nostalji

4 /
peter pan sendromlu bilirkişi peter pan sendromlu bilirkişi
nostalji

beyaz bir silüet görüyorsun. güneş henüz doğmuş, gözünü alıyor. ama biliyorsun, o silüet büyüdüğün ev.
içeri giriyorsun. duvardaki mavi kuş karşılıyor seni annenin astığı.
altında babanla beraber, kardeşin doğmadan aldığınız kahverengi masa.
masanın üstündeki mor menekşeler gelip onlarla konuşsun diye anneni bekliyorlar.
çocukluğundaki gibi yol almaya devam ediyorsun baba evinde, küçükken kırmızı bisikletinle yol aldığın gibi.
salonun yanından geçerken gözüne takılıyor; annenin ördüğü turuncu kazaklı fotoğrafın.
yola devam ediyorsun. yeşil taşlı banyonuz hala ilk günkü kadar temiz.
nihayet istediğin yere varıyorsun. sarı oyuncağına sarılıp uyuduğun odana. annenin, sen uyuduktan sonra gelip seni öptüğü yere.
dönüp dönüp tekrar yuvana geliyorsun.
sevildiğini bildiğin yere.
digital militia digital militia
yunanca'da eve dönüş demek olan "nóstos" ve acı demek olan "álgos" sözcüklerinin birleşimiyle ortaya çıkmış, ilk olarak 17. yüzyılda evlerinden uzakta savaşan isviçreli paralı askerlerin yaşadığı sıla hasretini tanımlamakta kullanılmış, geçmişi yâd etmek, geçmişe özlem duymak, geçmişte yaşanan olayları ve hayatta olan kişileri düşünüp girilen melankoli.

nostalji genel olarak kötü duygularla tetikleniyor, yani bir insanın nostaljik bir havaya bürünmesi pek de olumlu olarak nitelenemeyecek duygularla ortaya çıkıyor. fakat bir süre sonra geçmişte yaşananları ve geçmiştekileri hatırlayınca insan daha iyi hissediyor sebepsiz yere.

kilo almak için normalde sevmediğim ürünleri tüketiyorum bir süredir, çoğunluğu sağlıksız, içinde yüksek oranda şeker barındıran ürünler. bugün sahur yapıyorduk babamla, dedim kola içsem mi acaba, oradan mide sorunlarıma, oradan "içecek" kavramının sofralara ne zaman girdiğine falan derken, bir baktım çocukluğumdayım. turuncu ambalajlı ve ağır kokulu cheetos, taa altı yaşındayken jilet gibi üzerinde kaydığım silikon tekerlekli patenler, evimize bilgisayarın girdiği tarihler, duke nukem 3d ve quake, şimdi altmış yaşını geçmiş babamın yeni yeni ihtiyarladığı, hem benim, hem abimin çocuk, anneminse daha kırkını görmemiş genç bir kadın olduğu vakitler. oradan sonra 17 ağustos 1999 depremi, su gibi aktı geçti her şey.

