minimal öykü denemeleri

tepisken tepisken
"sana hayati anlatacagim evlat" dedi... cekmeceden bir makas ve bir parça pamuk çıkarıp onume koydu.
"makas" dedi "hayata bağlar gobek kordonunu keser" ve pamugu gostererek "bu da ölünce götüne girer"
ve ekledi ;
"hayat bu kadar basit anladın mi orospu cocugu "

haklıydı, ılık sutumu içip yarın ki maasla neler yapacağımı dusunmek uzere ruyalara daldım
aşmış adamı aşan adam aşmış adamı aşan adam
agorafobisi, kariyerizminin ve konformizmininin üzerinde kutsal şarabı fazla kaçırıp kendini twiste kaptırmış sarhoş topal zangoç rezonansıyla tepiniyordu gerdanındaki orak biçimli beni selfie kamerasının kadrajına sokmaya çalışırken; wp'tan gelen, "bir tutam pamukla boynumun terini silip karşı ödemeli kargoyla göndermek mi : )" mesajının bildirimi geldi. "ne kadar erken, o kadar dramatik bebeğim. " diye geçirirken içinden, migren hapını almış akciğerinin server'larına bir çentik daha atan bir yutkunma anındaydı. "ol" seslerinden ibaret bir emir kipi yumağı mı yoksa yaşamak? balığın yüzerek, kuşun uçarak, yılanın sürünerek, insanın ihanet ederek aradığı içteki karanlık ucu.
merceklerini spinoza'nın parlattığına inandığı antika teleskobuyla ayın karanlık yüzünden boğazın yansımasını gözleyen, hayatın olağan akışı gereği spinozacılığından, hasarlı oyuncağından çıkamayış meczupluğundan tavizsiz kavalye, yan binadaki kargo dükkanının solmuş mavi tabelasını hatırlayıp gargoylevari yüz kaslarına direnmeden gülümseyerek bir tutam pamuk sıyırdı ilkyardım çantasından.
-amansız bir diz çöküşten tanrıdan uzanan yardım elini umursamaksızın doğruluş muydu yoksa yaşamak?
-yurtiçi kargo mu?
+geldik, adresinizde yoktunuz.
carlsenn carlsenn
alın bunu götürün gözüm görmesin dedi babam benim için .. i̇şte o gün aldılar götürdüler ve bıraktılar beni bir ormana . ormanda i̇rlanda'dan daha bu sabah geldiğini söyleyen bir kelebek gördüm . atla kanadıma dedi . sen mi beni taşıyacaksın diyecektim ki tam 'atla dedim sana ' diye öyle bir ses tonu ile yineledi ki atlamak zorunda kaldım . fethi paşa korusu'na geldiğimizde bak birazdan deniz kızı çıkacak , seni onunla tanıştıracağım gerisi sana kalmış diye seslendi . deniz kızı mı ? deniz kızları benim bildiğim ya masallarda ya da saçma sapan yazarların kelebek kokulu sayfalarında olur. evet , deniz kızı dedi , sus ve bekle diye de ekledi . bekleyişimizin tam 22. dakikasında denizden biri tekerlekli sandalyede oturan iki kadın çıktı . 'merhaba ben deniz bu da kızım ' dedi kadın sandalyedeki kızını işaret ederek . ben kızın elleriyle kapattığı yüzünü görmeye çalışırken kelebek ve deniz isimli kadın birden kayboldular . kızın ellerini tuttum , yüzünü araladım . aman tanrım ! büyülenmiştim . böyle bir güzellik daha önce görmedim , daha sonra görmek hiç mi hiç istemezdim , o bana bir ömür yeterdi de artardı bile .ne oldu sana neden sandalyede oturuyorsun ki diye sordum ? yılan balığı hakkında efsane ve biyoloji bilgisi karışımı şeyler anlattı , hiç dinlemedim bile ! aman tamam yeter gel benimle ben seni iyileştiririm diyerek kızı tuttuğum gibi yanımda getirdiğim kovaya koydum . kovamın içinde bana gülümsüyordu . bir arıydım birazdan ondan petek petek ballar yapacak . hiçbir çiçeğe sulanmadan kovamın içindeki suyla tüm gece boyunca balımızı yaptık . burnu o kadar güzeldi ki . saçları .. dudakları .. vücudunun her bir yeri bir çiçeğe dönüşüyordu zihnimde o an . yılan balığının belinde soktuğu yeri buldum ve ağzımla tüm zehri boşalttım . belinde bana doğru gülümseyen iki gamze belirdi birden . bacaklarını birden hareket ettirmeye başladı . yaşasın diye avazı çıktığı kadar bağıracaktı ki tam senin avazın yok ki diye hatırlatmak zorunda kaldım ona . tam o sırada ne olduysa oldu bir türlü hala anlayamıyorum ; mustafa dedi bana ; hadi kalk uyan da balığa gidelim dedi babam ..
3
okuzabi okuzabi
hiç kimse bir lise talebesinin arkadaşlarına hava atmak yarattığı bir virüsün böyle bir sonuca yol açacağını düşünemezdi.

