orhan tepebaş

ne demiş can baba ne demiş can baba
giresunlu şair.

1969 yılında giresunda doğdu. ilköğrenimini giresun gazipaşa ilkokulu´nda, orta öğrenimini giresun fatih ortaokulu´nda, liseyi; giresun lisesi´nde okudu. 1996 yılında karadeniz teknik üniversitesi giresun eğitim fakültesi sınıf öğretmenliği bölümünden mezun oldu. daha sonra sırasıyla konya, muş ve ordu illerinde görev yaptı.

eğitim hayatı haricinde kültür sanatla yakından ilgilenen orhan tepebaş, bir çok dergide şiirleri ile adından söz edilen genç kuşak şairleri arasında yer aldı. kadim kapı isimli ilk şiir kitabı okur kitaplığı´ndan okurlara ulaştı. ikinci şiir kitabı eski liman ötüken yayınları tarafından neşredilmiştir.



















ne demiş can baba ne demiş can baba
19 temmuz, 2020

orhan tepebaş'la "eski liman" ve şiir üzerine söyleşi

orhan tepebaş 1969'da giresun'da doğdu. ktü giresun eğitim fakültesinde yüksek öğrenimini tamamladı. halen giresun'da öğretmenlik yapıyor. üniversite yıllarında nev-bahar dergisinin kuruluşunda görev aldı. ilk şiir ve yazıları bu dergide çıktı. kardelenler, kırağı, tütün gibi dergilerde şiir, eleştiri, deneme, günlük gibi türlerde eser yayımladı. dergâh, yedi iklim, mahalle mektebi, hece gibi ulusal dergilerde uzun yıllar şiirleri ve yazıları çıktı. halen şiar dergisinin şiir editörlerindendir. ilk kitabı kadim kapı, 2010 yılında okur kitaplığı tarafından yayımlandı. ikinci şiir kitabı eski liman'sa 2019'da ötüken yayınlarından çıktı.

eski liman, bir şiir okuru olarak beni etkileyen ve içine çeken bir çalışma oldu. şüphesiz bu dediğim son derece öznel bir değerlendirme ancak bazı şiirlerin okur için özel bir anlamı oluyor. eski liman'daki şiirler de böyle benim için. bu yüzden ne zamandır kitapla ilgili defterimde biriktirdiğim soruları orhan tepebaş'a yöneltme fırsatı bulunca bunu değerlendirmek istedim.

muhammet erdevir

ikinci kitabınız eski liman yayımlanalı neredeyse bir yıl oldu. okurlarınızdan gelen tepkiler nasıl oldu bu süreçte?

genelde olumlu eleştiriler aldım. ismail karakurt, hüseyin akın, fatih memiş semiha kavak kitap hakkında yazılar yazdılar. sözü yormayan, uzak çağrışım ve metaforlara yer vermeyen net şiirler olarak bahsedildi. bu anlamda doğru tespitler içeriyor. sadece tayyip atmaca "gelenekten faydalanmıyor ve bunu bilinçli olarak yapıyor" eleştirisine katılmıyorum. eğer bir şiirim varsa bu şiirin gelenek ile bugün arasında ama gelenekten kopmamış bir şiir olduğunu düşünüyorum.

tayyip atmaca hece şiirini poetikasının merkezine koymuş bir şair. gelenekle ilgili eleştirisinin sebebi, sizin heceyle yazmamanız olabilir mi?

evet, geleneğin sadece biçimle ilgisi yoktur. serbest şiir de pekâlâ gelenekten faydalanabilir. tayyip atmaca'nın yazısında verdiği örnekler bile bu tezini çürütüyor. "

yalı camii avlusunda
kaldırıp gözlerimi bulutlara
allah'ım herkes kendine sarhoş
izin ver sana ayık kalayım

bu bölüm gelenekten yararlanmıyorsa hangi bölüm yararlanıyor düşünmek lazım.

eski liman bir münacatla açılıyor. gelenekle bağ kurma, gelenekle beslenme, o geleneği modern şiire taşıma bağlamında bu tavır şiirinizi nerede konumlandırıyor?

