my blueberry nights

1 /
quentin quentin
2007 cannes film festivalinde altın palmiyeye aday olan ancak, ödülü 4 luni 3 saptamini si 2 zile adlı romen yapımına kaptıran wong kar wai filmi.

cannes jürisinde olsam sırf şu sahnesi için ödül verirdim.
ımage page - click to see more photos unlimited space to host images, easy to use image uploader, albums, photo hosting, sharing, dynamic image resizing on web and mobile. ımageshack

iyi ki de ödül alamadı diyorum içten içe aslında bir tarafdan da. mazallah popülerleşip bozulurdu kar wai amcamız. evet malesef popüler olan herşey kötüdür.
kısaveacısız kısaveacısız
her sahnesiyle bir wkw filmi. kar wai'nin hollywood'da çektiği ilk film bir şaheser değil ama tatlı ve üzümlü*.

-spolier-

her filminde olduğu gibi yine wong kar wai'nin önceki eserlerine bir çok gönderme var bu filmde. ilk sahnelerden birinde yumeji s theme'in mızıkayla çalınan bir versiyonunu duyuyoruz, rachel weisz'in oynadığı sue lynne karakterinin isminin okunuşu, in the mood for love'daki su li-zhen'e çok benziyor, gibi.

filmin sonlarına doğru çok hoş bir diyalog var, wkw 2046'da olduğu gibi tam 12'den vurdu beni.

leslie (natalie portman lizzy yenorah jones) insanlara güvenmemesi gerektiğini öğretmeye çalışmaktadır, ama lizzy dikkate almamakta diretir.

leslie: have you learned nothing from your time with me? you have to stop taking people at their word.
lizzy: maybe you should start.
leslie (alaylı şekilde gülümser): you're hopeless.
lizzy (gülümser): you are hopeless too.

-spoiler-

daha uzun olsa daha güzel olabilecekmiş sanki, ama şu halde de gayet hoş. bulursanız izleyin, wkw filmlerini seviyorsanız bulup izleyin, altyazısını bulursanız bana da gönderin.
fakespeare fakespeare
sanatsal anlamda pek bir şey ifade etmese de gerek deliler gibi hayranı olduğum norah jones'un oynaması itibariyle gerek wkw filmi olmasıyla bende izleme isteği uyandırmış olan filmdi. gittim izledim muradıma erdim. hala sanatsal anlamda pek bir şey ifade etmiyor film fakat oldukça eğlenceli bir film olduğunu söyleyebilirim. tiyatro benzeri bir kurguyla kurgulanmış. 3 perdeli senaryo yapısının tipik örneklerinden biri. norah jones bence ilk oyunculuk deneyimi için oldukça başarılıydı. filmde jude law'ın norah jones'u uyurken öpüşüyle ying yang sembolü oluşturulmasına hayran kaldım. bir de dondurmanın eriyerek pastayı kaplama betimelemesiyle norah jones'un içini kaplayan duygu betimlemesi gerçekten çok hoştu. filmdeki müzikler de oldukça güzeldi. kesinlikle gidilmesi görülmesi gereken bir film.
jenesaispas jenesaispas
çok ağır ilerleyen, güzel bir film. 3 -hatta 4 denebilir- kadının kısa hikayelerinin bileşimi sanki. aldatılan bir kadının 300 günlük bir yol hikayesi de denilebilir. jude law, ulaşılan adam. ulaşılmak için, lokantasında sabit duran adam. annesi öğütlemiş. filmden sonra 'acaba ben ne tür bir pastayım diye düşünebilirsiniz.
muzevir muzevir
tamı tamına on yıl önce, 1998 aralığının son günlerine doğru bir akşam bodrum'daki ora bar'ın barında tek başıma oturmuş içiyorken yılbaşında büyük bir otelde yapacağı programı prova etmeye geldi bir kız. (illa sözlük konsepti diye tutturacaksanız, kız içeriye girdiği sırada barmen arka tarafa gittiğinden barda tek başıma oturuyordum ve bu halimle jeremy'nin, küçük dükkanında tek başına müşteri bekleyen halini birebir andırıyordum diyeyim de gönlünüz hoş olsun; evet, gençtim o zamanlar ve jude law'a benzerdim; as good as it gets'teki jack nicholson görüntüme bürünmemiştim henüz. daha da konsept diye tutturanlar, genelden bir tanım yahut örnek çıkarmaya çalışacaklar ne yazık ki.)

kız içeriye girince dönüp şöyle bir baktım; asker yeşili montunun başlığını çıkarıp saçlarını düzeltirken o da bana baktı ve mekandaki tek kişi olduğumdan hafifçe gülümseyerek selam verdi. çok sade, çok duru ve çok güzeldi; içtiğim konyağın da etkisiyle "melek olmalı bu; ne işi var burada?" diye düşündüğümü anımsıyorum. mekanı iyi bildiği belliydi; montunu çıkarıp vestiyere astı, köşedeki piyanoya doğru giderken kapının açıldığını duyan barmenin arka kapıdan başını uzatıp "hi" kısa selamına aynı lisanda karşılık verdi.

