prof dr şahin uçar

ctrl x ctrl x
türkiye'nin sayılı (belki tek) tarih felsefecilerinden.
şu sırlar şule yayınları çıkarmakta kitaplarını.

dinlerken kabadayı gibi konuştuğunu ve fazla artis olduğunu
görürsünüz fakat adamın stili bu. kaliteli adam olunca
ahmaklığa tahamülü olmuyor, ilber ortaylı gibi yani.
ctrl x ctrl x
tarih hiçbir şekilde ilim değildir.

tarih filozofu prof. dr. şahin uçar: tarih hiçbir şekilde ilim değildir. diğer tarihi disiplinler de ilim çerçevesine girmezler. tabii bu benim bakış açıma göre bir disiplinler tasnifi. tarih ilim değil, “tarih”tir. tarih; sanat veya felsefe, ilim veya matematik kadar güvenilebilir değildir.

röportaj: ahmet can
fotoğraflar: fahreddin dede tarih filozofu, hattat ve müzehhib[1] prof. dr. şahin uçar'la hakikat başta olmak üzere anlambilim, çağdaş medeniyetin bunalımı, günümüz münevverlerinin ruhsal durumu ve daha birçok konuyu konuştuk. uçar, günümüzde bilgiyi “durum entellektüeli” olarak kullanan çakma aydınlara sert eleştiriler getiriyor. uzun süre gündemi meşgul edecek olan bu mülakat aynı zamanda bir vesika olma makamındadır... işte o vesika...

tarih ve hakikati nasıl anlamalıyız?

tarih ve hakikat gibi kelimelere bir anlam vermeye kalkıştığınız zaman, aslında bütün dünyayı da anlamlandırmaya çalışırsınız. bunun farkındayız ya da değiliz. bana göre, tarih de hakikat de, insanın kendi ruhunu dünyaya yansıttığı pencereden görülen bir şeydir. bilindik bir sözle ifade etmek gerekirse ‘bütün anlam bir bakış açısından ibarettir.'

yani bakış açısına göre tarih ve hakikat farklı algılanabilir…
evet. tarih ve hakikatin münasebetine gelince, ben tarih kelimesini eski ibranice kökünde olduğu gibi anlamayı tercih ediyorum. tarih kelimesi kameri görmek kökünden, yani “verrehe”den gelir. müverrih[2] bu kameri takvime göre hadiseleri kaydeden kişidir. tarih hadiselerin, olup bitenlerin, bir takvime göre kaydedilmesidir. “tarihlendirilmesi”dir. bir yerde daha söylemiştim “takvîm-i vekayi”, yani vukuatın kronolojik kaydı diye… fakat olup biten hadiseler bu kainatta oluyor. varlığın içinde oluyor ve böyle kelime anlamıyla ifade ettiğiniz zaman, kainatın yaradılışından bugüne kadar olan her şeyin tarihi, yani varlığın kendisine dönüşüyor tarih…

peki gelecek… o nerede duruyor?

gelecek meselesi de var elbette. tabii kainat insan bilgisinin sınırlarını aşacak ölçüdedir… metafizik bir yoruma girmek gerekiyor burada ve bu bile başlı başına bir mülakat konusu…

hakikat bilinebilir bir şey midir?

şöyle: tarih hakikati araştırmanın yollarından biridir. hakikati biz muhtelif metotlar ile araştırıyoruz. bilim bu kainat kitabını okuma gayreti… maddi dünyayı araştırmak yani… sanat bir yoldur ve felsefe de bir başka yoldur. akıl yürütme yoluyla hakikati anlamaya çalışmak… sûfilerin de kendilerine göre marifet-i nefsten hareket eden yolları vardır. doğu mistiklerinde olsun batı mistiklerinde olsun hakikati kendi iç alemlerindeki mikrokosmozdan hareketle tanımaya çalışmak gibi. bunların hepsini cem eden hikmet arayışı ise tarih felsefesidir. yani farklı disiplinlerin farklı metotları var hakikati araştırma yolunda…

bütün medenıyetler dınsızdır

“çağdaş medeniyet dinsizdir” diyorsunuz bir makalenizde…
yani şimdi diyaloğun böyle bir arızası var. konuşurken her şeyi öyle uzun uzadıya izah edemezsiniz. kısaca söyleyeyim. medeniyetler esasında kozmopolit kültürlerdir. spengler bir tarif yapar; “tarifi gereği, bütün kültürler dindardır ve bütün medeniyetler dinsizdir” der. “şehirli, kendi soğuk ve keskin zekasına, rasyonaliteye falan güvenerek, köylünün dindarlığını küçümser” diyor. ben aslında medeniyet terimini kullanmayı da sevmiyorum..

neden?

ne idüğü belirsiz bir şeydir bu medeniyet kelimesi; öyle münevverlerin zannettiği gibi, basit bir kavram değildir bu kelime. semantik (anlambilim) yönünden bakarsanız, tarih felsefesi açısından incelerseniz, problemlidir. her tarih filozofu medeniyeti kendi kafasına göre tarif eder.

çağdaş medenıyet dınsız, hatta satanıst…

mesela tonybee'ye göre yirmi küsur medeniyet vardır: spengler ise, hiç medeniyet kelimesini de kullanmaz ve “sekiz tane temel kültür vardır” der mesela… yani bunlar çok elastiki kavramlar… neticede konudan biraz koptuk gibi görünüyor, fakat bence çağdaş medeniyet dinsiz, hatta satanist…

satanist derken anladığımız manada mı?

