ölüm

1 /
son peygamber
yaşam da ölüm de birdir. biz vücudumuzla hem ölüm, hem de yaşam taşıyoruz.

varlığımızın başka varlıklar için yokluğa, canlılığımızın başka canlılar için cansızlığa, bilincimizin başka bilinçler için bilinçsizliğe dönüşeceği gerçeğine kin, kibir, nefret, korku vb. hisler yerine sevgi, şefkat, merhamet, huzur, neşe ve mutlulukla sarılmalıyız.

biz, geçmişten geleğe uzanan bir köprüde nokta, çizik veya tuğla olmak için yaşıyoruz. ve o parçaların her birinin yaratacağı dağ kim bilir nasıl bir dünya yaratacak, bilmiyoruz.

ama şu apaçık ortada ki hepimiz sonsuz büyüklükteki evrenin varlığının farkında olabilen küçük bir parçasıyız; bazılarımız her şeye rağmen gaflette olsa da. kim olduğumuzu arıyoruz ama ne olduğunu yalnızca bazılarımız buluyor.

biz her şeyle bütünüz.
bostorgay
her şey bir yana kendi payıma başkalarına muhtaç yaşamak yerine yeğleyeceğim edim. yanisi bağımlı yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim. bağımlı yaşamayı seçenleri tenzih ederim ki o da onların hayatı algılayışı.
insanlık olarak asıl gözden kaçırdığımız inatla bakmaktan çekindiğimiz şey ise her 3 (üç) saniyede bir insanın açlıktan yahut susuzluktan ölmesi. sağlık koşulları yeterli olmadığı için ölenleri de eklersek saniyede 1 (bir) insan yeterli imkanlara sahip olmadığı için yaşama veda ediyor.
bu hazin gerçeğin bir de daha hazin zıttı var obezlikten mustarip insanlar.
obezitenin maliyeti açlık ve sağlıksız koşullardan ölen insanların hayatta kalmasını sağlamanın maliyetinden üç kat fazla.
yani türümüz obezliği ortadan kaldırabilse ya da çözüm bulabilse açlıktan ve sağlıksız koşullardan ölümleri önlemeye sıra gelecek.

dünyayı paylaştığımız insanlar arasındaki bu çelişki nefes aldığımız her saniye sürerken diğer ölümlere üzülemiyorum. bu gezegende bu dram yaşanırken anlamsız savaşlarda ölümü kutsileştirmeyi mantıklı hale getirmeye çalışmak mantığında, vicdanında, adaletinde, aklında, havsalanında, abesinde ötesi gibi geliyor bana.

her ölüm erkenmiş pehhh.
sadece timsah gözyaşı...
ya dünyanın bir yarısında obeziteden musdariplere rağmen öbür yarısında açlıktan ölümler..
zamansızcasına
şu an halep'in içinde olduğu durum. düşünsenize kuşlar uçmuyor artık gökyüzünde. bulutlar güneşe hasret. çocuklar anaya hasret. babalar çocuğa hasret. bir parça mavi gökyüzü bekliyorlar umutla. günde kaç ruhun, o sisli puslu gökyüzüne yülseldiği meçhul. kaç minik bedenin enkazlar içinde kaldığı meçhul. ve en içler açısı olanı; kaç kardeşin hain çıkacağı da meçhul. allah yar ve yardımcıları olsun.
jewellery
ölümün içinden geçmektir ... hem ayrılmak hem birleşmek buluşmak içindir ölüm.. yeniden doğmak içindir.. yoksa her an ölüyoruz her anımız ölüyor şu anın da öldüğü gibi...
ben yoksam her şey eksik biliyorum
mevlana nın tarifiyle;

