paul celan

1 /
absurdino absurdino
toplama kampından kurtulmuş alman şair. ve 49 yaşında kendini nehre bırakarak intihar etmiş kederli kişi.

"gözüm bir sevgilinin cinselliğine teşne:
öyle bakışıyoruz,
karanlık sözler ediyoruz birbirimize,
haşhaş ve bellek gibi seviyoruz birbirimizi,
uyuyoruz şarap gibi midye kabuğunda,
bir deniz gibi ayın kanlı ışığında."

dizeleriyle tenimizi acıtan melankolik edebiyatçı.
vartuhi vartuhi
dudaklarından, "dünya çekti gitti, ben seni taşımalıyım" gibi bir harikayı dökmesine rağmen; okur dünyası tarafından en tanınmış (öyle tanıtılmış belki de) dizesinin "der tod ist ein meister aus deutschland" yani "ölüm bir alman ustalığıdır" olması, sanırım, celan şiirini kısmen de olsa romantik ölçekten uzaklaştırma amaçlı. neden yani yoksa, nedir yani.. değil mi.
mabel mabel
seine nehri'nin küçük balığı, corona şiirinin sahibidir.


"güz kendi yaprağını yiyor elimden: biz iki dostuz.

zamanı ceviz kabuklarından ayıklayıp yürümeyi öğretiyoruz ona:

zamansa dönüyor kabuğuna.


aynada pazar,

düşte uyunan uyku,

ağızsa gerçeği söylemede.


gözüm bir sevgilinin cinselliğine teşne:

öyle bakışıyoruz,

karanlık sözler ediyoruz birbirimize,

haşhaş ve bellek gibi seviyoruz birbirimizi,

uyuyoruz şarap gibi midye kabuğunda,

bir deniz gibi ayın kanlı ışığında.


penceredeyiz sarmaş dolaş,kendimizi seyrediyoruz sokaktan:

vakt erişti, herkesler bilsin bunu!

artık çiçek açma zamanıdır taşın,

yüreğinse tedirginlik zamanı.

zamanıdır, zamanı gelmenin.


artık zamanıdır."




hamiş: ingeborg bachmann, paul celan'a yazdığı bir mektupta

corona hakkında şunları der:


"sık sık düşündüm,

senin en güzel şiirin corona,

her şeyin mermere dönüştüğü ve ebedileştiği bir anın çok önceden kusursuz bir biçimde gerçekleşmesi o."


hanimiş: mektubun tamamı için:

(bkz: #4264886)
de te fabula narratur de te fabula narratur
"...deneyim ve sublimasyondan kaçan acıya karşılık sanatın duyduğu utanç tarafından özümsenmiştir.
celan şiiri en şiddetli vahşeti susku yoluyla dile getrmeye çalışır.
bu şiirlerin hakikat içeriği olumsuzluğa dönüşür.
bunlar insanların kullandığı umutsuz dilin ve aslında bütün organik dillerin altındaki bir dili öykünür:
bu dil, ölülerin taşlardan ve yıldızlardan konuştuğu dildir.
organik dilin son son kalıntıları burada buharlaşmaya yüz tutar.
benjamin'in baudelaire şiiri hakkındaki sözü -"onun şiiri aurasızdır"- en çok celan şiiri için geçerlilik kazanır."

-adorno; aesthetic theory; sayfa 322
de te fabula narratur de te fabula narratur
"sizin yapıtınızın benim algılamam'a daha açılmadığı gerçeğine karşı, saygı duymak beklemekle yanıt verdim:
hiçbir zaman her şeyi anladığını kimse iddia edemez; böyle bir iddia bilinmeyen karşısında saygısızlık olurdu, o bilinmeyen ki; gelip şairin içine yurt edinir.
böyle bir iddia, şiirin, bir kişinin soluduğu bir şey olduğunu, şiirin sizi içine soluduğu unutmak demektir."