öteden beri dünyada satanistler var. benim bununla söylemek istediğim şu: siz, “iyinin, doğrunun, güzelin” yerine, yahut manevi değerlerin yerine, “para, seks ve iktidar” üçlemesini koyarsanız, allah'a değil şeytana hizmet etmiş olursunuz manasında… bu da bir çeşit satanizm olur demeye getiriyorum. elbette maddi dünyanın realiteleri var. elbette maddi dünya ile münasebetlerimizi ayarlamadan yaşayamayız. fakat bu maddi dünyanın realitesini, manevi değerlerin yerine ikame eder, manevi değerleri yok sayarsanız, buna başka ne denir?..
şimdi bir misal ile anlatmaya çalışayım: geçenlerde ünlü japon yönetmen akira kurosowa'nın dosetka-din diye bir filmini seyrettim. adamcağız japonya'nın en kötü şartlarda yaşayan varoşlarını anlatıyor. mahalle çeşmesinde kap-kacağını yıkayarak dedikodu yapan kadınlar vesaire... fakirlerin hayat şartları çok zor. fakat orada bir delikanlı vardı yirmi beşli yaşlarında. çocuk deli, kafayı tramvayla bozmuş: durmadan tramvay resimleri yapıyor. sabahtan çıkıp akşama kadar japonya'nın varoşlarında, sürekli “dosetka-din, dosetka-din, dosetka-din” diyerek, yani guya tramvayın çıkardığı sesi aklı sıra taklit ederek, bir tramvay hayal ediyor ve bu hayali tramvayı sürerek dolaşıyor. zannederim akira o çocuk vasıtasıyla varoşlarda sefalet içinde yaşayan normal insanların hayatını bir metaforla anlatmak istiyordu. ötekiler, yani o sefaleti yaşayan insanlar, belki o çocuktan bile daha deliler bence, fakat deliliklerinin farkında değiller. hayatlarını boşa tüketiyorlar, hiçbir manevi değerleri yokmuş gibi… bakın bu benzetmeyi yine kullanmak istiyorum. manevi değerleri kaybeden bugünkü dünyanın insanları, yalnızca “para, seks ve iktidar” peşinde koşuyor ve insanlığın umumi manzarası işte bu: insanlık global kapitalizme teslim olmuş vaziyette. işin daha tuhafı, zamane ilahiyatçılarının bile sözde dindarlık kisvesi altında birtakım komik halleri var. yani akira'nın filmindeki o hayali tramvayı sürerken delikanlının tramvay gürültüsünü de çıkarma babında sürekli, “dosetka-din, dosetka-din” demesi gibi, bunlar da, durmadan, usanmadan “din” kelimesini tekrarlayıp duruyorlar halka. ama aslında bir hayali tramvaya binmiş gidiyorlar. ahaliyi de dolmuşa bindiriyorlar.

manevi değerleri temsil eden “din” kelimesinin televizyon tartışmalarında çok fazla tekrarlanması sizce doğru mu?

türkiye de ‘din' kelimesi o kadar düşük bir entellektüel seviyede tartışılıyor ki; hiçbir ciddiyeti kalmıyor. sözettiğim filmde güya tramvay gürültüsü makamında durmadan tekrarlanan “dosetka-din” kelimesi gibi, tv'deki dini bir münakaşa artık alelade ve dikkate değmeyecek kadar önemsiz bir mesele oldu. kalitesiz ilahiyatçılar yüzünden. ben bu ilahiyatçılardan biriyle vaktiyle bir kurumda çalışmıştım. o kurumun başkanıydım. adam oturuyor, hatıralarını yazıyor ve diyor ki; ‘köyümdeki tatilden dönünce duydum ki şahin uçar başkanlıktan ayrılmış; doğrusu sevindim, çünkü bu kurumda başkanlık yapacak adam değildi.' böyle tek bir cümle. fakat düşünmüyor ki bunu yazdığı zaman, hiç olmazsa bir cümlelik olsun, bir de gerekçe yazmak gerekir. sadece öyle bir cümle yazıp geçiyor yani. bu tenkide değmez ama yazılı bir hakaret, hatırat da olsa basılmış bir kitap. peki bu budalalık nedir… bir cümleyle izah et bir eleştiri yapıyorsan, o da yok. böyle zaaflar ile malul olan ilahiyatçılar var maalesef. ben bunu görünce dedim ki, bu kadar budala yaratmakla allah zaten yeteri kadar cezalandırmış bu adamı. ben artık ne diyeyim ki buna...

budala, budala olduğunun farkında değil ama… zaten farkına varsa budalalıktan terfi etme durumu da var…
tolstoy ‘kimseye zarar vermediği takdirde budalalık sevimli bir şeydir' der. tamam, bazı budala insanlar bizim de hoşumuza gider. yerine göre delileri idare de ederiz. etmemiz de gerekir. ne yapalım yani, insan deliyse öyledir, ona bir şey yapamazsınız. ama kendin bir hayali tramvaya biniyorsun diye başkalarını da dolmuşa bindirme… bu ilahiyatçılar insanları ifsat ediyor ve yanıltıyorlar. sonuç olarak, aslında hiç farkında olmadıkları bir şey var: ilahiyat dini bilgilere dair tarihi malumattır: yani ilim değil, tarihtir ve “tarihsel”dir. ilahiyat profesörü, ama adam ilimle uğraşamıyor, ne yapsın. ilim yapmak yerine dedikodu yapıyor.

ilim yapamıyorsanız, bari basit dedikodularla insanlara zarar vermeyin
ilahiyat sadece insanların inançlarına dair bilgilerdir. esas itibariyle, tarihi bilgilerdir. inançlar, evet muhteremdir, kimsenin inançlarına saygısızlık etmek istemem; ama inançlar yalnızca inanç sahibini bağlar. herkes aynı dini inanca mensup olmadığı gibi, bazı ilahiyatçıların sıkça yaptığı bir hata olarak, aynı dini inanca mensup farklı anlayışlar bile kafirlik ve dinsizlik ithamı ile karşılaşabilir. bu tarihi ve manevi bilgilerin ilimle (düz mantıkla) ilgisi olmadığı halde eskiden beri din bilginlerine alim denilmesi ve onların da kendilerini alim zannetmesi yanlış bir şeydir. elbette her şeyden önemli ve muhterem bir şeydir din. çünkü insanın maneviyatıyla ilgili bir şey. insanı insan yapan asıl değerlerle ilgili. insanın manevi hususiyetlerine hitab ediyor. ama siz bunu, bizim sözde ilahiyat profesörlerinin anladığı gibi anlarsanız, yani manasına nüfuz edilmeden ezberlenmiş birtakım tarihi bilgileri, malumatfuruşluk ile manasına nüfuz edilmeksizin ezberlenmiş kelimelerin anlamdan mahrum sesleri şeklinde, mezkur filmdeki gibi, “dosetka-din, dosetka-din, din, din, din” gibi “tramvay gürültüsü” makamında tekrar eder durursanız, bunun da bir anlamı yok. halka da zararı olur. daha önce de söylediğim gibi bazı budalalıkları hoş görebiliriz elbette, ama insanlara zarar vermediği sürece… ilim yapamıyorsanız bari bu basit dedikodular ve malumatfuruşluk ile insanlara zarar vermeyin.


