oyunlarla yaşayanlar

1 /
hayatberbat hayatberbat
oğuz atayın tiyatro oyunu..coşkun ermişin içli hikayesi toplumda sıkışan insanı pek bir acıklı anlatır bize süper bir metindir..bir o kadarda zordur istanbul tıp fakültesi oynamıştı iyiydi..bir duyumum var haluk bilginer ve oyun atölyesi oynayacakmış ama geçerliliğini bilmiyorum..
anosias anosias
hayatı oyun olan insanlar için de kullanılabilir. iki çeşidi vardır: biri bilgisayarda oyun oynamak için yaşayanlar, diğeri ise hayatı oyun sananlar. ikinci gruptakiler kendilerini o kadar kaptırırlar ki bazen oyunlara, karşılarındakini de oyun oynuyor sanıp buna göre hareket ederler. oldukça sakıncalı bir durumdur. hayatı oyun sananlara değil, bunu fark etmeyip karşısındakini ciddiye alanlara zarar verir bu tip insanlar.

birinci grupsa kendini o kadar kaptırmıştır ki oyunlara, gerçekte bir hayat olduğunu unutmuşlardır. hayatları bilgisayar olmuştur.
jellicle jellicle
bir tiyatro eseri olmasından mıdır bilinmez, sessiz sedasız okunamaz bu kitap. kendinizi farklı sesler yaratarak, herbir karakteri canlandırmaya başlamış halde bulursunuz bir süre sonra.
muskulpesent muskulpesent
"...
coşkun: ey zavallı milletim dinle! (durur.) şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. ey sevgili milletim! neden böyle yapıyorsun? niçin bizden geri kalıyorsun? bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. ey şu fakir milletim! aslında seni anlatmıyoruz. sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. i̇şte onun için sana yanaşamıyoruz. senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. hiç utanmıyor muyuz? hiç utanmıyoruz. size kendimden örnek vermek istiyorum.
..." oyunlarla yaşayanlar - oğuz atay -
massimo idiotto massimo idiotto
''coşkun: ey talih! neden halkımla aramıza duvarlar ördün? ey duvar tanrısı! beni neden halkımdan ayırdın?

koro: çünkü ey cemil:

servet (koroyu durdurur): neden cemil oldu birdenbire?

saffet: çünkü ey patron tanrısı! yazarlarımızdan yerli bir oyun yazmasını sen istedin.

servet: ey cemil deyince yunan korosundan çok alaturka fasıl heyetine benzemiyor mu?

coşkun: işte ben de daha samimi olur diye düşündüm.

saffet: ey oedipus diyemezdi ya. ya da ey kreon!

coşkun: isterseniz ey tapon! diyelim.

saffet: hayır hayır, devam edelim.

koro: çünkü ey cemil! halkın anlamadığı bir dille konuşuyorsun, kendine yeni kelimeler buldun. okuma- yazmayı bilmeyenler ülkesini yazılarla doldurdun. şimdi hayat sellerinin ortasında kendi ıssızlığının çölünde yaşıyorsun. kendi kendine oynadığın oyunlarla avunmaya çalışıyorsun.''

(s.88-89)
marmaledov marmaledov
"coşkun (gülümser): hayatın kanunu bu, önüne geçilemiyor. esmer kemancı da hayat kanunlarının bütün maddelerine karşı geliyor, insanlıktan nefret ediyor, onları zehirlemek için şarkılar düşünüyor, bütün aşağılık şarkıları dinliyor gece gündüz, sonunda hepsinden daha aşağılık sesler ve sözler buluyor, kemanla bağlamayı ve hatta orgu birleştiriyor, önüne kimse çıkamıyor, çünkü bütün ezilenler ve neden ezildiklerini bilmeyenler ondan yana çıkıyor, bütün kahvelerde, arabalarda, oyun yerlerinde onun kahredici sesi duyuluyor, sizi de büyülüyor sonunda, her şeyinizi bir anda terk edip onun zehirleyici büyüsüne kapılıp gidiyorsunuz, acı ve ıstırapla...
komşu kadın (korkuyla): yok.. hayır..
coşkun (üzgün, kanepeye oturur): o zaman küçük kaderinizi yaşıyorsunuz. küçük mahallenizin küçük evinde küçük kısmetinizi bekliyorsunuz. küçük odanızda, küçük çeyizlerinizi dikiyorsunuz. artık adınız ne hülya ne şeyda; kadriye oldunuz artık ve saçları dökülmüş dilaver'i bekliyorsunuz aslında. dilaver de size gelmek için emekli olmayı bekliyor."
usuyitik usuyitik
vakt-i zamanında dönem ödevi olarak sunmuştum. eş dost faydalansın:

“hayat bir oyundur…”

yıldız ecevit’in biyografik incelemesi “ben buradayım…” da bahsedilir ki, ali poyrazoğlu ile oğuz atay, yerli bir oyun yazarının oyununu izlerler, oyunu beğenmez oğuz atay “bu oyun kötü bir oyun” der. poyrazoğlu da “yaz daha iyisini, ben oynayacağım, sana söz veriyorum” diye yanıtlar. bunun üzerine atay, 1974 yılının sonlarında “mustafa inan” romanını bitirmesine müteakip oyunu yazmaya koyulur. yazar, günlüğüne aldığı notlarda “oyun bitti” ve “hayat bir oyundur” diye adlandırır oyununu, ancak en sonunda “oyunlarla yaşayanlar” isminde karar kılar. 1975’de nihayet oyun bittiğinde ise oyunu ali poyrazoğlu’ na götürür atay. tiyatro oyuncusu metnin kurgusunu beğenmez, düzeltilecek kısımlar hakkında önerilerde bulunur. atay da metni düzeltir fakat oyun oynanmaz. ardından atay, oyununu kenterler’ e götürür. 22.7.1975 tarihli günlük notunda bu olaydan bahseden atay’ın morali bozulmuştur çünkü oyun, esprileri dışında, beğenilmemiştir. bunun üzerine atay, oyunu yeniden yazar, üç ay sonra tekrar kenterler’ e götürdüğünde ise sonuç yine değişmez: oyun beğenilmemiştir. fakat hâlâ umutludur oğuz atay, metni ankara devlet tiyatrosu’nda çalışan bir dramaturga götürür, olumlu karşılanır. ancak atay hayattayken bir buçuk yıl geçmesine rağmen yanıt gelmez tiyatrodan. öldüğü gün atay, arkadaşı özen veziroğlu ’ndan oyunu geri almasını rica eder. ölmeden kısa bir süre önce ise cevat çapan ’la görüşür oğuz atay, çapan “bir istediğin var mı?” diye sorduğunda atay “senin tiyatrocu arkadaşların var, şu oyunu oynasınlar artık” der. çapan’ın çabalarıyla 1979 ekiminde ankara’daki yeni sahne’ de oynanır oyun. ardından aynı sezon erzurum ve izmir’de de oynanır. 1985 yılında ise, metin iletişim yayınları tarafından kitap haline getirilmiştir o yıl, bir grup amatör genç ile boğaziçi üniversitesi oyuncuları tarafından muhsin ertuğrul sahnesinde yorumlanır. 86–87 sezonunda devlet tiyatroları, istanbul’da, akm/ oda tiyatrosu’nda gösterilir. doksanların sonlarında da istanbul şehir tiyatroları tarafından sahnelenir oyun. son olarak 2006’da, ankara’da küçük tiyatro’da cahit öztüfekçi’ nin yönetmenliği ve cem emüler’ in başrolünde seyirciyle buluşur.


bu sahnelemelerin ardından oyunla ilgili yorumlar eleştiriler olur elbet. 1979’daki ilk gösterimin ardından yapılan açık oturumda füsun altıok (akatlı) oyunu beğenmediğini söyler fakat akatlı oyunu okumamış sadece seyretmiştir. vüs at o bener ise akatlı’ya oyunu okumasını, sadece yoruma dayanarak oyunu kötülememesini ister. ardından, boğaziçi oyuncuları’nın yorumu başarılı bulunur, ömer madra yazdığı eleştiride “tamamen ustaca olmasa da beklentilerin üzerinde” diye bahseder. istanbul’daki yorumu ise sert eleştirilere maruz kalır. ömer madra bu oyunu “koyunlarla yaşayanlar” adlı makalesinde yerden yere vurur, “hilkat garibesi” gibi nitelendirmelerde bulunur. şehir tiyatroları’nda sahnelenmesinin ardından da yine o sert eleştiriler duyulmaya başlar. izleyiciler oğuz atay’ın ruhunun oyuna yansıtılamadığından dem vuruyorlardır.coşkun büktel “yönetmen tiyatrosu’na karşı” adlı kitabında, bu oyun için “ hani türk tiyatrosu’nda berbat ve anlayışsızca sahnelenmesi kural haline gelmiş ‘oyunlarla yaşayanlar’ ın, öncekilere rahmet okutan, en son ve en cahil, en kaba, en berbat örneği… hani kiç’in daniskası… kazmalığın başyapıtı” diyordur.


