hediyeler
gönderiyordu
bana. ara sıra mektupta yazıyordu, ama yarısı yırtık,
karalanmış ve silinmiş
şekilde. silinmeyen yerlerinde o kızdan bahsediyordu yine.küçük
bir isyan
var diye duyduk eskişehir'de. içim içimden gitti mehdi dedim.
birşey olmamış
ama sürmüşler doğuda bir yere, heber gelmedi sonraları. ben
tahliye oldum.
mehdi'yi aramaya koyuldum ama nafile. eskişehirdeki isyanı o
başlatmış. o
yüzden gittiği yeri söylemiyorlardı. avukatlar tuttum, işi
kovaladım ama
devir bizim devrimiz değildi. çaresiz istanbul'a döndüm. içim
içimi yiyordu.
mehdi'yi bulamıyordum. arkadaşlarını buldum, beşiktaş'ta. onlarda
kovalıyorlardı işi ama nafile. birden karşıma o çıktı. o kız.
mehdi'nin
sevdiği kız, mehdi'yi sordu. büyülenmiştim. konuşamadım bir
süre. bir
muhallebicide oturduk, uzun uzun anlattım ona olup bitenleri. ama
içimin
yağları eriyordu ona baktıkça. sık görüşmeye başladık, bir
süre sonra
mehdi'den çok birbirimiz hakkında konuşmaya başlamıştık.

adam bunları anlatırken bir homurtu oldu otobüste, yapılır mı bu
diyordu bir
kısmı, diğer yandan niye olmasın diyordu arka taraftakiler. otobüs
karadenize paralel virajları ala ala, saatler sabaha karşı
vakfıkebire
ulaşmışlardı.adam devam etti,
"onunla evlendim. beşiktaş'ta ev tuttuk. mehdi'den haber yoktu.
işsizdim.
zor geçiniyorduk. özal zamanına çabuk uymuştu koğuş
arkadaşlarım. reklamcı
oldular, gazetelerde yazar oldular, hepsi yolunu buldu. mehdi geliyordu
aklıma ve söyledikleri. hani o benlik bencilliğe dönmesi,
aşkı,sevdası.
nerede kalmıştı o yüce teoriler. hepsini bir çırpıda silmişti
mahpus
dostlarım. çocuğuz da oldu bu sıkışıklıkta, adını koymakta
tereddüt etmedik.
" mehdi"

onun alışkanlıkları bana geçmişti sanki. tribün tayfası
olmuştum, bir iş
buldum sonraları.kalem katipliği gibi birşey belediyede. yıllar
geçti,
mehdi'den haber yoktu. kimileri gördüğüne yemin ediyordu, yeni
açıkta. ama
ben görmedim. izini sürmeyi bıraktım.yıllar geçti aradan. bu
sene bir maçta
yeni açıkta bayrağını siyahbeyaza çeviren partililerin arasında
görür gibi
oldum sanki . saçları beyazlamış bir adam peşinden koştum,
yetişemedim.o
muydu, değilmiydi, çok kuşkulandım. tekrar aklıma düştü mehdi.
araştırmaya
koyuldum ve buldum onu. dosyasını çabuk çabuk okudum. mardinde,
antepte,
bingölde yatmış. hastalanmış. yaralanmış. önceden suç
işlediği maddeler
avrupa birliği uyum yasalarıyla ortadan kalkmasıyla suçlarıda
ortadan
kalkmış, sonrada rahşan hanım affından salıverilmiş. demek
doğruymuş, oymuş.
sonra muhtarlıkları dolaşıp kaydını aradım. bulamadım. ta ki
geçen haftaya
kadar.

uyku çökmüştü otobüse. artvin gözüküyordu ama viraj, viraj,
viraj.
ulaşılamayan bir kartal yuvasını andırıyordu artvin. adam
yorgunluktan
kısılan sesi ile bitiriyordu hikayesini.

geçen hafta iki polis geldi evime. polis gelince bir korku aldı beni
,
mahpusluktan kalma alışkanlıkla. bir kağıt tutuşturdular elime.
istinye
devlet hastanesinden çağırıyorlardı beni. ne için diye sordum,
tesbit
dediler. ceketimi aldım çıktık. hastanenin bodrum katına
indirdiler beni.
morg odasına bir sürgü açılmış, beyaz bir çarşafın başında
bekliyordu morg
bekçisi beni. çarşafı kaldırdı, yatan mehdi'ydi. öylesine
yaşlanmış, saçları
beyaz, mutlu ve ihtiyar ceset yatıyordu sedyede.
"başınız sağolsun, giriş kaydına sizin isminizi yazmış yakını
olarak,
kardeşinizmiş, allah sabırlar versin"
morg kadar soğumuştu damarlarımdaki kan. yıllardır aradığım
adam
karşımdaydı, sarıldım ona çaresiz . evrakları hazırladılar,
işlemleri
yaptırdım. ben ve bir tabut gecenin yarısı başbaşa kalmıştık.
doğum yeri
gözüme çarptı mehdi'nin. artvin. ertesi gün onu artvin'e
götürüp gömmeye
karar verdim.

