otto e mezzo

1 /
comtesse de lautreamont comtesse de lautreamont
varlığıyla her şey iyi gidiyor inancını bozan eleştirmen (ki bu yönetmenin, daha doğrusu sanatçının kafasının içindeki işini kökünden kazıyan ve çabasını eş bir çabayla anlamsızlaştıran cinin yaşlı ve gözlüklü halinden başka bir şey değildir) filmin sonunda -şenlikten önce- vurgununu yapar:

i̇nanın bana çok iyi yaptınız. bugün sizin için güzel bir gün. böyle kararlar pahalıya alınır. ama biz entelektüeller, "biz" dedim çünkü sizi de öyle kabul ediyorum. sonuna dek aklı başında kalmak zorundayız. dünyada zaten gereksiz pek çok şey var. kargaşaya daha fazla kargaşa eklemenin anlamı yok. üstelik para kaybetmek yapımcının işi gereğidir. tebrikler! yapacak başka şey yoktu. o da hak ettiğini buldu. böyle boş bir maceraya bu derece hafif yaklaşmaması gerekir. ne nostalji ne de pişmanlık duyun. gerçekten elzem bir şeyler yaratamadıktan sonra yok etmek yaratmaktan daha iyidir. bu dünyada yaşama hakkı iddia edecek kadar açık ve doğru şey var mı? onun açısından yanlış film sadece ekonomik bir sorun. ama sizin açınızdan, bulunduğunuz nokta açısından sonunuz olabilirdi. tıpkı eskiden savaş alanlarını temizlerken yapıldığı gibi çekilmek ve toprağa tuz serpmek daha iyidir. nihayetinde ihtiyacımız olan temizlik, hijyen, dezenfeksiyon. var olma nedeni olmayan kelimelere, imgelere, seslere boğulmuşuz. boşluktan gelip boşluğa gidiyorlar. sanatçı sıfatını hak eden herkesten şu dürüst davranışı göstermesi istenmeli: sessizliği öğrenmek. mallarmé'nin beyaz sayfaya övgüsünü hatırlar mısınız? ve rimbaud bir şairidi, yönetmen değil. yazmaktan vazgeçmesi, yollara düşmesi ne onurlu bir davranıştı. eğer her şeye sahip olunamazsa, hiçbir şey gerçek mükemmellik olur. çok fazla alıntı yapıyorsam affedin. ama biz eleştirmenler yapabileceğimizi yaparız. bizim misyonumuz, her gün hayasızca dünyaya gelmeye çalışan, başarısızlığa mahkum işlerden kurtulmaktır. siz de gerçekten ardınızda tamamlanmış bir film mi bırakmak istiyorsunuz? tıpkı bir sakatın bıraktığı deforme ayak izleri gibi. başkalarının sizin hatalarınızın sefil bir kataloğunu görmekten hoşlanacağını düşünmek ne korkunç bir varsayım. hayatınızın parçalarını bir araya getirmek. sisli hatıralarınızı ya da asla sevmeyi beceremediğiniz insanların yüzlerini bir araya toplamak neden o kadar önemli olsun ki?


ve beklenildiği gibi 'her şeyin farkına varılan o kutsal an' gelir:

i̇çimi titreten, bana güç veren bu ani mutluluk dalgası nedir? sizden özür dilerim sevgililerim. anlamamıştım. bilemiyordum. sizi kabullenmek ne kadar doğru bir şey, sizi sevmek ne kadar basit. kendimi öyle özgür hissediyorum ki. her şey iyi görünüyor. her şeyin bir anlamı var. her şey gerçek. kendimi anlatabilmeyi ne çok isterdim. ama yapamıyorum. i̇şte her şey başa dönüyor. her şey yine karmaşık. ama bu karmaşa 'ben'im! 'ben', benim olmak istediğim değil. ve artık korkmuyorum. gerçeği söylemekten, bilmediğimi, aradığımı henüz bulamadığımı söylemekten. yalnızca bu şekilde canlı olduğumu hissediyorum. ve sadık gözlerine utanç duymadan bakabiliyorum. bir şenliktir hayat. birlikte yaşayalım! sana başka ne diyeceğimi bilmiyorum. ne sana, ne de diğerlerine. mümkünse beni olduğum gibi kabullen. birbirimizi bulmaya çalışmanın tek yolu bu.
mar adentro mar adentro
film, çekeceği yeni filmin konusunu belirlemekte zorlanan ünlü bir yönetmenin ( marcello mastroianni) kaygılarını ve karar vermekte zorlanmasını anlatır. fellini'nin "tatlı hayat"taki söylemi bu filmde de sürdüğü görülür. ama bu kez çağdaş toplum yerine bireysel bir bunalımı ele alır. sekiz buçuk'un kahramanı, yönetmenle özdeşleşerek onun çelişkilerini,özlemlerini, anılarını, yanılgılarını gündeme getirir. düşüncelerin, anıların, gerçeklerin, düşlerin ve cinselliğin iç içe geçtiği barok bir anlatıma ulaşır.yaşam, ölüm, aşk ve sanat üzerine gözlemlerin ustalıklı birleşmi olan sekiz buçuk, ünlü yazar dino buzzati'^nin değerlendirilmesine göre, "bir dahinin mastürbasyonudur".
(bkz: nine)
fade to black fade to black
yaratıcılığını kaybettiğini düşünen yönetmen bana barton fink filmini hatırlattı. tabi bu filmde bu konudan çok daha fazlası var. yönetmen bir yandan üzerinde çalıştığı filmi düşünürken bir yandan da geçmişiyle, hayatına giren sonra bir türlü çıkmayan kadınlarla cebelleşiyor. bu arada fellini de az abazan değilmiş hani. hoşlandığı kadınların hepsini aldı harem yaptı, hatta yaşı geçenleri de haremden şutladı, ağzının tadını biliyor pezevenk. neyse efendim bu başyapıt bu tarz sığ yorumlardan çok daha fazlasını hak ediyor. ama her şeyi ayrıntısına kadar anlamak için sanırım bu filmi bir daha izleyip öyle yorumlayacağım.
theokoles theokoles
bittiğinde izleyicinin kafasında bir çok soru işareti bırakan ve o neydi?, bu nasıldı? gibi basit soruları sordurtan ancak kısa süre içinde,her şey bir havuzda toplanınca kalitesi anlaşılan fellini eseri.
inanna salome inanna salome
muhteşemötesi federico fellini'nin ve muhteşem marcello mastroianni'nin harikalar yarattığı, efsanevi film. fellini çocukluğunda evden kaçıp bir süre sirkte çalışıp yaşadığından mıdır nedir; her filmi büyülü, eğlenceli, derinden düşündüren, rengarenk bir karnaval havasındadır. fellini'nin yaratıcı ruhu her daim işler. onun içindir ki senaryo kullanmaz. filmlerini izlerken aslında yaşarken karşınızda kelimenin tam anlamıyla yaratıcılığının doruklarında gezinen sizi de buralara zevkle uçuran bir sanatçı bulursunuz. işte sekizbuçuk filmi de böylesi bir ruhun eseridir. çocukluk yaşantısına;hem yeni filizlenen cinsel dürtülere, hem dinin dayattığı ahlak baskısına hem de anneye, yapılan vurgular filmin kahramanı, marcello mastroianni'nin yaşattığı guido karakterinin kişiliğinin, hatta erkekliğinin altyapılarını çok sağlam oluşturur. sonra devreye yaratıcılık unsuru, yapımcıların güdümünde bir piyasa ve iki kadın arasında kalmış bir erkeğin yaratıcılık ve kişisel buhranları devreye girer. çok katmanlı bir yapının üstünde fellini bizi dans ettirir. her sahnesi ayrı güzel ve anlamlıdır. ama hem guido'nun hayatındaki tüm kadınlardan hareketle kendi kişilik ve hayata bakış çözümlemesi hem de yönetmen guido'nun büyük masraflarla kurulmuş film platosundaki anarjik tavrı ; çok insancıl, çok felsefi ve çok asi ruhludur. yani tam anlamıyla sanatçıdır hem de bütünlükçü bir yaşam sanatçısı (oscar wilde'ın bahsettiğinden)... bu filmin üstüne kitaplar yazılır, derin psikolojik felsefi çözümlemeler yapılabilir. çünkü her şeyiyle sinema tarihinin şaheserlerinden biridir. felli'ni sihri insanı etkisi altına alır ve unutulamaz harika bir yaşantı olarak insanın ruhuna işler.

nino rota'nın etkileyici tema müziği de filmin ruhuna çok uygundur. hafif hafif lirik meltemlerle yükselen; tepe noktasında tam bir karnaval havasında son hız uçuşa geçen cinsten; bir başkadır.




filmdeki bazı çarpıcı replikler:


''mutluluk kimseyi üzmeden daima doğruları söyleyebilmektir. ''(guido~kamçılı sahne den sonra masa başında.)