“coşkun ermiş”

oyunun yazılma ve oynanma hikâyesi ve bu sahnelemelere ilişkin eleştirilerden bahsettik. şimdi de oyun üzerine söylemlerde bulunalım. bunun için önce oyundaki karakterlerin analizini yapacağız, ardından da oyunun kısaca konusundan bahsedeceğiz. sonrasında oyunun derdi ve üslûbu üzerine değerlendirmelerde bulunacağız.

*coşkun ermiş, oyunumuzun başkarakteri, 45–50 yaşlarında, emekli tarih öğretmeni, tiyatro oyunları yazıyor, tam bir tutunamayan, entelektüel kaygıları olan bir adam coşkun ermiş. içinde bulunduğu toplum, elit çevre tarafından kabul görmez, bir yandan da kendini o topluma karşı sorumlu hisseder. doğu ve batı arasında sıkışıp kalmıştır. evlidir, bir oğlu vardır. ailesi ve kayınvalidesiyle birlikte yaşar.



*saffet söylemezoğlu, coşkun ermiş’in en yakın arkadaşı, 30 yaşlarında, tiyatro oyuncusu. coşkun’u oyunlar yazmaya ikna eden, onunla birlikte yazan, bazen gerçek hayatı da oyunlara benzetip oynamaya başlayan bir adam.

*cemile, coşkun ermiş’in eşi. terzi. gündelik hayatın uğraşlarıyla yorgun, sinirli bir kadın. oyunda dünya gerçekliğini ve bir bakıma da burjuvaziyi temsil ediyor. cemile sürekli bir şeylerle meşgul: elinde torbalarla pazardan geliyor ya da evde dikiş yapıyor. coşkun ermiş’in oyunlar yazmasından, bir iş tutturamamasından, beceriksizliğinden yakınır.

*ümit, coşkun ermiş’in oğlu, hayta ve laubali bir çocuk. tembel, sınıfta kalmış. babasının oyunlarına o da katılıyor bazen. hâttâ kendi oyunlarını oynuyor. ümit, oyunda geleceği temsil eden bir tip. yazarın bir yandan gelecekten ümitsizliğin görüntüsünü betimlerken bir yandan da bu geleceğe ümit adını vermesi bir ironi elbet.

*saadet nine, coşkun ermiş’in kayınvalidesi, 70 yaşlarında, yaşadığı zamanı ve mekânı şaşıran, hâlâ o eski güzel günlerde yani geçmişte yaşadığını sanan bir kadın. burada coşkun ermiş ile saadet nine arasında bir paralellik kurulabilir: nasıl ki saadet nine geçmişte yaşamayı tercih ediyorsa, coşkun ermiş de kendini oyunların yaşam alanına kapamıştır.

*emel, coşkun ermiş’e âşık genç bir tiyatro oyuncusu, 25 yaşında. genç, tutkulu bir kadın. coşkun ermiş, bu kızın kendisini anlayacağını, ona bir çıkış olacağını düşünür, ancak emel de coşkun ermiş’i anlamaz, ona değil, yazdıklarına şıktır.

*servet duygulu, tiyatro sahibi ve oyuncusu, 50 yaşlarında. tam bir romantiktir, tiyatrosunda romantik oyunlar oynanmasını ister. bir yandan da oyunların seyircilerin anlayabileceği seviyede olmasında üsteler. çünkü bu sayede izleyiciler artacak, daha çok para kazanacaktır. atay’ın ironisi burada da kendini gösterir, “duygulu” bir “servet” düşkünü.


“ben oldum artık saffet ”