bilgisayar dahisi brendman ın yarattığı "orca" iki hafta içerisinde bankacılık sisteminin çökmesine yol açtı. ellerindeki nakitleri biten insanlar basit ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz duruma gelirken, üç ay içinde önce ticaret, ardından üretim ve tedarik zinciri çöktü. milyarlarca akıllı telefon ve bilgisayar sisteminde saklanan virüsü yok etmenin imkansız olduğu konusunda uzmanlar hemfikir.

gelişmelerin uluslararası bir çatışmayı tetiklemesi endişesi birleşmiş milletlerin acil toplanmasına yol açtı. toplantı umut ışıklarını yaksa da savaşın kaçınılmaz olduğu fikri her geçen gün daha fazla kişi tarafından kabulleniliyor. yine de herkes nefesini tutmuş halde toplantının sonucunu bekliyor.

...

brendman olaydan sonra kaçırıldığı rusyada, iki haftadır gayri resmi tutuklu halde moskova dışında bir çiftlik evinde, yol açtığı gelişmelerin korkutucu sonuçlarından habersiz vaziyette yaşıyor. iki rusya federasyonu ajanı koruması rus devlet televizyonundaki hararetli tartışmayı izlerken bir yandan da kağıt oynuyor. brendman her zamanki gibi cam kenarında, batan günün kızıllığında göl kenarına su içmeye gelen yaban hayvanları izliyor.

kapı çalındığında kısa boylu ve çekik gözlü olan memur gelen yemeği almak üzere ayağa kalktığında diğer şişman ve mavi gözlü olan ajanla göz göze geliyor brendman. hemen gözlerini kaçırıyor, televizyon seyrederken ara sıra masaya vurarak kendisine anlamadığı bir dilde bağıran bu iri yarı adam onu korkutuyor. sinirlendiğinde kıpkırmızı olan terli yüzündeki yaranın muhtemelen bir çatışma sonucu olduğunu düşünüyor, sürekli oynadığı simülasyon oyunundaki bir avatara benzetiyor onu, eski bir asker olduğundansa neredeyse emin.

...

yemekten sonra isminin umar olduğunu öğrediği memurla günün ikinci banyo hakkını kullanmak üzere alt kattaki tuvalete giden brendman, iğrendiği tuvalete oturmadan tuvalet kağıtlarını kirden kararmış klozetin kenarlarına yerleştirmeye çalışmaktadır. bir anda flaş patlamasını andıran bir ışık gözlerini alır. ne olduğunu anlamaya çalışırken kulakları sağır eden bir gürültü ve ardından gelen müthiş bir sarsıntıyla dışarı fırlar. umar ın paniklemiş bir halde bağırarak yukarı doğru çıktığını duyar. hızla onu takip eder.

evden dışarı çıktıklarında uzakta devasa bir ateş topunun gökyüzüne yükseldiğini görürler.

bir anda üst üste gelen iki ayrı ışık parlaması ardından öncekinden çok daha kuvvetli bir ses ve sarsıntıyla karşılaşırlar. daha yakınlarda iki dev ateş topu daha yükselmektedir. içlerinden birisi inanılmaz boyutlarda ve parlaktır. iri yarı olanı, küfrederek brendman a kuvvetli bir yumruk sallar, yere yuvarlanan brendman yumruğun geldiği gözünü açamamaktadır. acıdan elini gözüne bastırır.