sufilerin ve mistiklerin algısı bambaşka
bakın, sorun bakalım “profesör ne demek” diye, bunun cevabını verecek kaç kişi çıkacak? profesör, “hakikate şahitlik eden” demektir latincede… “professio”dan gelir… ben kelimenin bu anlamını katolik kilisesinin mecellesinde (codex ıuris canonici) okudum. çünkü üniversiteler eskiden kilise tarafından kurulurdu; dini kurumlardı; bunlar da, doktor rector vs., dini kurumların dini unvanları. bizde kur'an'da da geçer aynı mana... ulema-yı rasihin (büyük alimler) allah'a ve dinine şahitlik ettiler diyor, onu tasdik ettiler diyor kur'an… professi religiosi... dini bir rütbedir bu: peki bu profesör, sahib olduğu bu ünvanın ona “hakikate şahitlik etmek” vazifesi verdiğinin farkında mı?... hayır, bilakis bunlar ekseriya hakikati inkar etmekle ve tarihi dedikoduyla meşgul. sufilerin ve mistiklerin kendi manevi yolculuklarında keşfettikleri “dini tecrübe”nin farklı mahiyetini anlamaya çalışmıyor adam. onun algısı bambaşka bir şey, seninki bambaşka… mesela william james, “dini tecrübenin çeşitleri” (the varieties of religious experience) kitabında mistik tecrübe biçimlerini de inceler. bizim profesörler kelimenin hakiki anlamında olduğu gibi ulema-yı rasihinden sayılmak bir yana, alim dahi değildirler. bunlar sadece dini ilimlere dair bir uzmanlığı olan akademisyen entellektüel kimseler. akademisyen-entellektüel... alim de değil, sanatkar veya filozof da değil, yalnızca entellektüel.

söylediklerinizden hareketle tarihi de test edemiyoruz. yani tarih bir ilim değil mi?

evet, tarih hiçbir şekilde ilim değildir. diğer tarihi disiplinler de ilim çerçevesine girmezler. tabii bu benim bakış açıma göre bir disiplinler tasnifi. tarih ilim değil, “tarih”tir. tarih; sanat veya felsefe, ilim veya matematik kadar güvenilebilir değildir. çünkü ne isbat edilebilir ne de test edilip sınanabilirler. ama bu, tarihi disiplinlerin veya sanatın ilimden daha değersiz olduğu anlamına gelmiyor. yalnız bunların anlaşılması daha zordur. çünkü bu bahislerde, ilimde olduğu gibi basit mantıki muhakemeyi kullanmak, herhangi bir meseleyi anlamaya ve açıklamaya yetmez. mesela edmod goblot disiplinleri şöyle tasnif etmiştir “ilimler sistemi” kitabında: “nazari ilimler, tecrübi ilimler, normatif ilimler, illiyetçi ilimler”... farklı disiplinlere de ilim derseniz, bu bir çeşit bilgi sayılmak bakımından doğrudur. ancak ben disiplinleri tasnif ederken, ilim olarak yalnızca insan zekasının kavrayabileceği, yeterli olduğu ve çözüm üretebileceği müspet ilimleri kabul ederim. diğer disiplinler ilim değildir. onlar ya bir sanatın, yahut felsefenin, ya da tarihin şubeleridirler ve ilmi meselelerde olduğu gibi test edilip, tecrübe ile sınanarak güvenilir olup olmadıklarına karar veremeyiz.

matematik ve diğer disiplinler hakkında ne düşünüyorsunuz?

tarih filozofu olarak matematiğe değer veririm. çünkü matematik konuları tartışıldığı zaman ispata yöneliktir ve matematikte bir meseleyi ispatlarsın. bir latin vecizesi der ki: “sapiens nihil affirmat quod non probet”: yani, “akıl ispat edilmeyen şeyi tasdik etmez”. matematik akla hitap eder. insan aklı ispat edilen şeyi zaten kabul etmek durumundadır.

modern dünyanın değerleri iktidar, para ve sekstir
eflatun bir yerde, insanın değişmeyen ve değişmeyecek hastalıklarına, zaaflarına işaret etmiş: devlet, servet, şehvet... bunu bugünkü kullanılan terimlere çevirdiğiniz zaman; iktidar, para ve seks çıkıyor karşınıza… modern dünyanın değerleri maalesef böyle... kapitalizm bu işte… hıristiyanların bir “teslis” itikadı var biliyorsunuz: baba, oğul ve kutsal ruh… ben fransız ihtilali'ni değerlendirirken bu aydınlanma çağının “tabiat, akıl ve terakki” fikirleri için, “modern dünyanın teslisi işte budur” demiştim. artık bunlar, tanrıya, kiliseye veya başka değerlere değil de tabiata, akla ve terakkiye, iman ediyorlar demiştim.

şimdi realite nedir? yani bizim insan olarak iki intibamız var. bir kendi iç alemimiz, bir de dış dünya var bizden bağımsız. realite, yani gerçeklik dediğiniz şey kainatta oluşmuş olan, var olan şeydir. mesela, biz şu an burada, bu binada oturuyoruz. diyelim 20 sene önce yapılmış bir binadır bu, yani geçmişten bugüne kalmış bir şey… bugün bir realite teşkil ediyor ama bu da tarihle ilgili… tarihle ilgisi; geçmiş zamanın bakiyesi olması…gerek maddi, gerekse yazılı evrak, geçmişten kalan ne varsa her şey, tarihi bir bakiyedir. realite de, tarihten bugüne intikal etmiş olduğu için, “bugün var olan”dır.

türkiye'deki birçok profesör, ‘profesör' kelimesinin anlamını bile bilmez
ilim dediğimiz şey tecrübî ilmi, müsbet ilimleri kast ediyorum ki yegane ilim de budur bana göre. insan zekasının kavrayabileceği, sıradan aristo mantığının az çok geçerli olduğu bilgi alanı, işte bu maddi ilimlerdir. buradaki bilgi de test edilebilir, ölçülebilir ve güvenilir bir şeydir. beğenmezseniz, tatmin olmazsanız, yeniden tecrübe ederek, teyit etmeye çalışırsınız ilmi bir meseleyi.

