ölüm

güse güse
2010 yılının kasım ayında marmara üniversitesi ilahiyat fakültesi camisinin avlusundaki musalla taşında duran bir tabuta bakarken tam olarak ne olduğunu anladığım olgu.

bu tabutta hayatının, gençliğinin 20 yılını amansız bir hastalıkla cebelleşerek geçirmiş, bir tek an bile "neden ben?" dememiş, yaşama sevgi ve tutkuyla bağlanmış 49 yaşında bir kadın yatıyordu.

tabutun başında ağlayan, tabuta dokunanlar vardı. bunları bizzat tanıyordum. bunlar sadece ve sadece hayattayken o kadına yaptıkları haksızlıklardan duydukları gönül yükünden ağlıyordu. kadın onlara onca haksızlığa rağmen gülen gözlerle bakıp, sevgi vermişti.

birileri arkada fısıltı halinde, "zaten çekiyordu öldü ve kurtuldu" minvalinde bir şeyler konuşup duruyordu. isyan edesim geliyordu. sadece 49 yaşında ve yaşamayı çok seven bir insan… bir kere bile " ölsem de kurtulsam" dememiş bir insan.

orada o avluda içimin ışığı sönmüştü. kendime içimdeki ışığı tekrar yakacak bir avuntu arıyordum. en yakın arkadaşım yanımdaydı. ona baktım. sadece ve sadece, benim için oraya gelmişti. ölen benim teyzemdi, gelmese de olurdu ama o gelmişti. başında çok hoş bir başörtü vardı. çok hoşuma gitti o an. siyah tül ve kenarları işlemeli. hem ortama uygun bir şekilde başını örtüyor, hem de güzel saçlarının rengini gösteriyordu. çok şıktı, estetikti. arkadaşımın varlığı bundan da güzeldi. arkadaşımın içi dışı birliğini temsil ediyordu başörtü. bunu düşündüm ve sustum.

bir hafta sonra teyzemin mevlütü için evine gittik.
ev çok büyük olmasına rağmen dolup taşmıştı, ben ve en yakın arkadaşım sokak kapısının yanında taburelerde ancak yer bulmuştuk. orada, teyzemin evinde, içinde hiç gezemiyor olmasına rağmen dekorasyonuyla çok ilgilendiği evinin kapısının dibinde otururken, insanların nasıl da günlük hayattan bahsedebildiğine hayret ediyor ve " acaba bende mi bir anormallik var?" diye düşünüyordum.
sonra dönüp arkadaşıma baktım. başörtüsü başındaydı. benim için çok şey ifade ediyordu bu ikisi. ben de diğerleri gibi olayım dedim ve arkadaşıma " başörtün çok güzel" dedim.
arkadaşım da " annem, 'eğer güse severse bunu ona ver' demişti, bu senin. mevlüt bitince vereceğim." dedi.

sonra çok sevdiğim biri, anneme, teyzemin bebeklerinden birini hatıra alıp alamayacağını nezaketle sordu. teyzemin kızı yoktu ve o, bu özlemini dünyaya bebek koleksiyonuyla gösteriyordu. annem " tabii ki ne demek, ben kimim ki bana soruyorsun, odasına gir ve al, o senin halan." dedi.

bu sırada içinde insanlık kalmamış birisi " ben de hatıra olarak vakko eşarplarından istiyorum." dedi. kalktı iyi niyetle bebek isteyenin peşinden odaya girip, hem kendine hem kızlarına teyzemin vakko eşarp koleksiyonundan üç tane eşarp aldı. en iyilerini seçmişti. tabii ki diğerleri de durmayacaktı. başkaları da gitti. teyzem kapalı değildi, ama evinde mevlüt okutursa ya da fular olarak kullanmak için, omuzlarına atmak için eşarplar alırdı. yığınla ipek eşarbı vardı.

içimin ışığının yanmasına izin vermiyorlardı.

orada, içsel olarak tek bir dünyevi eşyasına sahip olmamayı ve onu nefes aldığım sürece yüreğimde yaşatmayı seçtim. bu kararımı sonrasında hep uyguladım. dedemi hayattayken hiç sevmeyen ama ölünce bir sürü para vererek avrupadan getirttiği fötr şapkalarını yağmalayan, bunların fotoğraflarını sosyal medyada paylaşıp sanki onu çok seviyormuş havası verenleri gördüğümde ne kadar yerinde bir karar vermiş olduğumu anladım. ben bu insanlar gibi riyakar olamazdım.

ölmek; birilerinin anınızı bile bir maddeye yükleyip, o maddeyi bir köşede unutması demekti. yüreklerde anınıza bile yer olmaması demekti…

sonra mevlüt bitti. ben arkadaşımın güzel başörtüsünü aldım. çantama koydum ve bir çekmeceye yerleştirdim.

11 yıl sonra mart ayında istanbul'dayken, neden bilmem o başörtüyü alıp almanya'ya getirmeye karar verdim. anlam da veremedim ama kararlı bir şekilde aldım ve getirdim.

benim 10 yıl önce almanya'ya geleceğim belli olduğunda, babam tam da gideceğim şehirde o güne kadar hiç bahsetmediği bir kuzeni olduğunu söylemişti. " o benim adamım, o benim insanım, ben neysem senin için o, o" demişti. o güne kadar hiç duymadığım bu adam 81 yaşındaydı, hiç çocuğu yoktu, bir almanla evliydi. almanyaya 1955 yılında gelmiş ve buraya misafir işçi olarak gelen ilk türklere çok yardım etmişti. eski milli futbolcuydu ve ülkesine, atatürk'e aşık bir insandı. çifte vatandaşlık hakkı varken bile alman vatandaşlığı almamıştı. o türk'tü. almanya'daki türklerle ve kendi türk'lüğüyle gurur duyan bir türk. tanıdığı bildiği zorda tüm türklere, çıkar ilişkisi gözetmeksizin yardım etmiş bir türk.

bu insanı o eşsiz yüreğe layık bir sevgiyle sevmeye gayret ettim. her anında yanında olmaya çalıştım. içine düştüğü zor durumlarda, sevgisizlikle boğulmaya çalışıldığı zamanlarda tüm yüreğimle onu hayata döndürdüm.

