nomadland

mgun mgun
"60'lı yaşlarında olan fern ( frances mcdormand ) nevada kırsalında empire adlı bir kasabada yaşamaktadır. şehirdeki ekonomik çöküşten etkilenen fern, çalıştığı alçı fabrikası kapanınca neredeyse tüm eşyalarını kaybeder. bunun üzerine mevsimlik bir işçi olarak iş aramak için yola çıkan fern, minibüsünde yaşamaya başlar, sonunda bir grup modern göçebe, bazen de derme çatma topluluklar oluşturan kişilerle ilişki kurar, ancak kaçınılmaz olarak yalnız kalır."


film baştan sonra sessiz ve durağan bir tempoda ilerliyor ve izlemek için sağlam sabır gerekiyor. frances mcdormand'ı severiz ama oscar'larda film de dahil olmak üzere majör adaylıklarda şansı biraz zor; filmin bir ihtimal uyarlama senaryo ve görüntü yönetmenliği dallarında az da olsa şansı var.

edit: akademi yine şaşırtmadı ve "en iyi film ödülünü buna mı vermişler" dedirtircesine ödülü bu filme verdi, frances mcdormand'ın performansına diyecek bir şey yok o ayrı ama filmde adı geçenler de dahil olmak üzere kimse bu filme ikinci kez dönüp bakmaz bile...
www.imdb.com
bizi bozguna uğratan yargılarımız bizi bozguna uğratan yargılarımız
fern insanların keyif yapmak için geldikleri yerlerde hayatını idame ettirmeye çalışan aynı zamanda da çevresinde dağılan her şeyden sonra geriye kalan son kişi. empire kasabasında herkes gittikten sonra son kalan o. arizona'da bob wells'in sunum yaptığı yerde sunum bittikten sonra herkes dönüp gittiğinde geriye kalan yine kendisi. geçmişindeki iyi şeylere o kadar bağlı ki, onları kolay kolay bırakamıyor. yaşadığı yeri, eğlendiği yeri, parmağındaki yüzüğü... fakat diğer yandan da yaşamın geçiciliğinin farkında bunu filmin başlarında spor mağazasındaki kıza öğrettiği dörtlükten anlıyoruz. kızın yaptığı alındı hamlet'in macbeth'inden... aynı alıntı birdman filminde sokakta bağıran adam tarafından da yapılıyordu ve tamamı şu şekilde;

"yarın, ve yarın, ve yarın…
aheste aheste sürünüyor ömür her geçen gün
kayıtlı zamanın nihai hecesine
ve aydınlatıyor ahmakları, yaşadığımız her bir dün,
tozlu ölümün yolunu bulabilsinler diye.
sön! ey cılız mum! sön!
hayat yürüyen bir gölge, zavallı bir kukla;
vaktini sahnede çalım satıp dövünerek geçiren
ve indiği vakit sahneden, bir daha sesi işitilmeyen.
bir masaldır hayat, bir kaçığın anlattığı,
ses ve öfkeyle dolu olup
hiçbir şeyin anlatılmadığı."

bir zamanlar toplumun parçası olan bireylerin oluşturduğu koca bir nesil çağın dönüşümüyle toplumdan tamamen uzaklaşmış olarak buldular kendilerini. bir kısım çocuklarının yanında evlerine gömüldüler, bir kısmı ise ait oldukları, kendilerini hissettikleri yere geri döndüler. fern aslında direksiyon başında araç sürüp, onlarca farklı işte çalışırken muhtemelen kocasıyla yaşadığı özgür günleri arıyor. sırf bunu bulabilmek için dave'in evine gidiyor fakat evin kapısına gelirken yüzünden ve ellerinde oluşan tedirginlik ait olamamışlığı çok iyi yansıtıyor. birkaç gün sonra bir yağmurlu günde ise dayanamayıp aracında geçip uyuyor ve oradan uzaklaşıyor.

bob nasıl yolda tanıştığı kimseye elveda diyemiyorsa fern'de yaşadıklarına elveda diyemiyor. bob'dan bunu duyduğundaki yüzündeki tebessüm aslında bunun tebessümü. yine aynı tebessüm swankie göldeki anılarını anlatırken de yüzünden görebiliyoruz. aslında mutlu olduğu herhangi bir anda ölmeyi düşünen herhangi birinin hayali onu mutlu edebiliyor çünkü muhtemelen eşi ölmeden önce aynı şeyi kendi de hayal etmiştir fakat olmadı. eşi hayata veda ederken o izledi ve hayata bir şekilde devam etmesi gerekiyor.

bir diğer güzel ayrıntı ise; filmin ortalarına doğru fern bir sinema önüne geldiğinde afişlerde the avengers yazısı belirir. bir yanda fern'in asla ait olamayacağı koptuğu bir dünya, diğer yanda ise tek başına koskoca bir caddede tek başına fern.

diğer oscar adayı filmleri izlemedim fakat konu olarak çok güzel seçilmiş ve güzel işlenmiş fakat bir o kadar da ağır ilerleyen bir film. geçen sene toplumun ekonomi ve sınıfsal çelişkilerinin eleştirisiyle oscar alan parasite filmine benzer bir yapım fakat bu sefer çelişki nesiller ve beklentiler arasında yer alıyor. bir yanda tüketim toplumunu yaşayan bir nesil ile diğer yandan basit şeylerden keyif alan geçmiş bir neslin kalıntıları. frances mcdormand'a ise denecek tek bir kelime yok. kadınlarda çıtayı arşa koymuş durumda. three bilboards outside ebbing missouri'den sonra çıtayı nereye çıkaracak derken geldi burada gene dudak jestleriyle mahvetti bizi.


mei kusakabe mei kusakabe
bence sınıfsal çelişkileri çok doğal ve dokunaklı bir şekilde resmediyor. bu noktada sevdiğimi söyleyebilirim. çok da duygulandım hatta. ama nihayetinde, bu çelişkilerin sonuçlarına doğru yerden vuruyor olsa bile,bunun bir uyum sağlayamama, bir tür kaçış hikayesi olarak sunulması, göcebelik, işsizlik, yoksulluk, evsizlik kişisel tercihlerin bir sonucudur fikri tartışmaya açık. bir noktada emin de olamıyorum gerçi. "fakir ama mutluyuz" edebiyatı klişeleşeli çok oldu ve filmin bunu promote ettiğini pek de hissetmedim. kendi alternatif düzenlerini kurarak envai çeşit zorlukla mücadele eden, hayatta kalmaya çabalayan insanlar ama gelin görün ki üzerlerine mistik, ulvi bir mutluluk hali zuhur etmiş. evet bazı noktalarda böyle çıkarımlar yapılabilir. bu biraz tatsız.

yine de insanın çelişkilerle dolu olduğu,mutsuz olduğu, hatta böylesi bir çelişkinin içinde cebelleşip durmaktan ölesiye mutsuz olduğu, çareyi kaçabildigi noktaya kadar kaçmakta bulduğu fikri daha ön planda bence.

başka bir düzlemde, başka türlü bir mücadeleyi tercih eden insanlar var ve çok saygı duyuyorum, hatta dünyayı yorumlamamı, anlandırmamı sağlayanlar, öncülük edenler de bunlardır. fakat ben fern karakterinin yaşadıklarının, hissettiklerinin bize bu kadar doğal bir şekilde aktarılmasını da oldukça değerli buluyorum, naçizane fikrim bu.