mehmedin kitabı

solti solti
insanın kanını donduran, tüylerin diken diken eden, gözlerini dolduran anılarla dolu, herkesin okuması gerekn çok özel bir araştırma eseri.

kitaptan ;

tam o sıra beş altı el keleş geldi bize, hemen yattık. çocuk yeni, heyecana kapıldı, ateş etmeye başladı. öyle bir ateş geliyor ki, bırakın ateş etmeyi, bakamazsınız bile. bu haberci çorumlu çocuk, teröristin sürünerek geldiğini görüyor. taşın arasından bir ses geldi. çorumlu çocuk tam benim üzerime fırladı, kalkamıyorum. boynu düştü, gitti artık, dilim tutuldu. çorumlu bombayı görmüş, artık refleks mi, el bombasını tekrar geri atmak mı istedi, bilmiyorum. bizi kurtardı, kendi öldü.

çorumlu çocuk paramparça, yüzü mosmor... altı aylık bir çocuğu varmış. onu battaniyeye sardık.
panait ıstrati panait ıstrati
ilk çıktığı zaman okuyanları iki ayrı kutba bölmüş belgesel kitap. aslında kitabın içeriğine baktığınıza terör mücadelesi içinde yer almış askerlerle yapılmış olan söyleşiler yer almaktadır. bunlar tamamen kişisel anılar olduğundan sonradan kitap hakkında "askerlikten soğutuyor" iddiasıyla açılan dava pek anlam ifade etmemektedir. uzun zaman basın tarafından gizlenmiş, sadece kişisel anılardan öğrenebilinen güneydoğudaki terörle mücadele hakkında ilk defa açıktan yapılmış bir yayındır.
doğal olarak tokat gibi çarpar insanı. hatta öylesine ki bu olayların içinde yaşananları görmemiş, görmek istememiş bizleri aslında o meşum 90'lı yıllarda nasıl bir ülkede yaşadığımız konusunda sarsarak uyandırır. kitapta hem aşırı sağ görüşlü, hem liberal hem de kürt kökenli haliyle olaylara farklı yaklaşan erlerle söyleşiler bulunduğundan çok güzel bir panorama serilir önünüze. güneydoğu, terör mücadelesi, pkk vb. konuları merak edenlerin okumazsa çok şey kaçıracağı bir kitaptır.
dedi ki normal dedi ki normal
tamamı şuradan okunabilen kitap: `http://www.ceng.metu.edu.tr/~e112908/mehmet.htm`

ayrıca, ekşi sözlük'ten:


askerlik bitti. antalya’ya geliyorum artık, otobüse bindim. korkuyorum. tabii teröristin terrörist olduğu alında yazmıyor, ama benim asker olduğum, teskereyi almış olsam bile çok belli. yanımda oturan biri “asker misin” diye sordu, hemen reddettim. aslında belli. üstelik soran da askermiş. o rahatça söylemişti.

askere gitmeden beynimde bir düşman vardı. onu her an vurulabilecek bir şey gibi düşünüyordum. düşmanı görmeden askerilğim bitti.

medya askerliğin güzel yüzünü gösteriyor. kahramanlıklar falan boş.

çatışmaların etkisi kalmış bende. geldikten sonraki ilk üç ay, arkadaşlar, “önceki gibi değilsin” derlerdi. demek ki bir değişiklik, çatışmaların etkisi falan. çatışmalar üç dört ay rüyalarıma falan giriyordu.

gece eğitiminde sigara içmeyeceksin. içersen sigaranı elinle kapatacaksın, ateşi 5 km’den görünüyor. ağzında sigarayla nişan alırsa seni alnının ortasından vurmuş oluyor.yürürken elmacık kemiklerin allnın parlar, geceleri onu karartıyoruz.tüfeğin ses çıkaracak aksamını bir şeylerle bağlıyorsun.

bir gece çatı tutuştu. herkes sıraya dizildi. bölük komutanı geldi: tüfekler tamam mı“ diyor. “adamlar tamam mı demiyor.” çünkü tifekler ona zimmetli.birinci bölüğe ilk girdiğimizde bir bölük komutanı vardı. kazma sapını insanların belinde kırardı.

şiddet zaten çocuklukta başlıyor; kız olsa bebek alırsın, erkek olursa tabanca...

asker de halkın korkması için elinden geleni yapıyor. diyelim saat 10 dan sora dışarı çıkmak yasak o saatten sonra dışardaki her canıyı öldürme yetkisine sahipsin. kaç eşek gitti tahmin edemezsiniz. bir iki arkadaşımız soğuktan donarak öldü.

beni nasıl kahraman olarak gösterebilirler ki. kendi halkımla savaştım!!!

halka acıyorum bir nevi sokağa çıkma yasağı var. gece bir yeri gezemezsin asker pat diye vuru seni, gebertir.