kız piyano taburesine oturup hem çalmaya hem de şarkılar söylemeye başladı. sisli, tam sevdiğim gibi, bana göre muhteşem bir sesi vardı. geçirdiğim kötü günler için tanrı'nın bir armağanı olduğunu düşünmeye başlamıştım gecenin. garson bir süre barda oyalandıktan sonra tekrar arka tarafa gidecekken yarım saat kadar önce bara girip konyak sipariş ettiğimde "tümünü alırsan ucuza gelir" dediği önümdeki remy martin şişesini göstererek kulağıma doğru eğildi ve "neden bir kadeh ikram etmiyorsun?" diye sordu. başımı sallayınca barın üstündeki rafın oyuklarına sıraladığı boş kadehlerden birini alıp kadehimin yanına bıraktı ve arka tarafa gitti.

boş kadehe uygun miktarda konyak koyup kızın yanına gittim ve piyanonun üstüne bıraktım. kız yüzüme baktı ve gülümsedi, sonra da hemen yanındaki masaya dayanmış boş sandalyeyi işaret etti. sandalyeyi çevirip piyanonun yanına çektim ve oturdum. yakınına gelince kızın gerçekten bir melek olduğuna inanmaya başlamıştım (bu sözün anlamını kavrayacak denli hayat tecrübeniz vardır umarım; hani bildiğiniz bütün bu gerçekliklerin aslında başka bir görüntüsü varmış ve hayat aslında başka bir şeymiş gibi). neredeyse hiç kıpırdamadan söylediği şarkıyı dinledim.

şarkı bitince piyanonun üzerindeki kadehi alıp bana doğru uzattı, ben de kadehimi kaldırdım, birer yudum aldık. o yeni şarkısına başlarken ben barda bıraktığım çikolata tabağını getirip piyanonun üstünde duran kadehin yanına bıraktım. zayıf ingilizcemle anlayabildiğim kadarıyla "açmayı bekleyen çiçek gibi, ışık bekleyen karanlık oda gibi, yağmuru bekleyen çöl gibi, baharı bekleyen çocuklar gibi" beklediğini söylüyordu sevgilisine ve dön diyordu şarkısında; bense "dön" bile diyemiyeceğimi bildiğim bir aşkın alışılmış bir nesnesi için, için için ağlıyordum.

sustu ve neden bu kadar hüzünlü olduğumu sordu. dinlerken daha becerikliydim de anlatırken daha zordu, ama son üç ayda başıma gelenleri bir bir anlattım ona, beceremediğim zamanlarda pandomime sardırdım, hatta bar taburesinde asılı çantamdaki defteri getirip hiyerogliflerle anlatmaya dek götürdüm. sormasa anlatmazdım, ama anladıkça dahasını istiyor ve soruyordu; yaşadığım acının ayrıntılarını bilmek istiyor, "peki o zaman o ne söyledi?" diye soracak kadar yakın, belki de içten buluyordu beni. bunca ketum yaşamışken hayatımı, hiç tanımadığım birine neyim varsa dökülüyordum bir bir.

"bu duygudan kurtulmalısın" dedi, "kendine ancak sen yardım edebilirsin." kolay olmadığını bildiğini de ekledi. "kendime yardım edemiyorum" dedim. "peki, ne istiyorsun?" diye sordu. "onu tekrar görmeliyim" dedim. piyanonun tuşlarına basıp bir melodi tutturdu; "kendime yardım edemiyorum, seni tekrar görmem lazım" diye mırıldandı bir süre. sonra bana dönüp "aşk insanı çabuk yaşlandırır, yüzündeki çizgiler artacak" dedi. "umrumda değil" dedim. piyanonun tuşlarına basmaya başladı tekrar, "yüzündeki çizgileri umursamıyorum, sen böyle sandalyende otururken" diye mırıldandı. sonra birden ayağa kalkıp elimi tuttu. ben de kalktım. bir süre piyanonun yanında dans ettik.

dans ettik, denemezdi herhalde, öylece birbirimize sarılıp sallandık demeliyim. biraz önceki sohbetimizi şarkı gibi doğaçlıyordu kulağıma ve biz öylece sallanıyorduk; "yüzündeki çizgiler umrumda değil, sen böyle sandalyemde otururken ve dans ederken, kendime yardım edemiyorum, seni tekrar görmem lazım." belki de kendi hüzünlerinden cümleler ekledi sonra; "yalnızım gecenin bu kadar geç saatinde, saate bakıyorum ve biliyorum ki sen evde değilsin" gibi bir şeyler söyledi sanırım. oysa biliyordum ben de; gecenin bu geç saatinde benim hüzünlerim de yalnız değildi, ama biz ikimiz ne kadar yalnızdık.

bu kadar.
1 /