bir babam bir şey diyor, bir ben. bu şekilde karşılıklı paslaşarak adapazarı'ya kadar geldik. yanlış hatırlamıyorsam 2000'li yılların başlarıydı o vakitler. dördüncü sınıfa gidiyordum. annem ve babamın ayrılmasına epey vardı daha. beşinci sınıftayken posta koymuştu lâvuğun teki bana dersanede meselâ, abime söylemiştim, aynı dersanedeydik çünkü. normalde (şu an dahil) hiç aram iyi değil kendisiyle, bir abi-kardeş olayımız olmadı hiç, neyse işte, aşağıya inip çocuğu sikertmişti "bu benim kardeşim, bundan sonra düzgün davranacaksın" falan diye, o anı hatırladım, ne kadar iyi hissettiğimi. sonrasında babamın bize sürpriz olarak aldığı, monitörü dahi simsiyah olan ve max payne 2'yi rahat rahat oynayabildiğimiz bilgisayarı. yedinci sınıfta altıncı sınıftan arkadaşım olan mert'in, şu an evli olan meltem isimli sevgilisini çaldığımı, bu sebepten ötürü 7-a'daki herkesin bana koridorda giriştiğini, hamlığın ve yenilen dayağın verdiği acının haftalarca sürdüğünü, bütün bu hengameden sonra şu an beni görse sadaka verecek okulun en güzel/zengin kızının bana çıkma teklif ettiğini, oks (ya da lgs, tam emin değilim) sebebiyle test çözdüğümü ve sürekli yapamadığım matematikten kaçarak tarihe sığındığımı, hiç hatırlamadığım rahmetli dedemin bana aldığı, selesinde kartal figürü olan ve arkadaşlarımın "kırmızı şeytan" dediği bmx bisikleti apartmanın tadilatında çalışan bir işçinin oğluna karne hediyesi olarak verişimizi, yazın yeni yıkanmış balkonda yalın ayak oturup karpuz yediğimizi, sedat kirtetepe caddesi'ni, sınavdan ortalama bir puan yaparak o zamanlar herkesin hayâlini süsleyen kabataş erkek lisesi'nin nasıl yalan olduğunu, birçok şeyi hatırladım, son derece somut ve belirgin detaylarla. sonrasında hiçbir umut beslemeden girdiğim özel okulun (lise için) sınavını zar zor kazandığımı (ucu ucuna, beşinci listeden mi ne girmiştim, düşünün işte), o esnada aile bireylerimin birbirinden yavaş yavaş bambaşka noktalara sürüklendiğini, bütün bu sorunların lisenin ilerleyen yıllarında benim canımı iyice sıktığını, o dönemlerde ne kadar fanatik bir şekilde politize olduğumu ve kafamı kazıttığımı, annemi mütemadiyen bindirdiğimiz ambulansları, o ambulansın gittiği hastanelerin açık yeşil duvar boyalarını ve iğrenç, sadece hastanelere has kokularını, abimin gözüme attığı yumruk sonrasında annemin beni annelik içgüdüsüyle kucaklayışını, annem ve babamın paketinden aşırdığım sigaraları "bunaldım ya, biraz yürüyeceğim" diyerek çark caddesi'nin ara sokaklarında, kulağımdaki creative marka mp3 player ile içtiğimi, lise sonda kör kütük âşık olduğum ve bir sene sonra trafik kazasında öldüğünü öğrendiğim tuba isimli simsiyah saçlara sahip kızı, eski evimizde bulunan ve ev sahibinin kızına aldığı piyanoyu, o piyanoda çalışa çalışa inceden bir sergey rahmaninov hâlini alacakken oradan taşındığımızı, herkesin dersaneye gidip anasının amı gibi test çözdüğü vakitlerde arkadaşımla call of duty 4 modern warfare oynayışımızı, dayak yememek için yüzlerce metreyi sırtımda çantayla ciğerlerim patlayana kadar koşuşumu, anne babamın ayrılışını, bala göte kocaeli üniversitesi denilen sikindirik yeri kazandığım günü ve babamın beni bu müjdeyle uyandırışını, her şey dün gibi aklımda.

şöyle bir düşünüyorum da, şu anki digital militia olarak 2007 yılındaki bana gitsem meselâ, tokatlamak hâricinde ne yapabilirim ki? ancak ve ancak hiçbir cevap alma umudu olmadan "amına koduğumunun ergeni, ölümsüz sanıyorsunuz değil mi kendini?" diye sorarım, hiçbir şekilde lâf anlatamam o aptala. aynı şekilde 2010 yılındaki bana gitsem, diyeceğim tek şey "kaldır kıçını da biraz koş, götün incelir belki, fat cunt." falan olur. 2012-2013 yılların kendimin yanında olmak isterdim ama, muhtemelen "siktir git, hiçbir faydan yok bana." derdi ama olsun, yine de güzel olurdu. aynı şekilde 2015 yılına gidebilsem şu anki hâlimle, o zaman içinde bulunduğu durum hasebiyle annesine, babasına, çevreye, kendisi hâriç sürekli bir şeylere kızan ve boğazına kadar nefret dolu olan, intihar eğilimi yüksek o mala "ulan orospu çocuğu, annen baban ister miydi böyle olmasını? onların suçu mu bu? siktir git, öldüreceksen öldür kendini, amcık." der, tokadı koyardım.

babamla öylesine bir sohbetten başlayan bir muhabbet hâlâ aklımda. yaşadıklarımı, hayatıma girenleri, bir zamanlar birlikte olduğum ailemi, geçmişi, şimdiyi, çok şeyi düşündüm. tutamadım kendimi, ağladım. tıpkı şimdi olduğu gibi, hüngür hüngür hem de. uzun süredir de bu kadar mutlu, bu kadar rahatlamış hissetmemiştim.

