muharrem ince nin küçükkaya dan özür dilememesi

haberci haberci
levent bulut'un bugün köşesinde dile getirdiği durum.



yazı şöyle:


ahmet hakan köşesinde 'muharrem ince çileden çıktı' ara başlığıyla ince'nin şu sözlerine yer verdi:
"iftiraya uğrayan benim, iftiraya uğramama neden olan kişi rahmi turan. genel başkan iftiraya uğrayana değil de iftiraya kaynaklık eden kişiye 'üzülme' diye haber gönderiyor. işte asıl buna üzüldüm. hem de çok üzüldüm. genel başkan bana 'biz muharrem bey'i biliriz. onun saray kapısına gideceğine ihtimal bile vermeyiz. söyleyin ona üzülmesin' diye haber göndermiyor. ama rahmi turan'a üzülmesin diye haber yolluyor. ben buna üzülmeyeyim de ne yapayım?"
*
iyi de insan hiç mi kendi yaptığı işlere bakmaz?!
bakın ben hatırlatayım: 24 haziran cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, herkes konuşurken kameralar önüne çıkmayan, nerede ne yaptığı belirsiz olan kimdi?
ince değil miydi?
seçimi kazansın diye canını dişine takıp çalışanlar ve oy veren herkes nerede olduğunu merak edip bir açıklama beklerken, kameralar karşısına geçmek yerine; "adam kazandı" mesajı atarak seçmenini üzmedi mi?
*
attığı mesajı haber olunca "bu dostça bir mesajdı. neden haber yaptın." diyerek kendisine gelen eleştirilere karşı ismail küçükkaya'yı hedef göstermedi mi? küçükkaya, sosyal medya üzerinden yapılan hakarete varan eleştirilere muhatap olurken, ince'nin vicdanı sızlamış, küçükkaya'dan özür dilemiş midir acaba?
*
hataları bir değil ki...
devam edelim...
bu olayların akabinde özrü kabahatinden büyük derler ya, sanki güvenilmez insanlarmış gibi "gazetecilerle dost olurken dikkatli olmak lâzım." diyerek, bu mesleğe gönül verenleri kırıp üzmedi mi?
*
bütün bu hatalara rağmen kılıçdaroğlu ne yaptı? "muharrem bey cumhurbaşkanlığı adaylığında yorucu bir çalışma gerçekleştirdi. zaman zaman eşi de bu yorucu çalışmaya katıldı." şeklinde açıkladığı yemeğe davete etti.
*
fakat ne oldu? seçim gecesi "adam kazandı" mesajını haber yapan küçükkaya'yı "ama o mesaj dostaneydi" sözleriyle eleştiren ince, aile ortamında yapılan bir yemeğin ardından çıkıp, "kılıçdaroğlu'ndan bana teklif gelmedi ama benden ona bir teklif gitti. yarış içinde olmayacağımı söyledim. kendisine onursal başkanlık teklif ettim. ben imza toplamayacağım, ama hayır derse örgüt kendisi çözecektir bu işi." diye açıklama yaptı.
*
peki soralım şimdi: bu açıklaması ayıp değil miydi?
kılıçdaroğlu, aday göstermeyip meral akşener'i destekleyeceğiz deseydi ve chp'nin desteği olmasaydı ince milyonlarca oyu alabilir miydi?
bağımsız aday olsaydı kaç oy alabilirdi?
bütün bunlara rağmen teşekkürü, "onursal başkan ol. hayır dersen örgüt bunu çözer." diye tehdit oldu.
*
şimdi de çıkmış yeni dostu ahmet hakan üzerinden kılıçdaroğlu'na eleştirisini sürdürüyor ve "üzülme" desin diye bekliyor...vallahi pes!..

ateş pahası

bir gün kanunî sultan süleyman maiyetiyle ava çıkar. aniden başlayan şiddetli yağmur, kanuni ve adamlarını karşılarına çıkan ilk eve sığınmak zorunda bırakır.
ev sahibinin yaktığı ateşin karşısında elbiselerini kurutup ısınan padişah, yanındakilere dönerek, "şu ateş bin altın eder." der.
yağmurun dinmemesi üzerine padişah ve maiyetindekiler, geceyi de bu evde geçirirler.
*
ev sahibi konuklarının önemli ve zengin şahıslar olduklarını anlar.
sabah olunca borcunu soran sultana ise "bin bir altın." cevabını verir.
bu cevabın şaşkınlıkla karşılanması üzerine ise gecelik konaklamanın bir altın ama ateşe bin altın değeri kendilerinin biçtiğini söyler.
kanuni adamı haklı bulur ve parayı verir.
*
işte "ateş pahası" deyimi, bu hâdise üzerine doğmuş. ederinden fazla çok pahalı şeyler için bugün de yaygın şekilde kullanılıyor.
geçen gün pazara gittiğimde hangi ürüne baksam söylediğim hep bu deyim olmuştu. sayın hükümetimiz "ekonomi çok iyi." diyor da, iyiyse bu fiyatlar neden ateş pahası?.. izah etseler de anlasak.

kaynak: www.gunboyugazetesi.com.tr