-paul celan'ın rene char'a yazdığı bir mektup'tan...
fevkaladenin fevki olmasa da aleladenin fevkinde fevkaladenin fevki olmasa da aleladenin fevkinde
ingeborg bachmann'a ulaşamayan paul celan
semra topal

thomas bernhard'ın 'en akıllı' kadın şair diye andığı ingeborg
bachmann, bu tanımın yanı sıra, hayatı boyunca hayran olunası bir
bilincin ve duyarlılığın insanı olmuştur. bunun ne kadar böyle
olduğunu yenilerde çıkan bir kitap da ispatladı sanki.

bu özel kitap turkuvaz yayınları'ndan kalp zamanı adıyla çıkan,
ingeborg bachmann ve paul celan mektupları.

bachmann ve celan söz konusu olduğunda, edebiyat ve sanat çevrelerinde
çok kabul gören ve ortalığı epeyce bulanıklaştıran bir önyargı vardır
(ne yazık ki, bu önyargının hâlâ olduğu gibi muhafaza edildiği
görülüyor).

bilindiği üzere çernovitz doğumlu paul celan, yahudi olduğu için
almanların zulmüne uğramış, kendisi ise romanya'da kapatıldığı bir
toplama kampından kurtulurken anne ve babasını kaybetmiştir.

celan'ın yazdığı şiir doğrudan doğruya yaşanan bu felaket üzerinedir
(soykırımdan sonra alman dilinde şiir yazmakta ısrarlıydı,
auschwitz'ten sonra da şiir yazılabileceğini göstermek istiyordu belki
de).

paul celan'dan altı yıl sonra (1926) klagenfurt'ta doğmuş olan
bachmann ise, böyle ağır bir kader yaşamadığı gibi, babası da eski bir
nasyonal sosyalist, nasyonal sosyalist alman i̇şçi partisi üyesiydi.

dolayısıyla ikisi karşılaştırılınca, bachmann almanya ve avusturya'nın
yakın geçmişiyle uzlaşmış olarak görünürken, celan ise soykırımı
unutmayan bir 'uzlaşmamış' olarak hafızalarda yer eder. bu sadece
saygın edebiyat çevresinin kabul ettiği bir şey değil, mektuplardan da
anlaşıldığı üzere bizzat celan'ın da şahsi tavrıdır.

ona göre, bachmann'ın alman ve avusturya edebiyatındaki başarıları bu
uzlaşmışlığıyla ilgilidir. doğal olarak kendisi de bir kaybeden olarak
başarısızlığa mahkûmdur. i̇kisinin arasındaki farklılığı böyle (resmi
görüşle aynı) değerlendirmekle birlikte müthiş bir tanınma hırsı
vardır onda.

igeborg bachmann tanınma ve kabul edilme konusunda çok sakin görünür,
hatta fazlasıyla sakindir -hayatı boyunca geçirdiği iki sinir krizinin
o kadar şiddetli geçmesi o sakin yapısıyla ilgilidir belki de.
bu mesele onların aralarındaki özel ilişkinin sebebini açıklamakta da
sık sık kullanılmıştır. bachmann'ın ona duyduğu bağ, celan'ın unutmaya
karşı verdiği mücadeleyle birebir ilişkilendirilir çoğu kez.

bachmann elbette celan'ın şiirini savunmak zorunda hisseder kendini,
ama her şey bu basitlikte değildir. söz konusu olan insanların
birbirlerine yapmış olduğu zulüm ve kıyım ise, ingeborg bachmann'ın
olayı kavrayışı soykırımın çok ötesindedir.

onu bir uzlaşmış olarak gösteren edebiyat çevresinin ve tabii ki
celan'ın da göremediği birçok şeyi görür bachmann. bu, faşizmin en
sıradan insan ilişkilerinde yattığı gerçeğidir, celan'ın,
"hitlercilik, hitlercilik, hitlercilik, miğferler!" diye haykırarak
özetlediği şeyin çok ötesidir.

ingeborg bachmann, birçok kişi tarafından başyapıtı sayılan malina'yı
yayınladıktan sonra şöyle der: "faşizm atılan ilk bombalarla başlamaz,
her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de
başlamaz. faşizm insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan
arasındaki ilişkide başlar... ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve
barış yoktur, hep savaş vardır..."

kısacası, dünyayı bachmann'ın dile getirdiği bu bilinçle okumak
zorundayız.

bugün elimizde tuttuğumuz bachmann-celan mektupları, bachmann'ın dile
getirdiği mevzunun tam da göbeğinde, mektuplarda çok açık şekilde
görüldüğü gibi davranış biçimleriyle çok farklı iki insan var.

ingeborg bachmann her zaman olumlu ve yalınken, paul celan kuruntulu,
yakınmacı ve suçlayıcıdır. kendini acı çekmiş bir şair olarak çok
fazla önemseyen celan'ın ne bachmann'ı, ne de başkalarını gerçek
anlamda duyup hissedebildiğini söylemek çok zordur.

celan'ın bize gösterdiği, kendi acısıyla donup kalmış bir siluettir.
bu durumda 'öteki' daima onun için çok uzaktadır. bachmann onun
nezdinde şartları hep iyi olan 'şanslı kadın', yani 'şanslı
öteki'dir.

