ölüm

1 /
gamlı baykuş
ben çok küçükken kardeşim ölmüştü. evdeyiz, herkes ağlıyor, her şey olup bitmiş. ben de ağlıyorum ama annem, babam çok üzgün diye ve bir de kardeşim yok. neden yok anlayamıyorum. sonra annemin kuzeni geliyor, babayiğit bir adam, sözünün eri. anneme yaklaşıyor; "söyle bacım, ne istersen yapayım" diyor, annem ağlıyor ve sessiz sessiz; "hiçbir şey abi." diyor. ben kızıyorum içimden, annem neden kardeşimi istemiyor diye. bu öfkemi yıllarca içimde taşıdım ve idrak etmem o kadar zor oldu ki...

25 yaşındaydım, bir hastahane odasında gözümü açtım. tanımadığım bi doktor geldi, öğüt verir gibi konuştu. yakınımızmış, babamı tanırmış ama ben tanımıyorum. "bi kaza geçirdiniz, bir haftadır burdasın. ama ölüm allahın emri. baban çok iyi bi adamdı ama kaybettik." dedi. gözümden yaşlar boşaldı sicim gibi ama sustum. sessizce "biliyordum" dedim, hiçbir şey hatırlamazken "biliyorum" diyebildim, sonra da sustum. beni eve götürdüler, annemle teyzem yıkadı, akan kanları gördüm, göz yaşlarımı onlara kattım ve susmaya devam ettim. sessiz sessiz ağladım, konuşmadım. "nasıl oldu?" demedim, sustum. uyuyamadım günlerce, sadece düşündüm ve sessiz sessiz ağladım. konuşmadım...
gelen giden bir sürü insan oldu, herkes babamın ne kadar iyi olduğunu anlattı, herkes "nasıl oldu o kaza?" dedi. "başınız sağolsun" dedi her gelen, "dostlar sağolsun." diyen herkesten nefret ettim. sonra annemin kuzeni geldi, babayiğit olan. ben hiç konuşmazken, sessizce ağlarken; "kızım söyle ne istersen yapayım" dedi, "hiçbir şey dayı." dedim. işte ben ölümü, annemin ben küçücükken verdiği o "hiçbir şey" cevabını o an anladım. 25 yaşında, bu andan tam 2 yıl önce idrak ettim ölümü...
kiya
portekizli yazar jose saramago'nun 'ertelenmiş ölüm' adlı bir romanı var. bir memlekette belli oluyor ki, burada çoktandır hiç kimse ölmüyor ve bu haber yıldırım hızıyla yayılıyor. allah'ın kendilerini ölümsüzlükle mükâfatlandırdığını anlayan insanlar bunun üzerine sevinçten kendilerini oraya buraya atıyorlar, allah'a şükürler, dualar ediyorlar.

artık hiç kimse ölmeyecek! bundan büyük mutluluk mu var? böylece insanlar doğup, büyüyüp, yaşlanıyorlar ve nihayet, hastalanıp yatağa düşüyorlar ancak ölmüyorlar. ömürleri yatakta acılar ve ağrılar içinde uzadıkça uzuyor. her yeri ölemeyen hasta yaşlıların iniltisi, zırıltısı sarıyor ve günün birinde herkes anlıyor ki, allah onlara sadece ölümsüzlük verdi, sağlık değil. bunu anlayan nüfus dehşete düşüyor ve gece gündüz allah'a, ölümü geri getirmesi için, onları bu güzel sondan mahrum etmemesi için dualar ediyorlar.

insanın içindeki ölüm korkusunu, yok olma dehşetini azaltmak, ölümsüzlüğün ölümden daha vahim olduğunu göstermek açısından başarılı bir roman. doğal ölüm, hasta ölümsüzlükten iyidir.
iao
kabullenmesi çok zor bir olgu bu. bugün lisemden bir dönem arkadaşımın öldüğü haberi geldi. 31 yaşında. kanser olmuş. eşiyle mutlu bir hayatı vardı, bir yaşamı vardı derken... hiçlik.

samimiyetimiz yoktu pek, ama bugün neredeyse ağlayacaktım haberi aldığımda. çok fazla olmadı henüz sevdiklerimden ama yine de kaybettiklerim oldu. daha da olacak tabii ki. önce ben de olabilirim, bilinmez. her gün aslında televizyonlarda sayısız insanın ölümünü görüyoruz sonra hayatımıza devam ediyoruz. ve bu değişmeyecek.