öyle bir köye gittim ki mardinde, allahım köyü silmişler. ölenlerin akrabaları izmir’de iş sahibi, onları da izmir’deki adamlar basıyor. devlet bu dışarıdakıilere parayı basıyor, gidip o köyde oturacaksınız diyor. devlet köyü tarihten sildirmiyor.

askerin içinde kürt de vardı, sonra hepsini topladılar. adamlar ne biçim ateş etmişler duvarı delip geçmiş derdik. asker; kürt askerlar gittikten sonra “diyarbakırlı o çatışmada karakola ateş ediyordu bir şey diyemedim” diyor.

mesela bir gün bölük komutanı geldi. genelde alkol alırdı hadi devriye gezelim kariyerle dedi. çıktık, geziyoruz, burda bir şey vardır diyor atıyor bombayı. komutanım patlamazsa tehlikeli olur diyorum devam ediyor. biri patlamadı neticede. dönüşte hatırlatınca kim gelecek oraya dedi. on onbeş gün sonra el bombasıyla oynayan çocuklardan birisi öldü birisinin kolu koptu diye haber geldi.

aramızda ölürsek şehit olacağız vatanımız için yaparız gibi şeyler yoktu. basın sorarsa öyle söylemek zorundasın.

çoğu aklını oynatıyor, deli olanlar var, saf saf gezenler var, akli dengesi yerine gelmeyenler var.

yakaladığımız bir üst düzey pkklı komutandı. “ne zaman pkk başladı elektrik su baraj yaptırdı devlet, su pkk yı durduralım, devlet bize yardımı keser oyüzden savsmak zorundayız” dedi.

bana kalsa malatyadan sıvastan otesını ver kurtul.

medya bızden oluyu dusuruyor onların olusunu yukeltıyor. mesele bır keresınde en fazla 15-20 tane oldurmusuzdur, aksam tvde 90 dendıç

bu anadoludan gorunum programı ıcın herkesın elıne bır kagıt verılıyorö bu kelımleler dısında tek kelıme soylemek yasak.

70 kilo ile usta birliğine teslim oldum, 49 kilo ile dondum. memleketimden 45 km uzakta askerlık yapıyorum. neden hepsı doguluç devlet polıtıkası, doğuluları bırbırıne vurduruyorç

sabah kalktıgıızda sag goruslu askerlerın cesetlerın kulaklarını kesmıs olduklarını gorduk, biri sonra kulağı mektupla ailesine gönderdi. konusma kürtçülüğü destekliyorsun diyecek.

amcamın oglu polıs okulunu kazandı. 20 gün kala kürt diye okuldan attılar. o zaman devlete niye askerlik yapayım. hayalimdeki askerlik reklamlarda kliplerde anlatılıyor, hepsı mutlu gülüyorlar, gercek ıse tam tersi çok berbat.

apo terörist karşımıza almayız gibi bir olay var. yalan apoyla bizimkilerin gayrı resmi görüştüğünü herkes bilir.

bazı komutanlaroğrudan eröristle işbirliği içinde. eroin kaçakçılığına göz yumuyor. bunu jitem dahil herkes biliyor.

vatandaşın biri köye girerken yolda pat vuruluyor... o adamın çouğu bundan sonra ne yapar: kendi adıma söyleyeyim sülalece dağa çıkarım.

her savaşı başlatır siviller askerler ölür. savaşı gene siviller kazanır.

insanlığın bittiği yer orası, her gün ölü kişiler; ölmüştür yakılmıştır, işkence yapılmıştır... açsın sussuzsun, ekmeğini ıslatıyorsun, taşla kırıyorsun, yiyorsun. az bir su bulursun simsiyah. hayatımda insan ölüsü görmemiştim orda insan ölüsüne yapılabilecekj herşeyi gördüm...

o çatışmada üç arkadaşım kafayı yedi.

benim birliğime çok zengin geldi, ikinci gün aynen geri.

köy aramaları olmuyordu. insan yok!!!! insan varsa o köy boşaltılıyor... cami bile yaktık.

subaylar savaşın sürmesini istiyor, iyi para kazanıyorlar.

hiç müzik dinleyemiyordu, dinleyebilsek grup yorumdan dersimin dağlarını isterdim.

telsiz konuşmasında tabur komutanıyla kaç kere kanasın ucuna geldin biliyormusun diye dalga geçiyorlardı teröristler...

rant sağlayan kesim savaşın bitmesini sitemiyor, askerler, konserveciler, uyusturucu işinde parmağı olanlar...

teğmen bitişikte samanlığı olan vatandaşın evinin çatısına depo koyuyor, depo taşıyor, saman ıslanıyor, köylü neden böyle yapıyorsunuz hayvanımın yiyeceğini sılaıyorsunuz deyince 20-22 yaşındaki teğmen, 40-45 yaşındaki adamı öldüresiye dövüyor. köylü şikayet etse yukarıdan iyi yapmışsın diyecekler.