son derece sıcak bir rüzgar vücutlarını yalamaya başlar. derileri kıpkırmızı olmuştur. içeri kaçarlarken umar brendmanı kucaklar. brendman elini gözünden çekmeye çalışır ancak eli yüzünün derisine yapışmıştır. acı içinde elini çektiğinde yumuşamış ve soyulmaya başlamış derisinin eline yapıştığını farkeder. maruz kaldıkları radyasyon, onlara son derece acı içerisinde geçirecekleri bir yirmi dört saatten fazlasını bırakmamıştır.
2
carlsenn carlsenn
martilar

neden yazıyorum?
bilmiyorum..
ne de kolay kaçış değil mi;bilmiyorum demek..
belki de;peki yanılıyor olamaz mıyım?
oysa sadece bileneceği bir vakte kadar ışıldayan bıçaktır bilinen.. herneyse, ben bilmeyenler tarafındayım.
aslında sadece o kadar değil,hadi bunu size itiraf edeyim;kendimi bir türlü bilemeyecek gibi de hissediyorum.bunu size sonra açıklamaya çalışacağım.
fakat önce güneşin bizim arabanın içindeki suyu yine su dışında her şeye ve en çok da suya benzettiği o güne gitmem gerekiyor.
birgün öncesinde annemle babam uyur ya da ben onları her zamanki gibi uyur bilirken, sarışın kızın oturduğunu bildiğim fakat buna inanmadığım evin ışığı yanıyordu.sarışın kızlar uyumazdı. aramızda kalsın tuvalete de gitmezdi onlar. kanalizasyon erkek ürünüydü. gecenin üçüydü.
ben o vakitler küfür nedir bilmezdim; aslında ben kendimi de bilmezdim. bildiğim aynaya bakınca gördüğüm gözlerim,ellerim,bacaklarım. bilemezdim o vakit gözlerimin torpilli olduğunu doğadan,ya da nerden bilebilirdim bir de ' iç ' organlarımızın olduğunu.ben organsız da yaşıyordum oysa o vakitler,hani hoş şikayetimde yoktu bu durumdan. sahi çocuklar için derilerinin altında ne var? olsa olsa cahil sorar bunu çocuğa,siz sormayın;tabi ki masumiyet..
neyse kafa karıştırma vakti değil. gecenin üçü demiştim değil mi. evet. küfür bilmediğimi sandığım o vakit,küfrün bizzat içine düşmüşüm de haberim yokmuş.gecenin üçü,gözlerinin körüydü. sarı kız ne yapıyordu bilmiyorum ama ben üzerine ilk yağmur yağdığında ne hissetti ilk insan diye düşünüyordum? göklerden ıslak mermilerin yağdığını mı? acaba o vakit mi başladı ilk kez tanrı düşüncesi zihninde,o yağmurun akşamında yorgunluktan kapandığı vakit ne gördü gözleri. düşün en şaşırtıcı yanı buydu galiba,gözlerin yorgunluktan kapanıyor ve sonrasında yine çalışıyor.düşlerde en çok yorgunluk görünür siyah beyaz bir alanda;kimse bilmez.siz yine de benden duymamış olun.. uyumuşum.
- çal beni yine geceden..
- nasıl?
güzel bir gün olacaktı umarım. balkona çıktım. evimiz bulunduğumuz apartmanın en üst katıydı. i̇nsanlara yukardan bakıyordum. değişen bir şey fazla yok,hala öyleyim.
- hakan,hadi ekmek al hemen al şu parayı.