"peki kimi kimsesi kalmamış mı garibin istanbul'da"dedi muavin.
"yok, ölmüş hepsi, eniştesi de devlet memuru olduğundan başım
belaya
girmesin diye bulaşmadı cenazeye" diye cevap verdi adam.

artvin otogarına girdi otobüs. omuzlar üzerine alındı mehdi.
yukarı
mahallede bir camiye götürdüler. otobüs yolcuları cemaat olmuştu.
imam
sordu,
"nasıl bilirdiniz?"
hepbir ağızdan "iyi bilirdik" sesi yankılandı.
yalçın bir kayalık gibi mezarlıkta, kartal yuvasında buluştu
toprakla mehdi.
ama aşkı hiç ölmedi.
istanbul otogarı viyadüklerin çevrelediği bir örümcek ağıdır.
ağlarına
yalnız bahtsızlar takılır. parası olmayanların kaderleri
değişmesede
yerlerinin değiştiği bir başlangıç, yada sondur burası. hele
öğlen kalkan
yada öğlen ulaşan otobüslerin yolcusuysanız bu hayata sarılma
direncinizin
ilk test yeri yine bu otogardır.

göksel duyum
baruch baruch
12. imam'dır kendileri.alevi-bektaşi öğretisinde ve şii inancında yeri büyüktür.yeniden ortaya çıkıp barışı,huzuru ve düzeni kuracağına inanılır.taklitlerinden sakının!
karahisari karahisari
kıyâmete yakın geleceği, peygamber efendimiz tarafından haber verilen ve islâmiyet'i ve adâleti yeryüzüne hâkim kılacak olan mübârek zât. allahü teâlâ, islâmiyet'i nasıl resûlullah efendimizle sallallahü aleyhi ve sellem başlatmışsa, hazret-i mehdî ile sona erdirecektir. sayıları bedr gazasında bulunan eshâb-ı kirâm kadar olan bir grup insan hazret-i mehdî'ye bî'at edecek (emrine girecek) ve her zâlim onun karşısında mağlûb olacaktır. zamânı son derece imrenilecek bir şekilde adâletle dolacaktır. (ibn-i hacer-i mekkî)
chixculub chixculub
ne kadar hastalıklı müslüman varsa olduklarını iddia ettiği figür. mehdi figürü sayesinde kafalarında peygamber gibi yaşayabileceklerini mi düşünüyorlar, öğrenmek istememe rağmen neden böyle bir yola başvuruyorlar hiç bilmiyorum. en bilinen kofti mehdi, altın sarısı elbisesi ve sakalıyla, bir zamanların renkli siyasi figürü hasan mezarcıdır. diğerleri bir şekilde onun gibi seslerini duyurmak istiyorlar.
dextare dextare
mükemmel bir hikayedir mehdi, en son zeki demirkubuz'un mehdi'nin filmini çekiceği duyulmuştu ancak ne aşamadadır bilinmez mehmet ışıklar'ın ölümüyle çalışmalar durmuştu, belki bir gün zeki demirkubuz gibi sağlam beşiktaşlı ve iyi bir yönetmenden bu haberi duyarız.
ben olan ben ben olan ben
mehdi inancı, tek bir dine özgü değildir. zerdüştilikte "hürmüz", musevilik ve hıristiyanlıkta "mesih", budizmde "buda", brahmanizm'de "vişnu", islam'da ve özellikle şiilikte ise, "beklenen mehdi" kavramıyla karşılanır.

ister zerdüştilik, ister yahudilik, ister hıristiyanlık, ister islamlık olsun, ya da şiilik ve alevilik gibi hemen bütün inançlardaki mehdilik fikrinin kaynağında şu toplumsal psikolojiyi görürüz:

toplumsal altüst oluşlar sırasında halk, ister başkaldırı halinde olsun, isterse zulüm altında hareketsiz kalsın, bir beklenti içine girerek hayal gücünü çalıştırır. orta yerde alternatif siyaset akımlarının olmadığı bir zamanda, halkın bu düşsel gücü, dinsel/mezhepsel dalgaya dönüşür.

mehdilik, zulme, haksızlığa, adaletsizliğe karşı, eşitlik ve adalet temelindeki umudun, özlemin ve beklentinin adı olur.

not: alıntıdır
1 /