porselen

scrappy scrappy
su perilerini gördüğüm ortalama bir rüyadan kesittir;

"sarı denize kıyı olan, sarı bir ülkenin tamamı bambudan inşaa edilmiş bir köyünde doğdum. bırakmazlardı beni öyle hemen büyüyeyim diye. büyümem bir asır sürdü. yürümemse bir kaç asır.

önce emeklemedim ben ortalama bebekler gibi, acıktığımda meme istemedim ve annemin kokusunu hiç çekmedim içime.

ağladım çokça. bırakmadılar beni bir başıma. sadece ağladım. annem karnımı doyurdu. babam balık tuttu.

emeklemedim ben. her seferinde düştüm tekrar tekrar. ağladım da çokça. dizlerim ülkemin yanardağlarını andırırcasına kabuk tutmuştu. sarı toprağa döktüğüm kanım ise neredeyse sarı.


sarı olan her şey güzeldir

kim ne zaman demiş bilmiyorum. acıtıyor. dizlerimi sızlatıyor. biraz da kaburgalarımı. neden? bilmiyorum. zira bilmek istemiyorum. sadece aklımda; hiç tatmamış olduğum isimsiz şey. özgürlük diyorlar.


artık düşmez oldum ve dizlerimdeki kabuklar neredeyse geçti. bir sabah bambudan evimizden çıkan babam doğruca kayığına gitti ve açıldı sarı denize arkasındaki karaya, her şeyini emanet ettiği karaya bir kere dahi bakmadan. belki de tahmin etmişti neler olacağını ve olacakların sonuçlarını.

ikinci gün;

hükümet hoparlörleri tsunami anonsu yapıyor. anneme benzeyen kadınlar bana benzeyen çocukları kucaklarında çevredeki köylerden koşarak gelip bir noktaya akın ediyorlar. hükümetin ordusunun kamyonları bekliyordu bizi ve annem koşuyordu kurtuluşumuza. hissediyorum bazen, kolları gevşiyr. korkuyorum beni bırakıp devam edecek diye. gözyaşları ıslatıyor omzumu. koşuyoruz. koşuyorlar. düşen kadınlar görüyorum. çocuklarını korumaya çalışırken kollarını kıran, inciten kadınlar görüyorum. anneler görüyorum yerlerde ve koşmaya devam etmekte olan.


nihayetinde motorin kokan bir kamyon. annemin gözleri denizde. ben önüme bakıyorum.

başkent dedikleri yere getiriyorlar bizi. sanki hiç bir şey olmamışçasına iniyoruz kamyondan. askere babamı soruyorum. merak ediyorum. onu da orduya almalarından korkuyorum. dönmeyecekmiş. o gitmiş.

stadyuma kapatıyorlar bizi. bırakmıyorlar çıkalım dışarı. neyseki günde bir kaç öğün sıcak yemek veriyorlar bize. gözleri gözlerimizde. minnettarlık arıyorlar. çoğumuzda buluyorlar.

kaşlarımı çatıyorum.

hiç bir şey yapmaksızın geçen iki hafta.

sonrasında otobüse biniyorum. mutluyum. ilk defa otobüse biniyorum. annem kızıyor. yas tutuyormuş. onu döven adamın yasını tutuyormuş. ne diyebilirdim ki?! devam etsin.


beklediğimden kısa sürüyor. hızla açılıyor otobüsün kapıları malum görünmeyen eller tarafından. iniyoruz.

büyükçe bir ambar, bir köşesinde bir fırın, cehennemden bir parçaymışçasına eritiyor etrafındaki çocukları. çocuklar pasaklı. benden daha pasaklı.merak ediyorum. annem adamla konuşurken daha sıkı tutuyor elimi. sonrasında bir ikinci kat kasvetine sürükleniyorum. bitmiyor merdivenler, oysa ki sadece bir kat çıkmıştık. gözlerim kapalı, geçiyoruz koridoru. açtığımdaysa bir kapı önü melankolisi.


şişko herif elindeki devasa anahtarlığın içinde bir şeyler arıyormuşçasına şıngırdatıyor ve nihayet buluyor anahtarı. anahtar deliğine sokuyor. zorluyor biraz. gıcırdamıyor kapı(gene amına koydum klişenizin).

lime lime bir kilim. duvarda anlaşılmaz yazılar. anlaşılır olsa bile ben okuma bilmiyorum. fark eden bir şey yok. tıpkı babamın yanımda olmayışı gibi.

bir kıpırtı yatağın hemen altında. faredir diyorum. yatağa kayıyor gözlerim. yatak sidik kokuyor. oda sidik rengi. en az anahtarlı şişko kadar.


porselen atölyesiymiş burası. çocuklar ve çocuksu suretler var etrafımda. hepsi çalışıyorlar.

ilk gün bir fincan kırdım, kırbaçlandım.
ikinci hafta taşıdığım kutuları düşürdüm. kırbaçlandım. disiplinsizmişim. hala disiplinsizim.
ilk ay; porselenleri kağıtlarken dalmışım. kırbaçlandım. dikkatsizmişim. hala öyleyim.

ikinci yıl. bugün elimde kağıt, önümde porselen tabak ve fincanlar bir kaç ay sonra başka bir ülkeye gidecek tabakları, başka ülkelerin evyelerinde yıkanacak ya da masalarını süsleyecek komik sayılacak çiçekli desenleri olan ucuz porselen tabakları kağıtlıyorum.


duyuyor musun?
-----


bulaşık yıkıyormuşum. kendime geldim. duymuşum."





yaşanmıştır.
ilim ilim
ısıya dayanıklı beyaz porselen almanya'da württemberg'deki konigsbronn şirketi tarafından 1788'de üretildi. temizleme kolaylığı nedeniyle çok tutuldu. porselen adını, ortaçağ italya'sında domuza benzetilerek "porcellana" veya "porcellata" adı verilen salyangoz kabuklarından alır. kabuklar kırılarak kap olarak kullanılırdı. 15-16. yüzyıla kadar porselen eşya çin'den satın alındı. çin efsanelerine göre üretimi i.ö 4000'lere gitse de, bugüne gelen porselenler i.s 4. yüzyıldan kalmadır. 17. yüzyıl sonunda fransa ve italya'da üretimi başlamıştır. sert porseleni ilk kez saksonyalı walther von tschirnhaus'un (1651-1708) ürettiği sanılıyor.
türkiye'de sümerbank'ın yıldız (1962), istanbul (1963) ve yarımca (1968) tesisleriyle porselen sanayisinin gösterdiği gelişme sonucunda 28 ağustos 1967'de porselen ve seramik eşya ithali yasaklanmıştı.