şayet tecrübe o ilmi meseleyi teyit etmezse, yalanlarsa…
hiçbir komplekse kapılmadan “bu teori yanlışmış, şu halde daha iyisini geliştirelim” dersiniz. ilim böyle bir şeydir. işte bu yüzden matematikten sonra az çok güvenebileceğimiz bir bilgi çeşidi olarak, işte bu müsbet ilimler var.

sanat nerede duruyor?

sanat, bambaşka bir vadi. sanatın otoritesi hakikat, yahut güvenilebilir bir bilgi olmak iddiasından gelmiyor. güzellik iddiasından geliyor. o başka ve manevi bir şeydir. ama onun da, bir sanat hakikati var.

-bazı ilahiyatçıların gelenekçilere karşı müthiş bir öfkesi var… tasavvufu reddediyorlar… gazali'ye hakaret etmeyi bir üst seviye sanıyorlar… hangi yara yatıyor bu kompleksin altında?

ilahiyat profesörü olmakla kendini bir şey zannedebilirsin… fakat ben size bir şey söyleyeyim. inanın türkiye'deki birçok profesör, ‘profesör' kelimesinin anlamını bile bilmez.

islam'ın bir ucu atlantik bir ucu pasifik okyanusu'nda
adam oturuyor kalkıyor ‘muhyiddin ibni arabi ve gazali yüzünden islam dünyası geri kaldı' diyor. benim bu isimlere büyük hürmetim var, fakat ben bunları ne kadar sevsem de, hürmet etsem de, herhalde bir muhyiddin arabi yahut gazali allah da değildir, peygamber de değildir. şimdi islam deyince sen neyi kastediyorsun kardeşim. islam'ın bir ucu atlantik okyanusu'nda bir ucu pasifik okyanusu'nda, taa çin'e kadar gitmiş. hatta öteki yarımkürede de var güney amerika'ya kadar… bütün dünyaya yayılmış bir dindir islam. dünya ölçeğinde bir coğrafyadan bahsediyorsun. ve 1.5 milyar dediğin islam dünyası nüfusu ve sen gazali'nin kitap yazarak milyarlarca insanı robotlaştıracağını, düşünemez hale getirebileceğini mi iddia ediyorsun? bu gülünç bir fikirdir. bu öyle bir şey ki bunu sadece allah yapabilir. bunca insan, bu kadar büyük bir coğrafya, birkaç kitapla bu kadar kötü bir şekilde etkilenmiş olamaz. bu kadar geniş bir genelleme yapmak ve bunu savunmak budalalıktır.

[1] müzehhib: 1.tezhibeden, altın suyuna batıran, tezhipçi. 2. yaldıza batıran, yaldızcı.
[2] müverrih: 1. tarih yazan, tarihçi. 2.'ebced' hesabına göre manzum olarak tarih düşüren kimse.
kaynak:http://www.ulusalstrateji.com/Haber.aspx?item=8943
ctrl x ctrl x
ve sözümona çok marifetli ve konforlu teknolojileri, iletişim imkanları ve benzerleri ile beyni yıkanan, robotlaştırılan, uyuşturulan ve aptallaştırılanbir insanlık, ''bir seyirciler ırkı'' meydana getirdi. ne büyük bir terakki, ne muhteşem ilerlemedir ki bu, insan cansız robot şekline irca etmiştir... bir zamanları dünyanın her yerine dağılan yahudilerin diyasporası gibi inançlı insanlar artık ''diaspora halinde'', inançsız kitleler arasına dağılmış küçük cemaatler halinde yaşamaya mahkum oldular... yine de bir tesellimiz bir tesellimiz varsa o da şu ki, böyle bir ''mev'ud vatan'', vatanların en kutsalı kutsal kitaplar (müslümanlar için kur'an-ı kadîm) olacaktır...
(varlığın anlamı, şule yayınları syf:38)
ctrl x ctrl x
benlik meselesi: ego sum qui sum

1. benlik meselesi

1.1.“ego sum qui sum”( i am that i am): “ben, ben’im.”

“bismillah ir- rahman ir-rahim.
ve lillâhi’l-maşrıku ve’l-mağribu
fe’eynemâ tuvellû fe-semme vechullâh”
şark da garb da allah’ındır. ve hangi yöne dönüp baksan orada,
derhal allah’ın yüzü ile karşılaşırsın” (el-bakara 2/115).

ben, benim” diyerek, söze bu “benlik” kavramı ile başlıyoruz; çünkü, benliğimiz etrafındaki dünyayı idrâk ederken, yalnızca dış dünyadan alınan bir takım ihsas ve intibaları terkip ve tasavvur etmekle iktifa etmez. bilakis, her benlik kendi dışındaki kâinâta dahi kendi rûhunu yansıtmak ister. hattâ denebilir ki, etrafımızdaki dünyadan aldığımız ihsas ve intibâları bile, kendi rûhî ihtiyaçlarımızın yönlendirdiği bir idrâk seçiciliği vasıtasıyla, yani, bir süzgeçten geçirerek alıyor ve kendi rûhumuzun kalıbı içinde yoğurarak yeniden tasavvur ediyoruz. “algının seçiciliği” tabiri bilinen bir şey. demek istiyorum ki, dünya tasavvurumuz, bir ölçüde de olsa, keyfî bir tasavvurdur: bir “kurgu”dur. benliğimizin işbu “dış dünya kurgusu” hakkında konuşmak isteyince, buna dair bir farsça rübâî ile ilgili, çok uzun zamandan beri unuttuğum bir hâtıra birdenbire yâdıma düştü: sözlerime, benliğimizin dış dünyaya nasıl seçici bir dikkat ile baktığını gösteren bu hâtıra ile başlayacağım.