nefret ederdim bundan. o sabah da nefret etmiştim. tıpkı bir gün önce nefret ettiğim ve yarın yine nefret edeceğim gibi. lalenin bile bir devri var;benim nefret ömürlük maşallah.o gün telefon yoktu elimde,okuduğum bir kitapta.hatırlayamıyorum;sahi ne vardı acaba ?
yahu illa bişey mi olmalı elimde ! gitmek istemiyorum işte ne var bunda ! hep duymak istediğim ; ' hakan müsait misin, müsait olduğunda ekmek alır mısın ? ' sözünü duymak; hadi onu geçtik bir gün öncesinde ' hakan,yarın sabah ekmek alman gerekiyor,bilgilerine arz ederim ' şeklinde bir dilekçe de işimi gördürdü,ama nerde o kibarlık. kibarlık varsa yoksa devlete var,koca başlara ,cebi dolulara ,dudağı boyalılara var.
dudağımı boyayamadım belki o vakit ama karar verdim. ben de çok yiyip,kafamı büyütüp o kocabaşlardan biri olacak hem de çok kazanıp dilekçe ile ulaşılır olacaktım. rica da istemiyordum artık. i̇nsanlarla arama kelimeler girmişti.
i̇nsanlar izlerini sürmediğinden,sürdükleri vakit de çöpçüler onları götürdüğünden kayboldu sanırlar oysa güz yaprakları o mevsim benim üzerime düşmüştü..bilmemişim.
- hele şükür gelebildin ver ekmeği.
mutfak tezgahında duyulan bir poşet sesi kadar aradan süre geçmeden ;
- selim bak yine yanmış ekmek almış bu çocuk.
- onda değil,onu yollayanda suç..
babamın kurduğu bu cümleyle hayatıma ilk deyimim giriyordu; ' bir taşla iki kuş '
farkında olmazsınız ama ilkokul ya da ortaokulda en kötü kompozisyonları siz yazarken bir bakmışsınız yazar olmuşsunuz, hayat ne şaşırtıcı..
-umuduma bir yol ver,hüznü bırakıp gitsin.
-anlamadım.

o akşam kendimi kötü hissetmiyordum; sabah kahvaltıda içimde hüzün ve kırgınlık vardı ama öğleden sonra bayramla buluştuğumda her şeyi unutmuştum.
bayram bizim mahallede karşı apartmanda oturuyordu.yeni taşınmışlardı kiracı olarak. bizim ise evimiz kendimize aitti. esmer,zayıfça bir çocuktu bayram,benden birkaç yaş büyük ve uzun boyluydu.adını hatırlayamadığım bir de erkek kardeşi vardı. nedense unutmuşum adını.
sahi neden unutmuş olabilirim ki? çok düşünmeye gerek yok,işim düşmemişti çocuga. ne yapacam adını sanını. bugunlerde yollarda karşılaşan iki insan gördüğümde ' ay kusura bakma ben senin ismini unuttum ' demeye cesaret edenler umarım birgün bunu da itiraf ederler kendilerine. şahsen süreç bende böyle bir yol izledi.
herneyse özgürden bahsetmicem size,bayramın kardeşi olan ve benim ismini unuttuğum sandığım özgürden.kardeş kıskançlığımı da araya örtük şekilde soktuktan sonra artık müsadenizle o gün bayramla neler yaptığımıza geçebilirim.
bayram, fırçaların yenilmek için değil bir şeyleri boyamak için kullanıldığını benden önce öğrendiğinden küçük küçük maket arabalar yapıp boyuyordu o vakitlerde. bense onun yaptığı o güzelim arabaları sürüyordum. mutluydum. ekmeğin yanık kısmı midemde, anne babam işlerinde, ben de tüm ruhumla kırmızı arabalardaydım. en sevdiğim renkti kırmızı.
annemin rujunun,babamın arabasının,kırmızı başlıklı kızın rengiydi. ruhun,canın ve ateşinde rengi şüphesiz.
bayramla biz arabalarımızı sürerken aniden bir şey oldu. bunu nasıl anlatacağımı bilemiyorum. o kadar çok korktum ki size anlatamam. fakat benim sizlerden başka anlatabileceğim kimsem de yok,böyle de yalnız ve kararsız bir adamım,en iyisi anlatayım ben size.o an beyazlığı ile pamukları kıskandıracak temizlikte bir martı havada öylesine güzel süzülerek ve öyle zarif bir şekilde alçalarak,kanatlarını bir balerinin inceliği ve ustalığında kullanarak benim o kırmızı arabamın üzerine s.çtı. bunlar olabildiğince hızlı oldu. kendimi bir masaj koltuğunda sırtıma,omuzlarıma,boynuma masaj yapılıp günün tüm yorgunluğunu üzerimden atacak kadar rahatlamış hissederken birden popoma iğne batırılmış gibi hissettim. belki daha da kötüsüydü. o an annem babamla birlikte öğle yemeği için eve geldiler; babamın arabası çizilmiş ,annemin ruju kurumuştu.aynı esnada üst kat komşumuz 3 yaşındaki kızına masalın kurtun kırmızı başlıklı kızı yuttuğu yerini anlatıyordu.
martı hayatımdaki tüm kırmızıları alt üst etmişti.
asla o günden sonra martilara si̇mi̇t vermedi̇m.
okuzabi okuzabi
adamın bir yolda gidiyomuş yere bir bakmış ki ne görsün 50 tl hemen tabi bu eline almış gidiyim bir gazoz alıyım demiş ama bakkala girerken bir de ne görsün paranın üzerinde telefon numarası...