ama öte yandan işte çok yakında dahi olmasa senle aynı koridorlarda koşturan, gördüğün birinin bile hayatın baharında amansız bir hastalıktan yitip gittiğini görünce hep unuttuğumuz ya da unutmaya çalıştığımız zihnimizdeki en büyük "program" çalışıyor: ölümlülük. ölüm korkusu.

bugün onunla ilgili taziyeleri okuyorum, boş boş bakınıyorum. asıl yakınları kimbilir neler hissediyor. bu yıl çok fazla sorunlu bir yıldı benim için, özellikle sağlığımla ilgili hep uğraştım. ama gene de nefes alıyorum, hayat devam ediyor.

ama er ya da geç ölüm hepimizi buluyor. bir çok şeye çaremiz varken buna yok.

neden bu satırları yazdığımı dahi bilmiyorum ama günlük hayatta fırtınaları koparır, kimi zaman anlamsız şeylerden sayısız acı yaratırken pat diye vuruyor işte gerçeklik yüzüne. ölüm.

kimine göre ruh devam ediyor kimine göre ise bir son. ne olacağını bilemem. tek bildiğim ne olursak olalım hepimiz onun karşısında çaresiziz.

huzur içinde yat arkadaşım.
1
löpürgül löpürcan
bizim avludan mı kalkacak cenazem?
nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
asansöre sığmaz tabut,
merdivenlerse daracık.
belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,
belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu,
belki ıslak asfaltıyla yağmur.
ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.
kamyona, yerli gelenekle, yüzüm açık yükleneceksem,
bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden : uğurdur.
bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma,
meraklıdır ölülere çocuklar.
bakacak arkamdan mutfak penceremiz.
balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla.
ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.
avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize...


nazım hikmet
yerçekimli karanfil
ölüm; bir durum olarak, geride kalanlara hissettirdikleriyle var. ölen insan dışında kimsenin var olmadığı bir ortamda, o kişinin ölmüş olduğunu bile söyleyemeyebiliriz. çünkü; yaşıyorken, yaşamakta olduğunu gerçekleyen "bir başkası" olmadığı için, var olmayan bir şeyin yok olması da saçma olacak. en azından, bu yok oluş, bir anlama gelmeyecek.

ölen zaten ölüyor. ölümün bir durum olarak varlığını sağlayan koşul, başkalarının varlığı.

keşke biraz ölmesek.
ben olan ben
"ve dedi : en kof ceviz bile kırılmak ister. olgun yemişler tutunamaz ağaca. öyleyse kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalıdır insan. toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve.

düşün...! bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir? tohumun ağaca, ağacın tohuma dönüşümünden başka birşey değildir hayat.
yani ölüm. fakat insanlar öykü kefelenmişlerdir. ve kefelenen herşey öldürücüdür. insana düşen, tüm libaslarından soyunup öylece seyretmektir
ölümü. yani hayatı ."

tolstoy / ölüm manifestosu
çilingir
mezara yan yatırılıyor insanlar. toprağı sırtına doğru veriyorsun ki destek alsın kefene sarılı bedeni.

sonra başının altına da toprak koyuyorsun. yastık niyetine ebedi yerinde.

tabi mezarın zeminine de tahtalar koyuyorsun.

kış kıyamet. buz gibi toprağa koyuyorsun onu. üstüne de toprak atıyorsun sonra. kefen çamur oluyor hep.

yahu bu soğukta atıyorsun üstüne kürekle toprağı. gömüyorsun onu. koca mezarın içinde o kadar küçük kalıyor ki. toprak alıyor onu. yutuyor.

onun hayatta olmadığını bilmek yeterli olmuyor. orada onu bırakmak insanı öldürüyor.

aklım almıyor aklım.

şimdi o, bana hep anlattığı genç kızlığı gibi, atının üstünde yemyeşil yaylalarda geziyor. hiç unutmadığı en güzel hali gibi.

hastayken bile gençliğini anlatırken nasıl da doğruluyor, yüzüne renk geliyordu babannemin.

ben bugün anladım. sen haklıymışsın.

soracak soru yok, düşünecek bir şey yok.
sadece durumun kendisi var.
kalakaldığım.
denizin köpüğü
merak edilen. ve bilinmediği için korkulan.
"ölüm; ben onu çiçeklerle giderken gördüm.
ölüm; ben onu yaşamları bilerken gördüm.
obur doymazlıkların obur açlıklarında,
ölüm; ben onu, varlıkları silerken gördüm.

ama bir de yokluğun ve yüreğin önünde;
ölüm; ben seni utanç ile titrerken gördüm."
1 /