oyundaki karakterleri tanıttıktan sonra şimdi de oyunun konusuna değinelim. coşkun ermiş, emekli bir tarih öğretmenidir. esasında tiyatro oyunları yazmak için emekli olmuştur, fakat emekli olduktan sonra karısının parasıyla birkaç işe girişmiş fakat batırmıştır. eve haciz memurları gelip gitmektedir, borç içindedirler. cemile hanım, abisi vasıtasıyla coşkun iş bulmaya çalışmaktadır fakat başkarakterimiz kabul etmemektedir. o, yazacağı oyunlarla bu sefer tutunacağını ummaktadır. arkadaşı saffet’le birlikte oyunlar yazarlar: tarihi oyunlar, bulvar güldürüleri, yunan trajedileri… coşkun ermiş tiyatronun her türünde yazmaya çalışır ama başladığı hiçbir oyunu bitiremez. bu sırada saadet nine, cemil paşa’nın kendisini görmeye geleceğini sanmaktadır, saffet’in ve coşkun’un yüreklendirmeleriyle evde ümit’in de dâhil olduğu bir oyun başlar. ümit, cemil paşa gibi giyinir, cemil paşa gibi davranır, saffet ve coşkun da ilgili mizanseni yaratırlar. o günlerde coşkun ermiş saffet’in tiyatrocu arkadaşlarıyla tanışır, onlar için oyunlar yazmaya başlar, emel ile yakınlaşmaya başlamıştır. saadet nine kendine kötü muamele edildiğini düşünerek evden kaçar, ümit onu geri getirmek için cemil paşa kılığında yollara düşer, nitekim geri getirir de. aynı gün saadet nine ayağını kırar ve hastalanır. coşkun ermiş de artık evden kaçmak, uzaklaşmak, emelle birlikte yeni bir hayata başlamak, oyunlarını yazabilmek istiyordur. ilk kaçma girişimi başarısızlıkla sonuçlanır, çünkü coşkun ermiş bir kalp hastasıdır, kaçmayı kalbi kaldırmamıştır. o akşam coşkun arkadaşlarıyla meyhaneye gider, orada sarhoşluğunun da etkisiyle milletiyle hesaplaşır, geri döndüğünde saadet nine’nin öldüğünü öğrenir. coşkun ikinci kez valizini toplayıp evden kaçar, bu sefer de emel’in tereddütlerini görüp vazgeçer, aynı zamanda hasta ve yorgundur. arkadaşı saffet’e gider. saffet bir oyundan çıkmıştır. ‘büyük kalpler nedense çok zayıf olduğu’ndan saffet’in yanında fenalaşır ama kendiyle hesaplaşmaya devam eder, bu sırada ölür. ardından saffet’in aşağıda alıntıladığımız uzun monologu başlar ve oyun biter.



saffet: biraz kalbi vardı. (oynar.) evet, gerçeği açıklamak zorundayım: coşkun ermiş, kalbi olduğu için ölmüş bulunuyor. hayat oyunlarını gereğinden fazla ciddiye alan merhum, ölümü de aynı ciddiyetle karşıladı. onun kadar ciddi olmayan biri, böyle bir durumda, hiç olmazsa bayılmakla yetinebilirdi. coşkun öldü. çünkü oyunlar, onun için bir ölüm kalım meselesiydi. başka türlü yapamazdı: hayatını ve özellikle ölümünü büyütmek zorundaydı. biz de şimdi kendisini ciddiye almak zorundayız. çünkü merhum, güldürmeyi sevdiği kadar, ağlatmayı da severdi.

servet (saffet’e kuşkuyla bakar): gerçekten öldü mü?(saffet evet anlamında başını sallar. servet, dehşet içinde saffet’e bakar.). peki, ne yapacağız şimdi?


saffet: oyun bitti, seyirciyi selamlayacağız.(bir adım öne gelir ve halkı selamlar. servet de şaşkınlıkla başını öne eğer. coşkun’un başı da selam verir gibi önüne düşer.)


“tedirgin aydın”

“peki, bu tiyatro oyununun derdi ne, niçin yazıldı?” sorularına cevap vermemiz gerekiyor şimdi. bence metin tamamen bir türk aydınının özeleştirisi yahut kendi içinde bulunduğu durumu estetik bir biçimde sunma çabası olarak algılanabilir. bunu yaparken de tedirgin aydın, doğu-batı sorunsalı, batılılaşma, araf’ta olma alt başlıklarını kullanıyor oğuz atay.

metni incelediğimizde daha coşkun ermiş isminde doğu- batı sorunsalına ilişkin ironik bir göndermeyle karşılaşıyoruz. başkarakterimiz batı’nın girişkenliğini, aklını simgeleyen ‘coşkun’ ismine ve soyunu belirten ad olarak da doğu’nun hikmetini, tevekkülünü simgeleyen ‘ermiş’ adına sahiptir. zira iki karşıt kültürün çatıştığı bir coğrafyada aydın ne ulusal kimliğini benimseyebilir ne de evrensel kimliği. bir başka deyişle aydın, ne doğuludur ne de batılı.

buna paralel olarak, coşkun ermiş’in geçmişinden kurtulamadığını görüyoruz. çünkü başkarakterimiz bir tarih öğretmenidir ve bu alandan çıkmak ister. ardından onu tarihi oyunlar yazarken buluruz, sebebi ise ne kadar yoz ve hamasi olduğunu bilse de aşina olduğu, en iyi bildiği alandan uzaklaşmak istemez aydın. bu yüzden de geçmişinden kurtulamadığı gibi yeni batılı kimliğinin öğelerini tam olarak oturtamaz.