16 mayıs 1948'de birbirleriyle ilk karşılaştıklarında bachmann yirmi
iki, celan yirmi sekiz yaşındadır. bachmann viyana'da felsefe okurken
(tez konusu "martin heidegger'in varoluş felsefesine eleştirel
bakış"tır), paul celan paris'te mülteci öğrenci olarak, aldığı küçük
bursun yanında fransızca ve almanca özel dersler vererek hayatını güç
bela temin eden biridir.

tanışmalarından sonra bachmann, viyana'dan ailesine yazdığı mektupta
şöyle der: "geçen akşam ressam jené'nin yanında weigel'le birlikte
tanıştığım sürrealist şair paul celan, ki çok çekici, muhteşem bir
şekilde bana tutuldu, bu da benim yavan işimin tuzu biberi oldu ...
odam şimdi bir gelincik tarlası, beni bu çiçeklere boğmayı
seviyor..."

bachmann-celan mektuplaşması on yıldan fazla sürer; bu her şeyden çok,
birbirlerinin hayatının tanığı olmak demektir. aralarındaki bağın bu
kadar uzun sürmesini bachmann sağlamış görünüyor, çünkü o bu aşk
ilişkisindeki 'biz' duygusunu hakikaten hisseden ve koruyan taraf
odur. hatta uzun bir müddet çalışma azmini ve gayretini 'biz'
duygusuna olan inancından aldığını hiç sakınmadan belirtir.

10 kasım 1951 tarihli mektubunda şöyle der: "'öteki' ne olan inancımı
pekiştiren senden başka kimsem olmadığını, düşüncelerimin hep seni,
sadece sahip olduğum en candan insan olarak değil, aynı zamanda kendi
kaybolsa da, ikimizin içine sığındığı siperi savunan kişi olarak seni
aradığını hissediyor musun, bilmem."

onların ilişkisindeki duygusal ağırlığı bachmann üstlendiği gibi, iş
konularında aktif olan da odur; celan'ın şiirleriyle sesini
duyurabilmesi için herkesten fazla çabalar. mektuplarda bunlar
ayrıntılarıyla anlatılır. mesela, almanya'daki grup 47'nin ilkbahar
oturumuna celan'ın davet edilmesi için çok uğraşır.

buna benzer etkinlikler (böyle etkinliklerde kültür sanat kurumları ve
ilgili kişiler satın aldıkları şiirlerin ve öykülerin paralarını
ödüyorlardı), dergiler, yayınevleri ve telifler meselelerinde yazışır
celan'la. onun şiirlerinin radyolarda ve çeşitli sanat toplantılarında
okunması, tanıtılması ve yayınlatılmasını kendine iş edinir.

paul celan 1951'de varlıklı ve soylu bir fransız ailesinin kızı olan
giséle de lestrange'yle tanışınca, bachmann'a bundan sonra sadece
arkadaş olmaları gerektiğini yazar. şu netlikte: "lütfen, paris'e
benim için gelme!" bachmann'ın buna verdiği karşılık ise çok
dokunaklıdır: "bütün paramı bir tek karta yatırdım ve kaybettim.
bundan sonra başıma gelecekler beni pek ilgilendirmiyor."

bachmann mektuplarını ısrarla sürdürür, celan'ın kestirip attığı şeyi
yapmaz, yani bağı koparmaz. böylece bachmann'ın da dile getirdiği bu
'tuhaf ilişki' sürer. paul celan 23 aralık 1952'de giséle de
lestrange'yle evlenir, bu evlilikle maddi olarak düzlüğe çıkmıştır
artık.

bachmann ise alman besteci hans werner henze'yle yaşamaya başlar, onun
için librettolar yazar, henze de kendince bachmann'ın şiirlerini
besteler. yıl 1953'tür ve bu tarihten sonra bachmann avusturya'da
kalıcı olarak yaşamayacaktır.