gelenek geçmişe duyulan vefadır. dahası bu günün töresini oluşturan her şey geçmişten gelir ve bu günü besler. bu anlamda şiirin gelenekten beslenmesi geleceğe kalması için de emin bir yoldur. allah" tan dileyip de olmayan bir duam olmadı. bir gün derste bir öğrencim benimle konuşurken gözlerinin güzelliğine dalıp gitmişim "allah"ın böyle güzel gözlü güzel huylu bir çocuğum olsun" diye dua ettim. şükür olsun. bütün bu şükürlerimi münacat ile bildirmek istedim. ibrahim suresinde güzel sözü kökü yerde, dalları göğe uzanan bir ağaca, kötü sözü de kökünden kopmuş sürüklenen bir ağaca benzetilir. şiirin kökü de kanaatimce yaşantıdan beslenmesi gelenekten geleceğe uzanabilmesidir diye düşünüyorum âcizane.

geleneğin kısıtlayıcı yanları da tartışılır zaman zaman. böyle bir zorluk hissediyor musunuz?

şiire çalışırken gelenekten faydalanmalıyım ya da bu şiir daha modern dursun şeklinde hiçbir tasarım yapmam. şiir kendi malzemesini kendi seçer. aslında durum çok net. şiir kendine gereken sözcükleri zaten çağırıyor. müziği ve şiirin ritmini, temposunu hissediyorsunuz şiir kendi yolunu açıyor. bazen şiir çalışırken sadece şiirin önünde durmamakla bile şiir bitebiliyor. bir bölgenin toprağında en iyi yetişen ürün gibi. türkiye'de en iyi fındık giresun'da yetişir. çünkü birçok bileşen o iyi fındığa hizmet eder. muş dağlarında da fındık yetişiyor ama giresun fındığı ile kıyaslanamaz bile. şiir de öyle sizin toprağınızdan yetişiyor ve sizin bileşenleriniz ne ise şiirinizin de o.

eski liman'daki bir başka şiir de şathiye adını taşıyor. bu şiir genel olarak bir modern zaman eleştirisi gibi okunabilir. ölüm sonrası bir araya gelmiş tanıdıklar imgesi var şiirde. modern yaşamın kargaşasına karşı ölümü bir eşitleyici olarak mı görüyorsunuz?

ölümlerin ardından "bu yaptığın hiç olmadı. bu sefer bizi güldüremedin" gibi "işıklar içinde uyusun" gibi ölümü uyku sanan zihniyete yaradılışın gerçeğini yüzlerine çarpan ölümdür. ölüm en etkili nasihattir. ama son değildir sonsuzluk içinde bir bölüm. ölümün gerektiği gibi algılanışı dünya hayatını tanzim edebilecek güçtedir. hiç ölmeyecek gibi yaşamak aldanmaktır. ölümü hatırlamak, hatırlatmak bu dünyaya şifa olur belki.

bakışan selviler'de de "ağlayan bir kadının/ avuçladığı toprak/ hem ölüm kokar hem hayat" diyorsunuz. bu sufiyane bir tavır olarak yorumlanabilir mi?

yazdığım pek çok şey hayatımdan kesitlerdir denebilir. bayram öncesi annem ve ailemle mezar ziyaretlerine gitmiştik. bu toplumsal ritüelleri içtenlikle severim. benim için töre, adet, gelenek bir ayak bağı değil hayata duyulan vefadır. güzel bir güz günü bakışan selviler altında annem ağabeyimin mezarındaki toprağı eline almıştı. hem ölüm hem hayat toprak. unutulmaya layık değildi o an.

liman imgesi, fırtınalı havanın karşısında bir sığınak olarak belirir. orhan tepebaş şiiri nereye sığınmaktadır?