özel timciler ığdırda öldürdükleri cesetleri arabanın arkasına takıp gezdiriyorlar.

herkes kendine bakar parmağım mı kesik kulağım mı eksik diye.

dğuya gidince terörist yapıyor denilen çoğu şeyin askerin yaptığını gördük.

ellerinde şeffaf anahtarlıklar varö ne bunlar dedim meğer kestikleri kulakları kola asıtıne atınca et çürüyor kıkırdağı kalıyor onlar da bunu anahtarlık yapıyoırlarmış.

elime sigara falan bastım piskopat sansınlar bıraksınlar diye. omzumu kırdırıp hava değişikliğine gittim. omzum hala çıkık.

askerler nöbette uyuyunca silah bile kullanmadan gırtlaklarını kesmişler, gözlerini oymuşlar, erkeklik organlarını da ağızlaına tıkayıp gitmişler.

yemekte 1981 mühürlü et gördüm.

bir daha askerlik yapmak zorunda kalırsam kaçacağım!!!
kasaba insanı kasaba insanı
nadire mater'in siyahbeyaz yayınlarından çıkan, güneydoğuda bulunmuş 42 askerin anılarını aktardığı okunası kitap.içinde birçok vurucu, insanı yakan durumların aktarıldığı, orada savaşanların sadece rakamlardan ibaret olmadığı, bize medyanın aktardığından ve bizim algıladığımızdan daha ötede bir şey olduğunu yalın ama sarsıcı bir dille aktarıyor eser. 42 askerin içinde sağcısıda var solcusuda, türk de var kürt de, hepsi o zaman diliminde orada olmanın öznel olarak kendilerinde yarattığı etkileri anlatsalarda, ne kadar farklı kimliklere sahip olsalarda savaş dediğimiz şeyin insanoğlunda yarattığı ruh halinin genelde çokta farklı noktalara götürmediğini görüyoruz.
kitabın içinde okurken boğazınızı düğümleyen öyküler var ama asıl rahatsız eden noktalardan biri, neredeyse bütün askerlerin aynı durumdan şikayetci olmasıydı; "niye hiç zengin çocuğu yoktu oralarda"
gerçekten niye yoktu?
just call me daydreamer just call me daydreamer
40 günlük acemilik bitti. 15 gün tayin izninde istanbul'da gezip tozacağıma bu ve bunun gibi 3-5 kitap okuduktan sonra türkiye'nin doğusunda ki bir ildeki birliğime teslim olmaya gittim. sabah teslim oldum, akşam subay okulundan tanıdığım devrem bir asteğmenle yasak olmasına rağmen fakülteden laboratuar arkadaşım oralı bir meslektaşımın kefaletiyle başka bir meslektaşımın evini kiraladık. bir akşam evimizde laflarken o'na izinde böle böle bir kitap okudum dedim. kitap yasaklanmışmış, ama ben kadıköy'de korsanlardan almıştım. onların yasaktan haberleri yoktu sanırım. iki gün sonra sabah karargah toplantısına komutan geldi. önemli bir mesele olmadığı sürece toplantıları başkan yönetirdi. 2 gün içinde nerden haberi olduysa artık, defterini açtı. gözlüklerini takıp sessizce okudu. kafasını kaldırıp gözlüklerinin üstünden hepimizle tek tek göz teması kurduktan sonra başkana döndü. ''mehmedin kitabı diye bir kitap varmış, getirin bende okuyayım'' dedi. başkan o kitap toplatılmış komutanım dedi. sonra komutana bakan kafasını bize çevirip, arkadaşlar kitabı okuyan var mı, elinde olan var mı dedi? besbelli danışıklı dövüş beni deniyorlardı. aynı şubede görev yaptığımız bir başka kısmın amiri başçavuş yanımda oturuyordu. bacağımı dizimin hemen üzerinden tutup, ben konuşmaya niyetlenecek gibi olunca sıktı. sustum. şubeye dönünce şube müdürü çağırdı. ''ya o asteğmen ağzını sıkı tutsun, yada sen onunla konuşma'' dedi. şube müdürünün yanından çıktığımda istihbarat şube odamda beni bekliyordu. ellerinde bilgisayar çıktısı kağıtlar vardı. ifadem alınacak sandım, ama o işi istihbarat şube değil, adli müşavirlik yapardı. yazıcıya çıkmasını söyledim. bana uzun bir liste uzattılar, okumamı ve