'tuhaf ilişkileri'nde ikinci bir kopukluk devresi daha yaşanır, bu kez
ilişkinin 'tamiratı'nda atak olan taraf celan'dır. aralarının
düzelmesi için bachmann'ı mektuplara ve şiirlere boğar. celan'ın
bachmann'a ilk ithaf ettiği şiir "mısır'da" şiiridir.

1948'deki tanışmalarından hemen sonra bachmann'a ithaf ettiği ünlü
"mısır'da" şiirinde, adları farklı olan üç yahudi kadına (ruth'a,
mirjam'a ve noemi'ye) seslenilir; bir sürgün yerinde konuşlanmış kişi,
on emir'in belagatinde, yahudi kadınların karşısına bir yabancı kadını
koyar. sonuçta geçmişin acısını yaşamamış, şimdiyi temsil eden
'yabancı'yla ilişki imkânsızdır.

şu var ki, bu yabancı kadın bachmann değildir. celan "mısır'da" şiiri
için şöyle bir açıklamada bulunmuştur: "o şiiri ne zaman okusam senin
onun içine girdiğini görüyorum. sen benim sözlerimi haklı çıkaran şey
olduğun ve öyle de kalacağın için benim yaşama nedenimsin."

celan'ın mantığı tamamen 'ben'e odaklanmış bir mantıktır. bu dönemde
aşk ilişkisini tekrar düzene koymak isteyen celan şöyle yazar
bachmann'a: "bağışla ingeborg, dünkü budalaca notumu bağışla -bir daha
asla böyle düşünüp konuşmayacağım... ah, sana karşı onca yıldır çok
haksızlık ettim..." i̇kinci dönemdeki celan, eskiye nazaran çok daha
tutkulu görünür.

ingeborg bachmann'ın hayatında i̇sviçreli yazar max frisch de önemli
bir yer teşkil eder, max frisch 1958'in ekim'inde ona birlikte
yaşamalarını teklif eder, bu teklifi kabul eden bachmann zürih'e
taşınır -birliktelikleri dört yıl sürer.

dolayısıyla bachmann ve max frisch'in özel hayatlarında celan'ın adı
sık sık geçtiğinden (bu kaçınılmazdı) frisch'in celan'ı bizzat tanıma
fırsatı olmuştur.

bu durum bachmann açısından daha fazla ruhsal karmaşa demektir
aslında. celan'a, max frisch'in kendileriyle ilgili görüşü hakkında
şöyle yazar: "senin benim için, nasıl bir anlamın olduğunu biliyor ve
buluşmamızı her zaman doğru bulacak. ... basel'de, paris'te ya da
herhangi bir yerde; ama ona, ondan kaçmak için seninle ve senden
kaçmak için onunla birlikte olduğum duygusunu vermemeliyim."

1960 yılı celan için kötü bir yıl olur, münih'te yayınlanan
baubudenpoet dergisinde claire goll, celan hakkında intihal
suçlamasında bulunur. celan bunu bir iftira kampanyası olarak görür ve
bu olay onu yıllar içinde tamamen çökertecek bir dava haline gelir.

bachmann intihal suçlamalarında da onun arkasındadır, bu konu hakkında
hazırlanan bir yazının zürih'te çıkan bir dergide yayınlanmasını
engeller.

celan basında kopan bu edebi skandal için max frisch'e şöyle yazar:
"sizin ve ingeborg'un arka plana çekilebilmiş olduğunuzu düşünüyorum;
her türlü saptırma ve provokasyonla dostlarımla benim aramı açmak
başından beri bu adamların yöntemiydi ve sayısı pek de az değil bu
yöntemlerin max frisch!"

bundan sonraki yıllarda celan için hakkında yapılan ve ciddi bir
soruna dönüşen intihal suçlamaları onun en takıntılı konusu haline
gelir, epeyce bir mesaisini buna harcar, hatta her tarafta kendisini
tuzağa düşürmek isteyen anti-semitist düşmanlar görür.

paul celan ve karısı giséle bu konuda arkadaşları tarafından
yalnızlığa terk edildiklerini düşünürler.