çok küçük yaşlardan beri okumaya ve yazmaya sığındım. kitapların bizi sunduğu o müthiş zenginlik her zaman gözümü kamaştırdı. bu zenginliği tattıkça haddim olmayarak denize bir damla misali yazmaya başladım. çok küçükken bile ocaktaki yanmış odunları tebeşir niyetine kullanarak bir şeyler yazmaya çizmeye pek hevesli olduğumu hatırlıyorum. keşfetmenin hazzı benim mevsimimi değiştirir. uzun yıllardır kitaplığımda olan rilke'nin şiirleri arasında "güz günü" şiirini yeni keşfettim. nasıl güzel bir şiir ve ben bunu bunca yıl görememişim. şiirim nereye sığınır? belki aynı şeyi hissedip de kendinde o duygu aralığını hisseden okurun kalbine sığınır. belki güzelliğini kıymetini hiç hesaba katmadan yazmış olan şairin kalbine sığınır. yazmaya ilk başladığım yıllarda günlük tutan biri olarak ilerde nasip olursa nasıl şiir yazacağımı kendi kendine sormuştum. bu güm tam da o günlerde yazmayı düşündüğüm şiiri yazıyorum. hayattan beslenen, derin görünmek için suyu bulandırmadan bana benzeyen bir şiir. ne kadarını yapabildim bilemem ancak yapmaya çalıştığımı biliyorum.

"denizde ölürsem bilmem/ karada gömüleceğim yeri bilirim" demişsiniz yazı evi'nde. liman her ne kadar denizde olsa da karanın bir uzantısı gibi. emniyet hissi karada mı geliyor insana?

denizin olmadığı yer benim gurbetimdir. sevgili şair ibrahim yolalan ile fakülte yıllarına dayanan uzun ve sağlam bir dostluğumuz var. kendisi nevşehirli ve nevşehir'de yaşar. onu ziyaret ettim ve şehri gezdik. bana sordu "şair nevşehir'i beğendin mi? " dedim "deniz yoksa benim gurbetim başlamıştır" her sabah evdekilere günaydın demeden balkondan denize bakarım. her hali güzeldir. eskiden şehrin mendireği gezintiye açıktı. bir kaç yıldır güvenlik gerekçesi ile kapattılar. mendirekte yürüyerek çok şey düşünüp sonuçlandırmıştım. türk tipi düşünme şekli olan uzun yürüyüşler sonucunda pek çok şiir, yazı bitmiştir. yüzmek ve otomobil kullanmak da bana iyi gelen aktiviteler. ülkemin pek çok denizinde yüzdüm. çocukluk yıllarıma uzanan bir bağım var denizle. gurbette çalıştığım zamanlarda konya, muş vs. otobüs samsun'a yaklaşıp denizi gördüğüm anda gurbet benim için bitiyordu. şiire dönersek denizle olan ünsiyetimi düşünerek denizde de ölebilirim. kendimi hiç güvende hissetmedim ama güvensiz de hissetmedim.

kalemle olan ilişkinize el yazısı yazmak da dâhil. bir kaligraf titizliğiyle çalıştığınızı görüyoruz. yazının estetiğiyle şiirin inşası arasında bağ kurulabilir mi?

dolmakalem, mürekkep, defter hayatımın vazgeçilmez tanıkları. hâlâ kişisel bir bilgisayarım yok. çünkü ihtiyaç duymuyorum. yazarak çalışan biriyim. kütüphanede dergileri alıp beğendiğim şiirleri yazarım. izleyip önemsediğim bir film ile ilgili notlar alırım. otuz yıla yakın günlük tutarım. şiire çalışırken de yazarak çalışırım. bilgisayar işin en sonunda devreye girer. benim için yiyecek, giyecek çok önemli değildir. ama iyi bir dolmakalem, zevkime uygun mürekkep ihtiyaçlarıma cevap veren bir defter çok daha önemlidir. bazen defterimi kendim yaparım. ruh halime göre azur mavisi, irlanda yeşili taba kahvesi mürekkepleri kaleme çekerim. dolmakalem ile kurduğum bağ özeldir. bir kalemin (tükenmez veya pilot) bitince çöpe atılması bana doğru bir davranış gibi gelmiyor. gerçi artık insanlar kalem ile yazmıyor çoğu vakit. bizim kuşağın kalem ile daha sıkı bir bağı var. o bağı sürdürmeyi seviyorum. on on beş yıldır birlikte olduğum dolmakalemlerim var. onlar benim için bir dost kadar kıymetlidirler. adları vardır. balköpüğü, selviboylum, zeytin… kalem, defter, mürekkep uyumlu olunca yazmak da başlı başına bir zevk oluyor. kendi çabalarımla kitaplardan videolardan kaligrafi sanatını bir yere kadar öğrendim. yazarken mutluyum. üzerine yemin edilen kalem benim sırdaşım, okumanın yazmanın en yakın tanığıdır.