her yer karlarla kaplıydı… ‘ağızdan çıkan nefesin sakalda, bıyıkta buz tuttuğu’ günlerden biriydi…hani derler ya, evliyâ çelebi erzurum’un kışını tarif etmiş: “bir kedi damdan dama atlarken soğuktan donmuş ve buzu çözülünceye kadar havada asılı kalmış!” işte öyle bir günde, gömlekçi hatem usta’nın dükkanında oturmuş, sohbet ediyordum. “evliya’nın bu ‘kış tarifi’ne ne dersin usta?” diye sorduğumu hayâl ediyorum… derdi ki, meselâ: “sanki evliya çelebi yalan mı yazmış: olur a, bir kış günü bir kedi damdan dama atlarken yaralanabilir. hava böyle olursa, donup, ölür; cesedi çatıda kalır: fakat karlar biraz erirse, kedinin leşi, çatıdan aşağı kaymaya başlar ve şöyle düşecek gibi olur. amma, hava tekrar soğursa, kedi çatının ucunda donar, kalır. kışın çatılardan sarkan uzun buz saçakları olur ya hani, işte bu donmuş kedi, o buzlardan birine yapışmış ve buz saçağının ucunda çatıdan aşağı sarkmış olabilir. yani ki, hava ısınıp buzu çözülene kadar, kedi öylece, havada asılı kalır: her sözün bir yakışanı var.” demek ki,“kedinin soğuktan donup havada asılı kalması” gibi bir söze bile, mantıklı bir açıklama yakıştırılabilir. hatem usta, kendi deyişiyle, gençliğinde, o eski zamanlara mahsus, gezgin dervişleri, “hekâtçı hâfızlar”ı dinlemiş bir âdemdi. öyle bir “mîr-i kelâm” idi…ve işte öyle bir kış gününde, sanki eski zamanlardan gelen bir heyûlâ gibi, sakalı bıyığı buz tutmuş cezbeli bir molla, bir ruzgâr uğultusu ile birlikte, dükkan kapısından içeri süzülüverdi. usta bizi tanıştırır tanıştırmaz, molla’nın içindeki derviş uyandı; birdenbire aşk ü şevk ile cezbeye geldi ve “size hasan harakaani hazretinden bir rubâi!” (1) diye gürledi; görelim ne söyledi:

“esrâr-ı ezel râ ne tü dânî vü ne men
v’in harf-i muammâ ne tü hânî vü ne men
hest ez pes-i perde güftügûy-î men ü tü
çün perde berüfted ne tü mânî vü ne men”
“esrâr-ı ezelden ne sen âgâh ne de ben
bir harf-i muammâ ne sen âşinâ ne de ben
bir perde var andâ ne konuşsak sen ü ben
çün perde iner anda ne “sen” var ne de “ben”.

rübainin sözleri arasına bir “mâni-i nakk⺔ mazmûnu ilave ederek ve dahi şiirde söylendiği üzere, nazm ü vezn ü lisân açısından varlığı-yokluğu bile gayet şâibeli bir “ü” harf-i muammâsını “gözgü”(ayna) misâli kelimeler arasına yerleştirerek, yaptığım farklı bir tercümesi de bu ki:

esrâr-ı ezelden ne sen âgâh ne de men
bir harf-i muamm⠓mâni-i nakk⺔ diyen
bir perdenin ardında ki var: “ben” ,“sen”, [!ü?] laf
çün perde iner anda ne “sen” var ne de “men”

elbette, ezeliyet sırlarını ne siz bilebilirsiniz, ne de ben.
sultanahmet meydanı’nda, mısırdan gelme dikilitaş’ın üzerindeki esrarengiz hiyeroglif harfleri bizler için, hiç âşinâ olmadığımız garip bir muammâ değil mi? gerçi champollion bu hiyeroglifleri okumayı başarmıştı. tesadüfen, hiyeroglif dahil üç ayrı dilde yazılmış bir “kleopatra kitabesi”ndeki, “kleopatra” kelimelerini birbiri ile mukayese etmek suretiyle, harflerin hiyeroglif karşılıklarını deşifre edebilmişti. yine de eski mısır tarihi anlaşılmaz sırlarla dolu kaldı. ama târihî yâdigârlar arasında, hâla okuyamadığımız bazı yazılar daha var. bizim kültürümüzdeki en meşhur besmele bir karahisârî besmelesidir; ama en zor okunan da, o değil mi? aslında bitişmesi gerekmeyen bütün harfler, besmelenin bütün harfleri, birbirine bitişerek, âdeta sürrealist bir resme dönüşmüş: karahisari besmelesi o kadar yaygındır ki, aslında herkes bir şekilde o besmeleyi görmüştür, farkına varmamış olsa bile… eğer onun besmele olduğunu kültürümüz sayesinde önceden bilmesek, asla okuyamazdık değil mi? besmele deyip geçmeyin: besmelenin “b” si, ilmin kapısı: bu yazı mecazını aşsak, yahut bir yana bıraksak bile, acaba beşeriyetin yeryüzündeki mâcerâsını, yahut kendi kaderimizi, hayâtımızın nihâî ma’nâsını, ne kadar anlıyoruz sanki?

halbuki, “hayâtın nihâî ma’nâsı nedir? ben, ben deyip duruyoruz: ama, “ben neyim? ben kimim? nereden geldim ve nereye gidiyorum? ne yapmalıyım? neye inanabilirim? yahut bu hayattan ne ümîd edebilirim?” gibi, insan olduğumuz sürece düşünmekten vaz geçemeyeceğimiz sualler, içinde yaşadığımız işbu consumerism/ tüketim çağında, belki de “işitilmesi bile istenmeyen sualler” gibi görünüyorlar. naklettiğim rübaiye göre ise, ezelî sırları zaten -bilmek istesek te- bilemeyiz. insanlık tarihinin yazıldığı kitap öyle muammalı harflerle, yahut sözgelişi, öyle okunamayan hiyeroglifler ile yazılmıştır ki istesek te okuyamayız.