anladığıma dair imzalamamı söylediler. tsk'nın özel bir yasaklı kitap listesi olmadığını ama tavsiye edilen kitaplar olduğunu tercihlerimi onlar içinden yapmamı söylediler. savcılıklarca toplatılmış yada basılması yasaklanmış kitapları okumama dair bir takım ifadeler vardı yazılarda. yasaklı kitaplar arasında bu kitapta vardı. imzamı atarken tarih kısmının boş olduğunu farkettim. imzamın yanına tarih attım. ''hocam sokmak istesek zaten sokardık'' kastırma dedi içlerinden biri. ev arkadaşım diyarbakırlıydı, oğuz atay okuyan, bulutsuzluk, düş sokağını dvd'den haco'yu da walkman'den dinleyen bir adamdı ve beni burjuvalıkla eleştirirdi dylan dinleyen bir istanbulluyum diye. sonradan istihbaratdan öğrendim. denyo muazzaf kalmasına yardımcı olur diye birlik içi istihbarat adı altında muhbirlik yapıyormuş. onun poliklinik şefiyle konuştum. laf taşıdığını, beni ve birliğimi zor durumda bıraktığını söyledim. şef, özel harekatçılarla takılan milliyetçi bir adamdı ama delikanlıydı. üste fiili taarruzdan rütbe kaybetmişliği vardı. biraz kabadayı ama 80 lerden kalmış bir delikanlılıkta, sert bir adamdı. yasaklı kitap okumamı onaylamayacağı aşikardı ama lafçılıktan daha da fazla nefret edeceği belliydi. onunla konuşmamın altında yatan nedenin ona saygı duyduğumu ama asteğmeninin bir daha yapması durumunda paketleyeceğimi anlatmak olduğunu da anlayacak adamdı. ''takma kafana koç, bu dediğini araştıracağım, eğer aslı varsa ispiyonculuk yapıyorsa değil muazzaf kalmak, yıldız bile taktırmam'' ona dedi. yıldız taktı ama 1. sicil amirinden sicil alamadığı için muazzaf olamadı. beni sakinleştirmek ve olayı yatıştırmak için böyle konuştuğunu düşünmüştüm ama şef sözünü tutmuştu, siciline muazzaf subay olmasına engel olacak temsil kabiliyeti yoktur notunu düşmüştü. olaydan 1-2 ay sonra benim nöbette olduğum bir akşam gelen misafirini yatağımda yatırmasını bahane edip,üzerinde oturduğum sandalyeden kalkıp sandalyeyi kafasına fırlattım. o anda öfkeyle, çok seri yapmıştım bu işi, kendini koruyamadı. sandalye kafasını hafiften açtı. odasına girdi. benimle beraber eve gelmiş olan arkadaşım beni sakinleştirip evden çıkarana kadar odasından çıkmadı. ertesi gün şefi beni çağırdı, bir sigara tutup nescafe söyledi. yanına er alıp, evde üstüne yürümüşsün dedi. denyo yanımdakinin er değil askeri hakim olduğunu bile bile poliklinik şefine onu dövmeye er getirdim diye şikayet etmişti beni. er değil askeri hakimdi, olay spontan gelişti, arkadaşımla ilgisi yok dedim ve arkadaşımı tarif ettim. neden üstüne yürüdüğümü bile sormadı. ''tamam koç, takma kafana'' dedi. karargahta da personel şube müdürü odama geldi, nedensiz, ''nedir hocam gergin misin bu günlerde?'' dedi. savunma öncesi ön soruşturma yapıyordu. ''delikanlı gibi kavga edelim dedik, olmadı. o da mı emirle?'' dedim. güldü. ''sittir et hocam, olan olmuş, biz işimize bakalım'' derken, ondan epey rütbeli ve kıdemli şube müdürüm geldi, esas duruşa geçmiş personelcinin biraz üstünü başını düzeltip, odamdan kovaladı. ''çalış paşam çalış, çok işimiz var, işine bak sen, burda ben varım'' dedi.
taştozu taştozu
iki üç gün önce okumaya başladığım, askerliğin ve militarizmin ne kadar iğrenç bir şey olduğunu gösteren nadire mater'in ve kırk iki askerin kitabı.
hayatlarının baharında evlerinden alınan gencecik çocukların, çatışmalardan sağ çıksalar dahi sivil yaşama döndükten sonra bile psikolojik olarak sakatlıklarının ne düzeyde olduğunu gösteren çarpıcı kitap.