efendime söyliyim arasam mı aramasam mı arasam mı aramasam mı diye gitgeller yaşarken demiş arayım ya nolucak gerekirse engellerim demiş. neyse numarayı çevirmiş sonra gazozunu almış bir yandan içerken bir yanan da efendim görüşmeye başlamış.

- alouuo kimsin?
+ abi meraba kusura bakma ya paranın üzerine numaranı yazmışlar o sebeple merak edip aradım.
- aferin iyi yapmışsın. bah şindi iki gözüm sen seçilmiş kişisin, biz bir matrikisde yaşıyoruz sen de bizi kurtarıcak kişising.
+ aa çok ilginç. peki nasıl olucak bu kurtarma işi abi?
- şinci önce bu yana gelmen gerekiyor. burda bir kırmızı bir mavi fitil var. bunlardan doğru olanını seçip sokman gerekiyor. ondan sonra hebisini anlıyacaksın.
+ fitil mi ne fitili be salak.

der kahramanımız ve numarayı engelledikten sonra gazozunu içmeye devam eder.

the end.
carlsenn carlsenn
kuyuya düşmüştüm. her uyku aslinda uyuyakaldiğimiz odanin i̇çi̇nden ruhumuza uzanan bi̇r kuyu deği̇l mi̇di̇r?
gel zaman gi̇t zaman
cocuklugunda ogrenmisti derslerde cani sikildiginda saati̇ni̇n saniyeleri ile karsilikli bu şeki̇lde konusmayi.