demek ki, evleviyet ile harfleri sökmek lazım. elifbâ öğrenirken ebced bahsine gelen bir tıfl-ı ebced-hân, yani daha yeni ebced okuyan bir çocuk gibi… ancak “ebced” okuduktan sonra, kelimelere ve ilâhî kelâma muhâtab olmak şerefini kazanabiliriz. şaka gibi gelebilir, ama misal olarak, benim “mülk ve hilâfet” kitabımın hikayesini de anlatabilirim, ki aynen böyle vücuda gelmişti. bir zamanlar, süheyl ünver hocamla “kûfî yazı” çalışırken, sivas çifte minare medresesi’nin kapısındaki bir kitabede yazılmış olan “el-mülkü lillah” ibaresini bir türlü okuyamamıştım. kûfî hocam, süheyl ünver de okuyamamıştı. önceleri arapçam çok zayıf olduğu için okuyamadığımı zannetmiştim. hatta, daha sonra erzurumda asistanken, işbu kûfî yazıyı gösterdiğim arapça profesörü nazif şahinoğlu bile okuyamamıştı. sadece kufi yazı zor olduğu için değil, ama galiba o kitabenin imlasında da bir hata vardı. her neyse, seneler sonra, o yazının harflerini bir şekilde çözerek, yine ancak ben kendim okudum: fakat okuyabilmek için kültürümü artırmam ve bu ibarenin anlamını dahi, kitab-ı mukaddes’te geçen “molok” tabiri ile irtibatlandırararak -demek istiyorum ki, yazıyı okumadan önce kendi kafamda ifadenin ma’nasını ve şümulünü anlayarak- çözmem gerekmişti. asistan olduktan sonraki yıllarda, bir ziyaretim sırasında, süheyl hocama bir “kûfî fâtiha” yazımın fotoğrafını götürmüştüm. hocam, o zaman, yaptığım fatiha kompozisyonunu beğenmekle beraber, “benim artık hat yazmayı bırakıp çifte minarenin tarihini yazmam gerektiğini” israrla tenbih ve tavsiye etmişti. kani ol demler ki ben bir mâni-i nakkâş idim? hocanın bu temennisi, çifte minaredeki işbu “el-mülkü lillah” ibaresinin verdiği ilham ile, “tarih felsefesi açısından mülk ve hilafet” isimli kitabımı yazmama sebep oldu: böylece, bir bakıma, hocamın arzusu gerçekleşmiş oldu. buna benzer bir “okunamayan harfler” mecazını da ingiliz şairi samuel taylor coleridge’in “tractato theologico-metaphysical” isimli eserinde görüyoruz. coleridge’in yaptığı benzetme ile söyleyecek olursak:

“tabiat aslında okumasını bilmediğimiz bir kitaba benziyor: bir iptidai afrikalı tasavvur edin ki, kaba sabadır, amma meraklıdır: eline bir kutsal kitap geçmiştir; herkesin çok değer verdiği bu kitabın esrarengiz bir şekilde kendi insânî kaderi ile ilgili olduğunu hissetmektedir ve kendince kitabın büyüsünü, kelimelerin sihrini, çözmek istemektedir: ancak okuma yazma bilmiyor. o vahşî ve serâzâd zekâsı ile, bu sembollerin sihirli dünyasına nüfûz etmek istiyor; önce farklı büyüklüklerine rağmen parağrafların meydana getirdiği üniteleri tefrik ettiğini varsayalım. zekasını kullanmaya devam ediyor ve harflerin meydana getirdiği kelime gruplarını [setleri] teşhis ediyor ve nihayet garip şekilli harflere ve imla işaretlerine gelip dayanıyor. dilini bilmediği ve konuşturamadığı bu kitap hakkında keskin zekası ona daha fazla ne bilgisi verebilir? mükerrer harfleri sayar, sınıflandırır, her birini titizlikle inceler; amma, nihayet (zekası onu daha fazla ileri götüremez) bu harflerin yirmi şu kadar küsur işaretden ibaret olduğunu görür. esrarlı, belki büyülü ve fakat ruhuna nüfuz edilemeyen, bir takım semboller. bir misyoner gelip ona kitabın rûhunu açmadıkça, onun diline çevirip okuma yazma öğretmedikçe, bu vahşî zekâ kitaptan ne anlayabilir: işte size tabiat ilmimizin vaziyetini gayet iyi temsil eden bir misal: bu varlık, ma’nâsını anlamaksızın, diline nüfûz edemeden okumaya çalıştığımız bir kitaptır, harfleri sınıflandır, say ve orada dur: hiçbir temel fikrin ışığıyla yönlendirilmemiş bir düzenleme; yalnızca düzenli; ama esaslı bir metodu yok… netice, öğrenilmiş ve sistemli cehaletten ibaretdir.”

içinde yaşadığımız çağın “dünya görüşü” işte bundan ibâret:
“öğrenilmiş ve sistemli cehâlet”...

öncelikle, bugünkü dünyayı anlamakta, eğitimimizin “öğrenilmiş ve sistemli bir cehalet” telkin eden bir “indocrination” mahiyetinde olması sayesinde, sahip olduğumuz işbu “dil ve kültür anlayışı”nın yol açtığı bir takım problemleri tartışmak istiyoruz. işte tam bu noktada demek istiyorum ki, benliğimizim, etrafındaki bu dünyayı idrâk ve tasavvur ederken; çevreden aldığı bütün ihsâslar ile edinmiş olduğu bu eğitim -işbu indoctrination (yani bir doktrin telkin etme) mahiyeti yüzünden meydana gelen- “öğrenilmiş ve sistemli bir cehâlet” ten ibaret: ve işte bu eğitim sayesinde, her beşerî benlik, içinde yaşadığı dünyayı gerçekte olduğu hale göre değil, işte bu “sistemli cehâlet doktrinine göre kurgulayarak”, tasavvur etmektedir. kısaca, içinde yaşadığımız dünyayı gerçek hali ile görmek ve anlamak yerine, “keyfî olarak ve kendimize göre algılayarak” ve benliğimizin iyice alıştığı işbu “öğrenilmiş ve sistemli cehalet dokrini”nin bakışaçısına göre, “kurgulayarak tasavvur” ediyoruz. böylece, içinde yaşadığımız dünya hakkındaki bu “dünya tasavvuru”muz dahi, gerçek olmaktan ziyade, benliğimizin bir kurgusundan, keyfe mâ yeşâ (kendi istediği gibi), keyfî bir tasavvurdan ibaret hale geliyor. işte bu yüzden, işbu idrak tarzına “bugünü kurgulamak” diyorum. benliğin etrafındaki dünyayı idrâk ediş tarzının, böyle bir öğrenilmiş ve sistemli cehalet perdesi ardında kaldığı takdirde, gerçek dünya yerine bir kurgulanmış dünya (tahayyül ve tasavvur mahsulü bir sahte dünya) inşa etmesine şaşmamak lazım.