şiire çalışırken yazarak çalışmanın büyük faydalarını gördüm. yazarken zamanı yavaş kullanırsınız ve bu durum size düşünme, sindirme, değiştirme için imkânı sağlar. on dört mısralık şiir için elli sayfa defteri bitirdiğimi hatırlıyorum. allah vergisi o ilk ilham gönle düşünce kalan kalemin defterin mesaisi ile tamamlanabiliyor. çay iyi demlenmişse, tabakamda tütünüm yumuşaksa, denizi görüyorsam, çantam yanımdaysa benim için şiir çalışmak, okumak başla başına bir zevktir.

kötü kapanmış yara'da "hayat hatırlamaktır/ kötü kapanmış/ temiz bir yarayı" dizelerinde iki tavır görülüyor. birincisi yaraların temiz gerekçelerle açılması. ikincisi ise insanın acılarıyla barışık olması. insan için acıların anlamı nedir

madenin fazlalıklarından kurtulması, saf hale gelmesi ateşte eriyerek ayrıştırma yöntemi ile olur. insanın da olgunlaşması acı ile tanışıklığı ile yakından ilgilidir. acı çekerek olgunlaşırız. yokluk, varlığı anlamanın en sağlam yöntemlerinden biridir. ramazan ayında bir bardak suyun kıymetini bir kez daha anlarız. acı bize huzurun anahtarını sunar. karşımızdaki insanları anlamamızı, aynı acı ile yaralananların kardeşliğini acı çekerek anlarız. babamı ağabeyimi kaybettim. yaşım ağabeyimden büyük. acının bizi olgunlaştırması hatta ölüme hazırlaması sabretmenin kekre tadı ama bir imtihandan yüz akı ile çıkmanın ferahlığı. bunlar bence çok değerli tecrübeler. bu günün insanı kaybetmenin insana neler kazandıracağını bilmekten korkuyor. yenilgi, çekilen sahici bir acı başarıdan zaferden çok daha besleyici ve öğreticidir. acıda kendi sınırlarımızı görebiliriz ama zaferler hep gereksiz sarhoşlukları besler.

acılar öğretici ve geliştiricidir diyorsunuz. acılarınızın şiirinize yansıması nasıl oldu?

mutluluğun şiir ile hukuku zayıftır. şiir acıdan, çelişkilerden, bekleyişlerden, hayallerden beslenir. umuttan beslenir ama mutlu aşkın olmadığı gibi mutluluğun şiiri de varsa bile zayıftır. hatta bize yaşama sevinci pompalayan şiirler bile aslında mutsuzluğa bir çare olarak yazılmış şiirlerdir. acı zamanlarında kullanılacak yaşama sevinci şiirleri.

sosyal medyayı da kullanıyorsunuz. herkes dezavantajlarından bahsediyor ama size katkıları neler oldu?

yeni çıkmış bir kitap hakkında yorumlar, iyi bir şiir, edebiyat, sanat, siyaset sahasında birçok bilgiye ulaşmanın bir yolu de sosyal medya. ancak bu alanda zehir dozdadır sanıyorum. gönderilerinizin beğenilmesi, beğenilmemesi duygu durumunuzu bozuyorsa olay bir kendine tapmaya doğru evriliyorsa zehir kana karışmış demektir. ancak kendi adıma birçok güzel dostluğun başlangıcına, güzel şiirler ve görsellerden haberdar olmam sosyal medya sayesinde olmuştur. sosyal medya kayıtlarından bir defter doldurdum. içinde çok değerli metinler var. edebiyatın önemli bir akışı sosyal medya üzerinden bizlere ulaşıyor. dergilerin yeni sayıları, kitap yorumları, sanat çevrelerinden haberler. verimli kullanıldığında gayet geniş bir bilgi havuzu oluşuyor.

alberto manguel "dil bizim ortak paydamızdır." demişti. şiir diliniz kimlerle hemhal, kimlerle paydaş durumda?