gel zaman gi̇t zaman
her zaman seni̇ seveceği̇m. yalan. seni̇ hep seveceği̇m matmazel. e seni̇nki̇ de yalan. sevgi̇ borcumuz mu var da geleceğe yöneli̇k atiflarla onu kapatmaya çalişiyoruz? seni̇n i̇çi̇n ölürüm ben de bunun bi̇r yansimasi olabi̇li̇r mi̇? beni̇m i̇çi̇n ne öl ne de beni̇ ölür. ölüm nasil da her yere sizmiş. sahi̇ tari̇hte i̇lk ne zaman bi̇ri̇si̇ di̇ğeri̇ i̇çi̇n gerçekten öldü? kardeşi̇m yarin saat 9 da kadiköy i̇skelesi̇nde seni̇n i̇çi̇n öleceği̇m bi̇r engeli̇n yoksa bu kutlu daveti̇me i̇cabet etmeni̇ bekli̇yorum, i̇mza dün seni̇n i̇çi̇n ölemedi̇ği̇ i̇çi̇n üzgün abi̇n.
neler oluyor,yazi aldi götürdü kendi̇ni̇. gel zaman gi̇t zaman ha ?
-mesleği̇ni̇z nedi̇r?
-ben doktorum ya si̇z?
-ben de keski̇n masallar uzmaniyim.
-keski̇n masallar mi?
-evet sanirim hoşunuza gi̇tmedi̇.
-hayir daha çok anlayamadim ben.
-haklisiniz çok yapan kalmadi bu i̇şi̇.
-bi̇raz anlatmak i̇ster mşi̇si̇ni̇z?
-elbette önce i̇sterseni̇z pazara gi̇deli̇m beraber.
-pazara mi ?
-evet,lütfen.
onu takp etmek mecburiyetinde hissetmistim.
-patlicanin kilosu ne kadar ?
-4 lira abla.
-abla mi? bana bak ne diyorsun sen .
sirti dönuk esnafin aslinda sesimin inceligimden oturu yillardir alisik oldugum ama her seferinde de öfkelenmekten geri duramadigim kadin algisi yine sinirlerimi yeri̇nden oynatmisti.
-hanim bu cocugun ses tellerine bir baktiralim diyorum
-ne varmis benim oglumum sesinde
gel zaman git zaman, yillardir anne babam arasindaki bu ufak tartismalarla buyuyup sonunda sessiz erkek olmustum. erkegin sessizine de pazar da abla deniyor iste. herneyse.
-bana bir kilo patlican ver.
bana kadin dersen ben de sana ver deri̇m i̇şte heri̇fi̇m ben heri̇f. seviyorum ulan .
-pazara gitmeyi ben teklif ettim ama sanirim si̇zi̇n de alacaklariniz varmiş.
var tabi̇i̇, hangimizin yok? hem sadece pazardan mi hayattan da alacakliyim ben. gecen yillarimi istiyorum ondan. daha dun bana gecen yillarimi geri ver di̇ye seslenmek üzereydi̇m ki̇ geçerken hi̇ç sesi̇n cikmiyordu gecince mi kiymete bindi demesinden urktum de sesimi cikarmadim.
-ha evet patlicanlari gorunce annem karniyarik yapayim diyordu, alayim gotureyim dedim.
-i̇yi̇ etti̇ni̇z.
bu cumleyi cok seviyorum. onaylanmis oldugumu bu kadar cabuk hissettiren baska bir cumle var mi bilmem. aferin oyle deği̇l mesela, onda da bir begeni var ama ipler hala aferin diyenin elinde. i̇yi̇ ettiniz hem daha sicak hem daha eşi̇tleri̇n i̇li̇şki̇si̇ gi̇bi̇ geli̇yor bana. e o halde aferi̇n kelimesi icinde bütünüyle tepeden bakan olmasa da büyükleri̇mi̇zden bi̇ri̇ olmali?
pazarda gel zaman git zaman dedi̇ği̇m saati̇me dur zaman deyi̇p kelimenin kokunu incelemeye koyuldum. kimse farketmiyordu bunu yaptigimi.
aferin kelimesi farsça da aynı anlama gelen āfrīn sözcüğünden evrilmiştir.
a kelimenin öznesi̇ biraz sonra olacaklarin ustune kuruldugu temel iskelet. keli̇meni̇n sonundaki̇ –i̇n eki kelimeyi söylenilen kisiye ulastiran mektupun ustundeki i̇si̇m olsa gerek. ben tepeden bakan büyüğümüzü –fer i̇çi̇nde aramamiz gerekti̇ği̇ni̇zi̇ düşünüyorum. aslinda daha da aramaya gerek yok saolsun o bize sozuyle biraz can vermis cok da haksizlik etmemem gerek. aferin sanirim şaşkinlik ve o şaşkinlikan doğan ağizlarin a harfine açilişini öteki̇ne i̇çi̇nde –fer yazili bi̇r mektupla –i̇n adresi̇ne postaliyarak ulastiriyor.
gel zaman git zaman
-bir kilo patlican da bana verir misiniz ?
i̇şte çok kötü hi̇ssetti̇ği̇m anlardan bi̇ri̇si̇. keşke bi̇r psi̇kolog arkadaşim olsa da danişabi̇lsem. o ana deği̇n hi̇ç huzursuz olmayan ben beni̇m terci̇h etti̇ği̇m bi̇r ürünün bi̇r başkasi tarafindan tekrar eden terci̇h edi̇li̇şi̇ sonrasi huzursuz oldum her zamnaki̇ gi̇bi̇.
i̇şte öyle bi̇rşey
carlsenn carlsenn
-hatırladın mı beni ?