harakaani’den naklettiğim bu rübaide söylendiği gibi, gerçekler nüfuz edemediğimiz bir perdenin ardında kalmış oluyor. “bir perdenin ardındaki laflar ‘ben’, ‘sen’... gözlerimiz önünde, bu dünyaya mahsus aslî gerçekleri görmemizi önleyen, bir perde var. fakat zaman değişir ve zamanın içinde yaşayan bizler dahi, istesek te istemesek te, değişiriz. öyle bir zaman gelir ki, işbu şiirde de söylendiği üzere, bu tiyatronun perdesi iner, oyun biter ve oyun süresince tasvir ve temsil edilen o dünyanın bir kurgudan ibaret olduğu, yani gerçekte var olmadığı, anlaşılır. bugün dünya böyle bir geçiş noktasındadır. perde inmektedir ve bugüne kadar öğrendiğimiz ve bildiğimiz şekli ile, o eski dünya tasavvurları ve dünya görüşlerinin, perdenin ardındaki bir benliğe mahsus duyuş ve anlayış seviyesi ile ifade edilmiş güftügû/dedikodu mahiyetinde boş laflardan ibaret olduğu, yani bu eski dünya görüşlerinin “kalıcı olamayacağı” artık anlaşılmıştır. elbette bu hükümler uzun uzun tartışılmaya muhtaçtır: ancak bu bahsi, öncelikle “benlik” kavramından, yani iç alemimizdeki kendi varlığımıza dair şuurdan, hareket ederek ve benliğin kendi dışındaki dünyayı tasavvur etmesi suretiyle, kendi dışındaki işbu dünyaya dair, “kendine göre bir dünya görüşü”, bir kurgu geliştirmesi, yani “benliğin dünyayı anlamlandırma biçimi” istikametinde ele almak istiyorum. bu bahse giriş sadedinde, şimdi de kendi şiirlerimden bir beyti yâd edeceğim:

“nihân ettim kelâmım gerçi ma‘nâ âşikâr oldu
söz oldu perde-i hüsnün, o perde vasf- i yâr oldu”

çünkü ne de olsa, ben de bir divan şairiyim ve bu sebeple, işbu beytin dili de osmanlıca; yani siz anlayamazsınız: halbuki, sözgelişi hepimiz türkçe konuşsak, kolayca anlaşacağımızı düşünürüz. bu osmanlıca beyit bir yana, işte şu anda pekâlâ türkçe konuşuyoruz, o halde pekala anlaşabilmemiz gerekirdi. ne var ki, lisan felsefesi açısından durum bu kadar basit değil: hepimiz türkçe konuşuyor olsak dahi, diyebilirim ki, hiç de ayni dili konuşmuyoruz. hatta, babil kulesinin inşa edildiği çağlardan beri, neredeyse herkes, kendi husûsî dilini konuşuyor: bildiğiniz gibi babil kralı nebukadnezar zamanında (muhtemelen daha eski etemenenku mâbedinin tamir edilmesi sırasında) oluşan bir mazmûna göre, insanlar tanrılık katına kadar ulaşmak için tâ göklere kadar yükselen babil kulesini inşa etmeye kalkışmışlar: ve tanrı onların konuştuğu dili farklı ve çeşitli dillere dönüştürdü. ve bu yüzden insanlar artık kendi aralarında anlaşamaz hale geldiler. ve babil kulesi inşaatını yarıda kesmek zorunda kaldılar… 1990 yılında, dünyada 6000 küsur dil konuşuluyordu ve bugünlerde, bir hesaba göre neredeyse her gün, bir dil tamamen yok oluyormuş: bu da bir başka vâkıa. ve işte bu yüzden, ben dahi, öncelikle, kendi tarih felsefemi inşa etme gayreti ile geliştirdiğim, kendi anlayışıma mahsus kavramları, kendi düşünce dilimi, kısaca arz ederek konuşmaya başlayacağım. aksi takdirde, yani benim kullandığım kavramlar önceden bilinmedikçe, korkarım ki hiç anlaşamayız.

linguistik/lisaniyat açısından epistemoloji (bilgi teorisi) problemlerini gelecek bölümlerde daha geniş bir şekilde inceleyeceğiz elbette; şu an için yalnızca kendi dilimle ilgili konuşuyorum. türkçe yetmediği zamanlarda çok fazla ecnebi kelime kullanmak zorunda kalıyorum. her ne kadar türkçe açıklamalarını parantez içinde versem de, kullandığım dil bu metni okumayı biraz zorlaştırabilir belki. elbette, insanlar ayni dili konuştuklarını düşündükleri zamanlarda bile farklı diller konuşuyorlar; çünkü her kesin kendi dili, kendi üslûbu, kendi anlayışı var. çünkü her kesin, her benliğin, kendine göre bir dünya görüşü var. hatta, her kesin kendi dünya tasavvuruna göre, kendi benliği bu dünyanın tam merkezinde bulunur. aslında, yaşayan her varlık bizzat kendisini dünyanın merkezine koymak, yani ben-merkezli olmak durumunda. çünkü önce kendi nefsini düşünmek ve çevresinde bulduğu her şeyi kullanmak sureti ile, ve her şeyden önce, kendi hayatını sürdürmek zorunda. bu biraz meşhur fıkradaki, “nasreddin hoca’nın maruf eşeğinin ön ayağının, dünyanın tam merkezinde” olmasına benziyor elbette. hoca, ahâliye “inanmazsanız, buyurun, ölçün!” diye meydan okumuş ya hani. buna belki gülümser geçeriz, ama bu “dar görüşlü bencillik”ten kurtulabilmek için de, daha geniş bir dünya tasavvuruna ulaşabilmek ve hatta “kendimizi aşabilmek“ gerektiğini, anlamamız lazım.