öldüğüm gün tabutum yürüyünce
bende bu dünya derdi var sanma
bana ağlama, yazık yazık, vah vah deme
asıl şeytanın tuzağına düşersen vah vah o zamandır
yazık yazık diye o zaman söylenir
cenazemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme
çünkü o benim buluşma zamanımdır.
beni mezara koyunca elvedâ elvedâ demeye kalkışma
mezar bir perdedir beni cennet topluluğuyla kavuşturacak
batmayı gördün ya doğmayı da seyret
güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki!
sana batma görünür ama o aslında bir doğmadır, parlamadır.
mezar hapis görünür ama canın hapisten kurtuluşudur.
yere hangi tohum ekildi de bitmedi ve yetişmedi
niçin insan tohumuna gelince bitmeyecek, yetişmeyecek zannına kapılıp üzülüyorsun?
hangi kova suya salındı da dolu olarak çekilmedi
can yusuf'un kuyuya düşünce ne diye ağlıyorsun?
...
mevlânâ celaleddin rûmi
publius cornelius scipio africanus
metaforik olarak konuşmak gerekise ölümü kanımca tanımlayan en iyi şey: oyuna ara vermektir.

yanılıyor olma ihtimalimi saklı tutaraktan "reenkarnasyon"u kabul eden birisiyim. semavi dinler üzerinde çok düşündüm. bir kez dünyaya gelip, yapılanlara göre sonsuza dek cennette veya cehennemde olmak bana pek mantıklı gelmedi. milyarlarca galaksinin olduğu bir evrende, 6 milyar yaşındaki gezegene 60-70 yıl sınav olmak için gelmiş olamayız (kimisi bebekken ölüyor, şartlar da eşit değil) diye düşündüm. bir bilince sahibiz, maddeye en çok hükmedebilen, sonsuz manevi dünyada sınırsız imgeleme gücüne sahip bir varlığız. yazının başında dediğim gibi, bir oyunun içindeyiz. oyun derken, bir labaratuvar gibi. bir şeyleri deniyoruz ve öldüğümüzde belki de astral bir alemde bunları yorumluyoruz. sonra tekrar madde evrene geçip bu sefer başka bir şeyler deniyoruz. insanlık olarak tek misyonumuz bu dünyaya çeşitli rollerde gelmek ve bir şeyleri fiziksel evrenin sınırları dahilinde deneyimlemek.

insan bunu kabul ettiği zaman ölüme pek negatif bakmıyor. evet sevdiğin öldüğünde yaşanılan özlem duygusunu reddetmiyorum ama daha çabuk atlatılıp ilerlemenizi sağlıyor. zaten ilerlemek zorundayız da. kaldı ki hepimiz "ölüm"ü tadacağız, o halde neden olumsuz duygularla kendimizi yıpratalım değil mi? bence önemli olan şey, ölmeden önce insanlara ışık olmak, faydalı bir şeyler yapabilmek. inandığımız ve yaptığımız şeyler aynı doğrultuda olduğu sürece ölümün bizi korkut(a)mayacağını söylüyorum. eğer bir günah varsa da onun kendimizi reddetmek, çelişkilerle yaşamak olduğuna inanıyorum.
bizdünyayagelmedenheryeridüşmanalmış
noktasaldır.
o varsa sen yoksun;sen yoksan o var.

"varoluş felsefesinde insanın kendi ölümüyle kastedilen, varlığı noktasal olarak hayatta olmamaya dönüştüren ve her hangi bir zamanda yaşanan bir olay değildir. ölüm, belli bir zamana yayılan yaşamdan kopma olayı da değildir. esas olan, bu olayın bugün ve halihazırdaki yaşamım için ne anlam ifade ettiğidir; ölümle ilgili bilgiyi yaşama uygulayan dönüştürücü kuvvettir. bu bağlamda cysarz şu ayrımı yapar: "öncelikle gerçek olarak ölüm... biz ölümü deneyimlemeyiz. biz ölümü ancak anlamına, özüne ve etkisine göre yeniden yorumlayabiliriz. ardından ikinci olarak, pekinlik (kesinlik) olarak ölüm gelir… ölüm tüm yaşama eşlik eder, yaşamı çevreler ve onun içinde saklanır. sanat yaşama insanların duyumsadığından daha farklı bir şekil verir. ve üçüncüsü; olay olarak ölüm… ölüm, bir olup-bitme değildir deyim yerinde ise ölüme yaşama vedaya giden yolda erişilir" "
1 /