ve bu batılılaşamamış, belki de hiç batılılaşamayacak bir toplumda tutunamayan, yalnızlaşan, anlaşılma kaygıları güden aydınımız içine düştüğü boşluktan, yalnızlığından oyunlarla kurtulmaya çalışır. bu yüzden de oyunları –gereğinden fazla- ciddiye alır. onları adeta yaşamın kendisine çevirir. oğuz atay, günlüğünde coşkun ermiş’in oyunları ciddiye alması hakkında şunları söylemektedir. “sınırlamalar, çekinmeler oldukça, gerçek işlerin varlığı tehlikedir. oyunlar da bu aşamada devreye girer. bu nedenle de ciddidirler. coşkun ermiş’in oyunları ciddiye alması ise iki ayrı düzlemde ele alınabilir. birincisi yazmakta olduğu piyeslerin ciddiye alınması; kendisi, ailesi ve çevresi tarafından, ikincisi ise yaşam oyunlarının taşıdığı değeri yine kendisine ve çevresine anlatma çabasından.”


coşkun ermiş’e bir başka açıdan bakarsak, bu karakter yazdığı hiçbir oyunu bitiremiyordur. burada devreye tedirgin aydınımız giriyor. tüm aydınların kronik hastalığı olan halkına faydalı olma, onun için bir şeyler yapma sendromuna coşkun ermiş de yakalanmıştır, sahiden de halkı için oyunlar yazmak onları bilinçlendirmek istiyordur fakat eylemsizlikle geçmiş 50 yılın ardından, o da artık çok geç olduğunu, yapabileceklerinin kısıtlı olduğunun farkındadır. coşkun da bu duyguyu ötelemek için, bir bakıma da ölüm duygusunu ötelemek için yarım bırakır oyunlarını, bitirmez ya da bitiremez.


bir yandan da gündelik hayatın sıkıntılarıyla sarılmıştır aydın. burjuvazinin öngördüğü ilişkiler yumağına dolanması istenilmektedir. örneğin karısı cemile doğru düzgün bir iş bulup para kazanmasını ister oğluyla daha fazla ilgilenmesini ister, tiyatro sahibi izleyici çekecek oyunlar yazmasını ister. tüm bunların karşısında aydın, kendi yaşam alanını oluşturmaya, kendini sorumlu hissettiği işlerle uğraşmaya, bir yandan da insanlar tarafından anlaşılmaya uğraşıyordur. yani ki araf tadır.


“acıklı güldürü”

oğuz atay’ın bu piyesle uğraşırken, derdini anlatmak için bulduğu en uygun yol, diğer tüm romanlarında olduğu gibi ironidir. yaptığı ironilere birkaç örnek verirsek, daha oyunun girişinde ümit’in babasına “fransız devrimi’nin telefon numarası kaçtı?” diye sorması yahut coşkun’un yazdığı oyunlardan birinde bir komutanın neferiyle konuşmasından bahseder: “ey nefer-i bîhaber! muharebe-yi âzamın be şedit lâhzasında bu denlû gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde ne halt ediyorsun?” el cevap: “ duşman tobçusunu gozluyom paşam.”

bu ironili dili oyunun iki perdesine de yayar oğuz atay, adeta her cümlede ince bir alayla karşılaşmak olasıdır. bu durum bir bakıma oyunu anlaşılmaz yapar. zira oyuna yapılan en büyük eleştiriler de bu yönde olmuştur. piyes, oynanmaktan ziyade okunmaya yatkındır, bu durum da oyuncuların o ince alayı kolay kolay verememelerine sebep olmaktadır.
oyunun teknik özelliklerinden de bahsedecek olursak, iki sahneden oluşan oyunda dekor iki kısımdır. sahnenin solunu ve büyük kısmını coşkun ermiş’in evinin salonu kaplar, sağda ise yer yer değişen, bazen meyhane bazen emel’in evinin kapısı bazen de servet bey’in tiyatrosuna dönüşen bölüm bulunur. coşkun ermiş’in evinde ise yine bir doğu- batı çatışması görülür. evin duvarlarında bir natürmortun yanında bir minyatür, kemanın yanında ud görülür. oyuncular sade giyinirler ve kostümlerini oyun boyunca değiştirmezler. oyunun teknik özellikleri de bundan ibarettir.
edmond dantes edmond dantes
"saffet: ...artık sanat denilen kutsal aileye katıldınız. artık heyecanlarınızı sözlü olarak ve her aklınıza gelen yerde harcayamazsınız. artık insanlığa heyecanlarınızı yazılı olarak sunacaksınız."
1 /