''her şeyi ardında bırakıp hayata baştan başlayabilir miydin? elinde onu sonsuz kılıcak bir güç olsa bir şeyi seçip tek bir şeyi seçip ona bağlı kalır mıydın? ya da herşeyi barındıran, herşey olabilecek bir şeyi varoluş nedenin yapabilir miydin? ''(harikasın fellini)



''hayır bu adam böyle bir şeyi yapamaz. o her şeyi almak istiyor. her şeyi kapmak istiyor. hiçbir şeyden vazgeçmiyor. her gün yolunu değiştiriyor. çünkü doğru yolu kaybetmekten korkuyor ve kan kaybederek ölmekten. ''



''guido:içimi titreten bana güç veren, hayat veren, bu ani mutluluk dalgasının nedeni nedir? sizden özür dilerim sevgililerim anlamamıştım. bilemiyordum. sizi kabullenmek ne kadar doğru bir şey, sizi sevmek ne kadar basit. louisa kendimi öyle özgür hissediyorum ki. her şey iyi görünüyor, her şeyin bir anlamı var. her şey gerçek. kendimi anlatabilmeyi ne kadar çok isterdim. ama yapamıyorum. ışte her şey başa dönüyor. her şey yine karmakarışık. ama bu karmaşa benim,ben; benim olmak istediğim değil ve artık korkmuyorum. gerçeği söylemekten, bilmediğimi, aradığımı henüz bulamadığımı söylemekten. yalnızca bu şekilde canlı olduğumu hissediyorum ve sadık gözlerine utanç duymadan bakabiliyorum. bir şenliktir hayat birlikte yaşayalım. sana başka ne diyebilirim bilmiyorum louisa. ne sana ya da diğerlerine. mümkünse beni olduğum gibi kabul et. birbirimizi bulmanın tek yolu bu.''(işte budur üstad)

louisa: anlattıkların doğru mu bilemiyorum ama yardımcı olursan deneyebilirim. ''


ve muhteşem la saraghnia ve rumba sahnesi...



kesinlikle haklısın fellini, guido; bir şenliktir hayat birlikte yaşayalım.

sinemasal not: rob marshall'ın nine müzikal filmi; büyük ölçüde sekizbuçuk'un yeni çevrimidir.
gılgamış gılgamış
dün torino film festivali'nde, 50. yılı onuruna yapılan gösterimini izlediğim film. arşivimde bir süredir duruyordu ama böyle kült bir filmi sinemada izlemek gerektiğini düşündüm. filme italyanların ilgisi müthişti, kuyruk öylesineydi ki gösterim yaklaşık yarım saat gecikmeli başladı. bu hengamede biletimi evde unuttuğum halde arkadaşları şahit göstererek girebildim. gösterim başlamadan, filmde benzerini izleyeceğimiz sahnelerden biri salonda tertiplendi, bir bando müzik çalarak salona girdi, birtakım "önemli" kişiler konuşmalar yaptı. o sırada tanıyamadım ancak konuşmacılardan biri filmin genç güzel kadın oyuncularından biriymiş.

bu kadar girizgah yaptın da filmden ne anladın derseniz.. tamam, fellini bir yerde kendini, fantazi dünyasını anlatmış, ama benim için fazla kaotikti. üstelik, italyan arkadaşlar bile filmin italyancasını yer yer anlamadıklarını, ingilizce altyazıdan takip etmek zorunda kaldıklarını söylediler. sanırım kişinin bilinçaltına yönelen, karakterlerin ruh dünyasını yansıtmaya çalışan ve bunu çok sayıda göndermeler ve metaforlarla yapan tarz bana uygun değil. daha çok, toplumun tamamını ilgilendirebilecek, merak uyandırıcı bir fikir ve onunla ilgili olaylar dizisi etrafında örülmüş filmleri tercih ediyorum. örneğin,

(bkz: bernardo bertolucci)
(bkz: the dreamers)

zaman bulursam izleyeceğim novecento'nun da aynı kategoriye gireceğini sanıyorum.
faj faj
hayat bir şenliktir, yönetmesini bilene...

guido anselmi bir filmi oluşturan tüm öğeleri kolaylıkla etrafına toplayabilen bir yönetmendir. son filmi için çalışmalara başladığında içine düştüğü yaratım süreci onu esir alır ve kafkaesk bir kabus başlar. literatüre yazar tıkanıklığı olarak giren durumdur aslında, guido'nun yaşadıkları; fakat geçmişin söz sırası bekleyen pişmanlıkları ve geleceğin doyurulmayı bekleyen ihtiyaçları da işin içine girince karşımıza sinema tarihinin en kişisel filmlerinden biri çıkar. federico fellini'nin hayatından izler taşıyan filmimiz adını da yönetmenin sekiz buçuğuncu filmi olmasından alıyor.

filmimiz alt okumalara oldukça müsait. hepimiz hitchock'un deyimiyle sıkıcı yerleri makaslanmamış filmleriz. eğer olmak istediğimiz değil de olduğumuz bize kulak verirsek, hepimiz mutlu olmanın gerekmediği bir huzura kavuşabiliriz. zayıflıklarımız kimliğimizdir; onları halının altına süpürürsek hayatımızın filmini değil hayatımızın yalanını çekeriz. filmde geçtiği gibi "birbirimizi bulabilmemizin tek yolu bu birbirimizi kabul etmektir" bunun da tek yolu kendine doğru yalansız bir seyahate çıkmak; dışarıda yolcu kalmasın...
1 /