"every act of rebellion expresses a nostalgia for innocence and an appeal to the essence of being." diyor ya albert camus, hakikaten de öyle. kaybedilen masumiyet, geçen yıllar ve büyümek, kontrol edemediğimiz bir şekilde katılaşmamız, geçen her saniyeyle birlikte iliklerime kadar nefret ettiğim hayatın beni, sevdiklerimi, değer verdiklerimi, her şeyi ve herkesi terk etmesi, hiçbir şeyin ve hiç kimsenin geçen zamana hiçbir şekilde direnememesi ve her şeyin üzerinde bulunan, en sert gerçeklik; ölüm.

yaşadığım şu ana kadar her şey olması gerektiği gibi olmuş, yaşanması gerektiği gibi yaşanmış.

bütün bunları düşünürken fonda çalan parça ile bu uzun, son derece kişisel ve sıkıcı ötesi giriyi sonlandırıyorum:


selimciğim selimciğim
(...) o-302, turbo sakız, paslı zincir, mazgallı salıncak, dizi çıkmış kot pantolon, resim çizmekler, kristalize şekerli bayat çikolata, sunta arkalıklı kitaplık, mantar kokulu kitaplar, şadırvan, çam ağaçları, tüylü domates gövdesi, çiğ yumurta kokusu, solucanlar, iki metrelik sokak, ağır meşin top, terli terli okula gitmek, sabah çizgi filmi, öğlenci olmak, karne günü, komşunun ansiklopedileri, yırtık ayakkabı, monolog röportajlar, fotoğraf çektirmekler, market turnikesi, bakkalın camsız ekmek dolabı, kirpi saçlar, ünite dergileri, minare, minber, kürsü, halı kokusu, park bekçisinden kaçmaklar, şehir çocuğunun köy tatilleri, garson beden, taso, kahverengi yara kabukları, küçülen soluk tişörtler (...)

geçmişe dair her şey (salt kötü değilse) geçmişten bir şey getiriyor insanın içine. koparıp getirmek veya fotokopisini alıp getirmek gibi değil de sanki geçmişteki mahiyeti bilinmez hoş bir yapışkandan bir lif uzatıyor, ucunu veriyor. mesela o-302 otobüs gürültülü ve sarsıntılı bir şekilde aklına gelip park ettiğinde bu yapışkan arkasında geliyor. tatlıdan bir parmak çalıp, kokusunu bırakarak gidiyor.

ayakların ve boyun devamlı büyüdüğü, küçük adam/küçük kadın olduğun geçmiş günlerde de sıkıntılar vardı ama birileri o taşı senin yerine sırtlıyordu veya salak olduğun için hayatın isinden pasından habersizdin. sonra biraz palazlanınca ve salaklıktan sıyrılmaya başlayınca ilk eleştiriyi hayatın veya bu koca makinanın kendisine değil de ailene yönelttin. muhtemelen açıktan eleştirmedin (belki de eleştirdin, her neyse, konu bu değil). beceremiyorlardı, böyle olmazdı, utanç vericilerdi, koşuda hep geri kalıyorlardı, "aptal bunlar ya" idiler.

sonra, cinsiyete göre anana atana benzemeye başladın. korkunç bir şeydi bu. bilincin yerindeyken öylece akıntıda sürüklenmek gibiydi. ne kadar patrisyen takılıp kendini kandırsan da kademeli ilerlemeyi, dönüşümü (böceksiz) görmezden gelemiyordun. neden sonra (harbiden neden sonra? ilk aklar olabilir) bu durum kafanda bazı taşları yerine oturttu. bir yandan hayatı anlamlandırırken bir yandan da onları, kanlı canlı kehanet gibi yürüyen o insanları anlamaya başladın. sevgi doğurdu bu; aptalca olmayan bir sevgi. isimsiz bir çatışma son buldu.
nadan nadan
atari oynadığım günler benim için nostalji, hea bir de pazar akşamları dalinle yapılan banyolar. mantar tabancalara değinmiyorum bile, şimdi bulsam gider alırım.
plupin plupin
küçükken arabada sürekli dinlediğimiz bir best of ümit besen albümü.
bir de benim şiirim.

elimi masaya yapay bir öfkeyle vurup diyorum ki; efendiler!
nostalji, şimdinin gerçekliğine katlanamayanların tekelinde değildir!

bilirsiniz ki zaman sular seller...
mazi, kumbaralarımızın içinde bir yerdedir
eğer kırılırsa hepimizi doyurmaya muktedir
görüyorsunuz ya mutlu bir tebessüm için biraz birikim gerekir.

bilirsiniz ki kelimeler hava cıva...
şiir, manayı kaybedenlerin kandili söndürdüğü yerdir.
eğer sana yazılmadıysa iddiasızlığı ile muteber,
görüyorsun ya iki kelime etmek için bir sen, bir ben gerekir.
4 /