21 haziran'da bana telefon etti. "gel buluşalım" dedi. çocuğumla uzun bir yürüyüş yapıp eve yeni gelmiş uzanmıştım. gerçekten çok yorgundum. çocuğum karakter icabı her şeye isyan eden bir yapıdaydı ve onu ikna edip götürmem de zor olacaktı. "sen gel bana" dedim. "kahve içeriz." gelmeye takati yoktu aslında, çok hastaydı, eve gelmek istemiyorum diye pandemiyi bahane etmeye çalıştı. benim de anlayış kıtlığımın tutacağı gündü, "gel balkonda otururuz" dedim. son gördüğümde çok iyiydi çünkü. formundaydı.
"o zaman sonra görüşürüz" dedi ama bir yarım saat sonra kapı çaldı ve geldi. çok ama çok sevindim o an. ama şu an çok üzgünüm. dünya gözüyle son kez göreceği vardı. bu yüzden kendini zorlayarak gelmişti.

benden hiçbir şey istemedi. "otur, gideceğim" dedi. sevdiği insanları görüntülü aradım. çok mutlu oldu. türkiye'ye gitmek istiyordu. o hep 6 ay türkiye'de 6 ay almanya'da yaşamıştı ve pandemi yüzünden gidemiyordu, çok bunalmıştı.

bu çok sevdiği insanlar onu istemiyordu. sağlığını ve pandemiyi bahane ediyor, artık 90 yaşına geldi, ölsün diye bakıyorlardı.

bir insan çok uzun yıllar yaşamaya programlı. yüzyıllar yaşayabilecek güçtesiniz. o kadar çok metaya taptınız ki, kendi yaşam enerjinizi de yiyip bitirdiniz ve bu yaşam enerjisine sahip insanların uzun yaşıyor olması sizi deli ediyor.

onun da yaşayası vardı. fularını, atatürk rozetini, üzerinde isminin baş harfi olan yüzüğünü takıp gelmişti bana.

sadece 1 bardak su istedi.

ben evimden giden sevdiklerimin arkasından bakar ve onları sevgimle uğurlarım. ya pencereye ya balkona çıkar, baktığımı belli etmek için birkaç güzel söz söylerim. sevildiğini bil demek isterim.
o da bunu biliyordu. o da hep evimden giderken balkona bakar bana gülümserdi.

bu sefer seslendim ve dönüp bakmadı. artık dünya gözüyle bir daha görmeyecekti beni.

bu insan bir ateistti. ama sizi temin ediyorum cennete o girmeyecekse kimse giremez.

ramazanın sıcak yaz günlerine denk geldiği bir zaman, evindeki çok güzel yemekleri yememi istemiş ve bana " günahını ben alıyorum, benim için ye" demişti. ben, bana öğretilmiş saçmalıklar yüzünden o orucu bozmadım. ama biliyorum ki benim inandığım allah bana onun gönlünü kırmamın hesabını soracak.

cuma günü beyin kanaması geçirip hastaneye kaldırılmış. bana hiç kimse haber vermedi. aynı şehirde yaşayan tek akrabasıyım. annesiyle babannem kardeş. ben onun kanıydım. bilme hakkım vardı. ama benim sevgimin gücünün, onu oradan da çıkarmasını istemediler. biri beni pazar günü arayıp, sanki çok üzülmüş gibi öldüğünü haber verdi. babam bu insanı sevemediğini, kardeşini çok sevdiğini sürekli söylerdi. neden olduğunu anladım.

bazı ateistlerin, ateist olma hakkı var. ben onların cennetinin allah katında ayrı olduğunu düşünüyorum. inanıyorum, şöyle imanlıyım diyenlerin insanlıktan uzak davranışları küstürüyor bunları. allah onları anlıyor.

benim ona sevgimle, duamla ulaşmamı engelleyen, onu o yoğun bakım odasında yalnız bırakan herkesi allah'a havale ediyorum. çünkü öyle üzgünüm ki geri dönüşü olmaz şeyler söylemekten korkuyorum. allah karar versin.

şimdi ben 2010 yılında insanın riyakarlığının boyutlarını görerek, bir daha hiç cenazeye ya da mevlüte gitmeme kararı aldığım günlerde, içimde bir şeylere tutunmamı sağlayan başörtümü takıp, bu, beni karşılıksız sevmiş insanı uğurlamak için, tüm o riyakarlığa rağmen, o sevgisizliğe, o maddiyata tapmışlara rağmen gidip onun her anında yanında olacağım. artık içimin ışığı söndürülemez, bana başka bir kasımda allah bir evlat verdi. yanıma onu da alıp gideceğim. eğer çocukluğuna dair hatırlaması gereken bir hüzün anısı olacaksa, bu olacak.

buraya kadar okuyan herkese teşekkürler. lütfen bu güzel insana sevginizi gönderin. çünkü fazlasıyla hak ediyor.
bu başlıktaki 2196 giriyi daha gör