bu konuda milletimizin sağduyusuna sonuna kadar güveniyorum. büyük türkçeye sözcük teklifleri olmuştur. bazı yazar, şairlere ödevler verilmiştir. ama milletin sağduyusu olayı bir problem olmaktan kurtarmıştır. bu anlamda yaşayan türkçe, kökünü oğuzname'den divan-ı lügati't-türk'ten alan yunus emre dilinde olgunlaşan karacaoğlan'da coşan köroğlu'nda dadaloğlu'nda meydan okuyan türkçe. bunun yanında halkın unutmaya yüz tuttuğu soylu sözcüklere de yaşama sahası veren şiirdir. üvendireyi hacanayı ismet özel şiirlerinde kullanmasa belki de araştırmayacaktık. günümüz şairlerinden ismet özel başta olmak üzere fakirin temiz türkçe dediği dili kullanan süleyman çobaoğlu, ahmet murat, ismail karakurt, hüseyin akın, ali ayçil, atakan yavuz gibi isimleri çok başarılı buluyorum.

90'lardan bu yana edebiyat dünyasında, özellikle şiirde meydana gelen değişiklikler neler sizce?

ikinci yeni akımı sonrası pergelleri bir noktada sabit bir edebiyat akımı oluşmadı. hulki aktunç'un enfes tespiti ile artık şairler deltadaki birer ada. ortak bir duyarlık karşısından bir araya gelen şairlerin topluluğu da bir akım oluşturabilecek mi? bu soru henüz cevabını bulmuş değil. artık her şair kendi duyarlığında ve kendi evreninde. neo epik neo klasik gibi akımlar kurulmaya çalışıldı. ancak teori kaynağını pratikten alır. doğmamış çocuğa isim vermekten farkı yoktu bu çabaların. artık şiir akımlarından değil tek tek şairlerden bahsedebiliriz. ahmet murat şiiri süleyman çobanoğlu şiiri gibi özelleştirerek bahsetmek durumundayız.

90'lardan bu yana edebiyat dünyasında en çok tartışılan isimlerin başında ismet özel geliyor. sizce özel'in bu tartışmaların odağında olmasının sebebi ne?

ismet özel hep tartışılan bir isim olmuştur. şiir ve siyasi duruşundaki yerel partizanlık kavramını bilmeden ismet özel hakkında çıkarsama yapmak yanıltıcı olabilir. ismet bey her dönem sadece türkiye odaklı bir bakış açısına sahiptir. tartışılan bir isim olmasının sebeplerinden biri duruşundan taviz vermemesi şiirde özgürlüğünü ve özgünlüğünü gerçekleştirmiş bir şair olmasıdır sanırım. bana sorarsanız değil türkiye'nin dünyanın en iyi yaşayan şairidir. bu anlamda tartışılıyor olması son derece normaldir. allah uzun ömürler versin

peki, ismet özel 90'lar ve 2000'ler şiirini nasıl şekillendirdi?

ismet özel'den sonra şiire başlayan herkes ismet özel ile kıyaslandı. şairler kendilerini ve başka şairleri de ismet özel ile kıyasladı. öyle bir şiir ki ismet özel şiiri taklide yeltendiğiniz anda yakalanmamanız imkânsız. taklit edilemez bir şiiri taklit etmenin ucuzluğa düşen pek çok ürün gördük. oysa ismet özel' in şiirini değil şiir üzerine yazdıklarını merkeze almalıydık. çenebazlık şiir okuma kılavuzu kitaplarındaki yazılar bize balık değil olta veren yazılardı. yanıltıcı olmasın ismet özel sadece bu kitaplarda değil herhangi bir yazısında da meseleyi şiire bağladığı veya şiirden çözdüğü de vakidir.

sizin şiiriniz üzerindeki etkisi neler oldu ismet özel'in?

biraz önce söylemeye çalıştığım gibi ismet özel şiiri taklit edildiğinde kendini hemen belli eden bir yapıdadır. açıkçası bir başka şairi taklit etmektense şiire hiç bulaşmamayı tercih ederim. hak verdiğim bir söz vardır "kişi dünyayı zaviyesinden seyreder" şair olarak türkçenin şiir okyanusuna kendi rengi, tadı olan bir damla olarak katılmanın heyecanını hiçbir payeye değişmem. insan sınırlarını bilmelidir. sezai karakoç, ismet özel gibi olmak yaradılıştan kaynaklanan bir takım farklarla olacak şeylerdir ve bu iki ustanın aynı dönemde yaşıyor olmaları bile büyük bir olaydır. eğer varsa benim şiirim için yapılacak en güzel iltifat "kimsenin şiirine benzemiyor ama aynı zamanda herkesin şiirine de benziyor" ifadesi olacaktır. böyle bir iltifat almıştım.