-aaa evet sen !
-evet ya.. ben ! beni unuttuğunu gizleyemeyen bir sen ve ben ..
hatırlar mısın hani bir yürüyüşümüzde burnum üşümüş mü diye bana sormuş ve ben elimle öpmemi istediğini farketmediğim burnuna dokunup yok üşümemiş demiştim .
beni öp demen gerekirdi oysa bana ! benim zihnim böyle çalışıyordu o dönemler !
bıçağımı elime almış hızlı adımlarla ona yürüyordum . mandalina kokuyordu ellerim . onu izleyip birden önüne düşmüştüm. korkmuştu , neden bunu yaptığıma bir anlam verememişti . oysa öp de başına koy beni ; bu anlamlarla korunduğunu sandığın dünyayı yaşatan aslında görülmeyenden öte kabul edilmek istenmeyen anlamsızlıkları gösteren ben ve benim gibi adamları ..
elimdeki bıçağı farketmesi zaman almadı.
- o bıçak da ne , ne yapacaksın onunla diye sordu.
- şey az önce mandalina soyuyordum da ordan elimde kalmış olmalı dedim.
burnum üşümüş mü gibi saçmasapan sözlerinin intikamını almak istemiştim. esasında benzer üşümeleri için cebimde bir termometre taşımayı da düşünmemiş değildim . sorsun üşümüş mü diye ; hemen koyup ölçeyim, evet evet biraz üşümüş diyebileyim diye ! bilir misiniz alaaddinin sihirli cininin - sinirlisi de var da çocuklara çok bağırıyor diye meb çevirtmedi -dile benden ne dilersin sorusuna en mantıklı cevap aslında bu ;diyebileyim diye ! hepimiz diyebilelim diye yaşıyoruz şu hayatı da kaçınız farkında !dilimizde kafayı üşütmek diye bir terim vardır bir benzeri kafayı bozmaktır. kafa -yani olanlarımız için ,olmayanlar lütfen alınmasın-beyin hem bozulabilen hem üşütebilen bir şey olsa gerek . bir başka örneği var mı bunun ? bozulan ve üşütebilen ! var , bakalım siz de bulabilecek misiniz ?
- mandalina mı diye korku dolu gözlerle sordu koluna girdiğimde .
bir dönem -erkekliğime aman halel gelmesin- kadınların kollarına girmekten çok hoşlanırdım. sol elim kolunda, sağ elimde bir bıçak yürüyordum . kollarımız içiçeydi . gözüm onun boş olan - başta öyle sandığım - eline ilişti . elinde büyük kırmızı renkte bir balon tutuyordu, üstünde ismimin baş harfi yazılıydı . doğum günüm olduğunu unutmuş olamazdım, zaten doğum günümde değildi . kadınların kollarına girmekten hoşlanan bir erkek için balon süprizi anlaşılır olsa ..
- şu bıçağı bırakır mısın lütfen dedi oldukça sert bir ses tonuyla.
- bırakırım ama bir şartla dedim .
- neymiş o dedi
- gözlerini kapatacaksın ben bırakırken dedim
- ne saçmalıyorsun sen bırak şu bıçağı deyip kolumu kolundan ayırdı.
kendimi çok kötü hissettim. kolsuz kalmıştım . bıçağı alıp birden - bir saniye bile düşünmedim- ayrıldığı kolumu kesmeye başladım. keserken birden farkettim ki ben de onun isminin baş harflerini yazsam fena da kompliman olmazdı hani !
birden bağırıp çığlıklar atmaya başladı. ya ben gerçekten anlamıyorum şu kadınları; öp beni demez de burnum üşüdü mü der , çok mutlu oldum demez de çığlıklar atar falan, çok ilginçler hakikaten !
fakat nedense çığlıkları azalacağı yerde giderek arttı. demek sonsuz mutluluk diye bişey varmış diye düşünecekken tam birden başım dönmeye başladı . üşüyen, bozulan başım dönmeye de başlamıştı.
kendimi bir hastanenin yoğun bakım odasında buldum. merhaba ben kendim bu da bulanım hafızam ! ah şu belleğimiz, o olmasa bırak bulmayı ,ağız tadıyla kaybolamıyacağız bile !
- merhaba , geçmiş olsun ,dr.fidan ben , nasılsınız diyordu bir ses gözlerimi açtığımda.
- haa, iyiyim saolun siz deme nezaketinde bulunacaktım ki birden dilimden gözlerim, gözlerim çok üşüyor şeklinde kelimeler döküldü.
- gözleriniz mi ? üşüyor mu dediniz !?
fidanla evliliğimizden ikisi oğlan üç cocugumuz oldu.. fidanımı bundan üç yıl önce kaybettik. ellerimle yıkadım vücudunun her noktasını. nedendir bilmem kırgınım sana ben diyordu sanki yüzüne her su vuruşumda ..