giséle de lestrange paris'ten ingeborg bachmann'a yazdığı bir
mektupta, celan'ın içine düştüğü çaresizliği şu satırlarla ifade
eder:
"bütün bunlar başlayalı tam yedi yıl oldu, paul için belli ki artık
çok geç olmaya başlıyor, çok geç, ne sözcükler, ne avuntular söz
konusu, şimdi gerçekler gerekli, insanların gazetelerde yazması gerek,
yalanları, iftiraları reddetmeleri gerek. tekrar ediyorum ingeborg,
paul artık devam edemeyecek. her postacının, çıkan her gazetenin
yolunu gözlüyor, kafası bütün bunlarla dolu."

bachmann, max frisch'le ayrılmalarından sonra ağır bir sinir kriz
geçirir ve berlin'deki martin luther hastanesi'nde tedavi görmek
zorunda kalır. paul celan'ın birkaç girişimine karşın artık
mektuplaşmaları da bitmiştir.

bachmann'ın da celan'ın da hayatlarının sonu çok trajiktir; celan
1970'de kendini seine nehrine atar, polisler cesedini intiharından on
beş gün sonra bulurlar.

ingeborg bachmann ise 1973'te roma'daki evinde, uyku hapı aldıktan
sonra yaktığı sigaranın yol açtığı yangında aldığı ağır yaralar
sonucunda hayatını kaybeder.

aşk söz konusu olduğunda, nietzsche'nin belirttiği üzere devreye giren
şey güçler ve iradelerdir, yani aşk güçlerin ve iradelerin arasında
kopan bir savaştır. bu açıdan baktığımızda (doğru açı budur) bachmann-
celan aşkında bir olumlama yaşanamamıştır, çünkü kadına sağlık ve
iyileşmeyi verebilecek dionysos'çu ruhtan çok uzaktır celan.

unutmayalım ki, aşk her şeyden çok klinik bir meseledir.

mesele dergi̇si̇'nden
galiba galiba
zaman dolu ellerinle

zaman dolu ellerinle gelmiştin ya
ne demiştim sana:
kahverengi değil senin saçların.

kalktın onu acılar terazisine koydun hafifçe,
ağır çekti benden...
onlar sana gemilerle geliyorlar ve yükleyerek onu
satılığa çıkarıyorlar haz pazarında
derinlerden gülümserken bana,
ağlıyorum sana doğru ben de,
o hafif çeken terazinin kefesinden.
ağlıyorum: kahverengi değil senin saçın,
onlar deniz suyunu sunadursun,
zülüflerini verirsin onlara sen de...

fısıldıyorum: benimle dünyayı dolduruyorlar,
bense senin için yürekte dar bir geçit.
diyorsun ki: bırak sana kalsın yılların yaprakları--
vakt erişti, gelsene, öpsene beni!

yılların yapraklarıdır kahverengi olan,
saçın değil.

çev. gertrude durusoy ve ahmet necdet
bismillahirahmanirahimof bismillahirahmanirahimof
(bkz: çiçek)

taş.
havada taş, gözümle izlediğim.
gözün, taş gibi kör.

biz
el idik,
boşalttık karanlığı ve yakaladık
yazla gelen sözü:
çiçek.

çiçek - bir sözcük körlerin sözlüğünde.
senin gözünle gözüm:
giderir
susuzluğu.

büyümek.
yürekte yaprak gibi
kat kat.

bir söz daha, bunun gibi, ve çekiçler
savruluyor havada.
yesilcuppelipenguen yesilcuppelipenguen
ikinci büyük savaşın sonlarına doğru yazdığı ölüm fügü almanca konuşulan her yerde savaştan sonra bir nevi geçmişle yüzleşme ve aynaya bakma aracı olarak kullanılmıştır.

kayıp bir ruhtur celan. hiçbir ülkeye, hiçbir dile, hiçkimseye ait değildir. ömrü boyunca bu zoraki göçebeliğin acısını içinde taşır.

yahudidir celan. getto'yu da, çalışma ve dahi toplama kampını da kendi gözleri ile görmüştür. o, hem bireysel hem de toplumsal olarak insanın insana neler yapabileceğine tanık olduğu için kendini nehrin sularına bırakmıştır.

celan'ın katili uzun yirminci yüzyıl'dır.
1 /