taşrada sonbahar'da "yağmur yağarsa bugün/ kendime taşınırım belki" dizeleri dikkat çekiyor. taşradaki birçok edebiyatçı çevreleriyle iletişim kuramamaktan yakınır. bunun etkilerini siz de yaşadınız mı?

taşranın bir mekân değil zihniyet olduğunu düşünüyorum. arabasının modelini yükseltmek isteyen, cep telefonunun artık değiştirilmesi gerektiğine inanan biri istanbul'da da yaşasa taşradadır. taşralı olmak bir zihin seviyesidir. iletişim imkânlarının gelişmesi ile artık taşra bir mekân olmaktan kurtuldu. bu gün çok iyi şairlerin büyük bir kısmı mekân olarak taşrada ama zihinsel seviye olarak tam merkezde yaşıyorlar. kendi adıma istediğim kitaba ulaşabiliyorum. istediğim kişiler ile iletişim kurabiliyorum. bu taşrada olmayı ortadan kaldıran bir imkân. taşra aslında okumak yazmak için daha uygun bir yer. doğaya daha yakınsınız. zaman daha yavaş akıyor ve size ruhunuzu hediye ediyor. metropolde yaşamak çok daha yorucu ve ruhen yıpratıcı. ayrıca istanbul ve ankara dışında gayet seviyeli çok iyi edebiyat dergileri de mevcut. örnek aşkar, mahalle mektebi.

kendi adıma giresun'da yaşamaktan olumsuz şekilde etkilenmedim. öyle çok görülmeyi seven biri değilim. taşrada yaşıyor olamam da yazdıklarımın yayımlanması anlamında bana hiçbir zaman olumsuz şekilde dönmedi. taşrada olmak kendine taşınmaya daha müsait.

iletişim imkânlarının gelişmesiyle merkez taşra ayrımı pek kalmadı gibi. ancak anadolu'da yaşamanın sonuçları oluyor yine de. merkeze seslenmeyi zorlaştırıyor mu anadolu'da yaşamak?

mustafa kutlu ile dergâh'ın bürosunda otururken bir şairden bahsedildi. mustafa kutlu enfes bir cevap verdi " iyi bir şey olsaydı mutlaka haberimiz olurdu" gerçekten iyi yapılan her iş kendini bir şekilde er geç gösteriyor. dediğiniz gibi iletişim imkânları çok gelişti. eskiden bir mektubun gitmesini bir hafta eğer hemen cevap yazılırsa dönmesini en az bir hafta beklerdik. şimdi her şey yıldırım hızında gerçekleşiyor. bir hattatın söylediği gibi "işin meraklısı çok da talebesi yok" eskiden yazdığımız mektupların fotokopisi bile bize lüks gelirdi. bu gün görünürlük arttı nitelik azaldı. eskiden görünürlük azdı nitelik fazlaydı.

kendi poetik tavrınız açısından yazmak isteyip de yazamadığınız bir şiir var mı?

bir şiir bittiğinde bir daha şiir yazmam artık diye düşünürüm. bende şiir, terk etmek duygusu ile atbaşı yarışır. sonra yine derinlerde bir tomurcuk filizlenir ve ben kendimi yazmak zorunda hissederim. çünkü bilirim ki o şiiri yazmasam o şiir kimseye kendini yazdırmayacak. bu bir doğumdur şiir benim filizim ben şiirin ilkbaharıyım. belki de sadece bir aracı. o anlamda ben şiiri değil şiir beni terk edebilir. yazmak isteyip yazamadığım bir şiirim yok. keşke olsaydı. ama yazmadığım şiirlerim var. sadece türkçenin denizinde duru bir damla olmak istedim. hâlâ okula gitmeyecek kadar küçük bir çocuğun ocaktan aldığı odun parçalarıyla yere bir şeyler mırıldanıp sonra işaretler çizerek o mırıldandıklarını yazdığını sana çocuğum ben. elim mürekkep izi zihnimde şiirler… şiir ile bu dünyaya direniyorum. benim başka yürünecek yolum yoktu.