halbuki, hacı bektâş-ı velî’nin dediği gibi, “gönül her ne ki fetvâ verirse, dil onu söyler.” yani kendini aşmak da o kadar kolay değil, çünkü kendi gönlümüze hoş geleni doğru sanıyoruz. mesela, ben bir şiirimde demiştim ki: “tûr-u sînâdır gönül çün ‘belî’ makaamıdır.” yani ki, gönül “tûr-ı sîn┠dağına benzer. şu sebebten ki, “belî” (evet) diyen makam gönüldür: tasdik ve kabul makaamı gönüldür. bu sözlerden hareketle, “ego sum qui sum” (yani ben ben’im/ i am who i am) deyişine gelmek istiyorum. bu, “ben benim” ifadesi tevrat’ın “mısırdan çıkış” bölümündeki bir ayette geçer. tevrat’a göre, musa ile tur dağında konuşurken, allah ona demiş ki: “ego sum qui sum”: yani “ben ben’im”. “israillilere de ki, beni size ’ben benim’ diyen gönderdi.” yani, allah kendisini “ben, benim” diye tavsif ediyor.

işte durduğumuz nokta ve işte duruşumuz. istesek te istemesek te, benliğimiz dünyanın/varlığın tam merkezinde durmaktadır. nihayet, perspektifimizi tayin edecek olan da budur: yani bulunduğumuz nokta ve bakış-açısı. eğer kendi nefsime “ben kimim?” yahut “ben neyim?” sualini soracak olursam, nefsim bana “ben, benim” diye cevap verir. acaba, benliği tasvir etmenin bundan daha iyi bir usûlü var mıdır? ancak, bütün insanlık için en mühim tefekkür bahislerinden biri de bu mesele değil mi? yani, ilk mesele bir benlik ve bir kimlik meselesidir: “ben kimim?” bulunduğum bu noktaya “nereden geldim?” şu andaki durumum, “duruş-noktam” neresi? ve “nereden geldim ve nereye gidiyorum?” elbette, beynimizin dış dünyaya bakan gözleri var ve dünyaya kendi şuurumuzun, kendi benliğimizin, pencerelerinden bakıyoruz.

demek ki, birinci mesele bir “benlik ve kimlik meselesi.” insanlık tarihinin felsefesini yapmak isterken, yani tarihin bizi getirdiği işbu noktada olup bitenleri anlamak maksadı ile tarihin bir muhasebesini yaparken, kavramlaştırdığım ikinci mesele ise, işte bu “duruş noktası” (stand-point) meselesi idi. çünkü perspektifi de duruş noktası ve bakışaçısı tayin eder. demek oluyor ki, dünyaya o anda durduğumuz noktadan bakarız: sözgelişi bir şehre, mesela sarayevo şehrinde görmüş olduğumuz gibi, o şehrin içine yerleşmiş olduğu bir vadinin içinden bakınca görülen manzara başka, bir dağın zirvesinden bakınca görülen daha başka; perspektifimizi ve bakış açımızı tayin eden de, öncelikle, “bulunduğumuz mevkii”dir. demek isterim ki, dünyaya baktığımız bu noktadan itibaren, ancak perspektifimizi tayin eden işbu bakışaçısına göre ve yalnız bu bakışaçısı içinde kalan şeyleri görebiliriz. ve bizim bu dünyada müşahede edip, görüp anlayabileceğimiz şeyler, işte bu bakışaçısı ile ve ufkumuzun genişliği ile sınırlı. bizim için dünyanın bütün anlamı, bizim o andaki bu bakışaçımız ve ufkumuzdan ibaretdir. “all meaning is an angle” (the geometry of meaning, arthur young): bütün ma’na bir açıdan ibaretdir: bir bakış açısı ” (mülk ve hilafet, sh 132) demek oluyor ki, üçüncü bir kavram daha geliştirmiş oluyoruz: “perspektif”… ve bu anlaşılır kavramlar üzerinde daha fazla durmadan, hemen ekleyeceğim dördüncü bir kavram da, “oryantasyon”dur (yani istikamet tayini, yöneliş) ve ilave edeyim ki seçtiğimiz perspektife göre, seçeceğimiz oryantasyon dahi belirlenmiş olacaktır.

şimdi kendi tarih felsefemi inşa etme gayreti içindeyken geliştirdiğim bu kavramları madde madde tekrar sıralayacak olursam:

1. ego sum qui sum (ben benim) yani benlik ve kimlik meselesi: unutmayalım ki, “gönül her ne ki fetva verirse dil onu söyler”
2. duruş noktası (stand-point) bakış açımızı/ perspektifimizi de bulunduğumuz nokta tayin eder. mesela, şehre bir dağın tepesinden bakmak gibi.
3. perspektif/ sahib olduğumuz bakış açısı ise, anlamı ve yönelişimizi dahi belirler.
4. oryantasyon/ yöneliş, istikamet tayini yahut bir “sırat-ı müstakîm” arayışı demektir. bu da demektir ki, daha önce bilmediğimiz yeni bir dünyayı keşfetmeye çıkarken kendimize bir “yol haritası” yapmaya çalışıyoruz.
5. frame of reference /referans çerçevesi : matematik dili ile tarif edilen şekli ile ilimde zaman ve mekan, felsefede dil ve kültür/ metafizik şuurda îman

“kto skazal “a”, tot doljin skazat i “bı”: her kim ki “a” dedi, “b” yi de söylemeli… madem ki, başladık devam etmemiz gerekiyor. dostoyevski’nin tasvir ettiği rus karakterlerine bakarak söylersek, bir kere başladığımıza göre, hem de bu israrımızın sonuçları ne olursa olsun, devam etmek zorundayız… şimdi madem “benlik” diyerek bu bahse başladık, bu minval üzere devam etmemiz gerekiyor: farklı dillerden seçtiğim bazı ibareleri kasten naklediyorum; ta ki kullandığımız her farklı dilin farklı tarih ve kültürlere mahsus anlayışları nasıl yansıttığını da fark edelim. “dil tarihin arşividir” derler, bence hatta coğrafyamız da dilimizden ibaret. şimdi ismini hatırlayamadığım bir mütefekkir ise, “dilim vatanımdır” demiş. wittgenstein da, “dilimin sınırları, düşüncemin sınırlarıdır” demiş. benim kullandığım kelimeler ise, kullanılan dilden alınmakla beraber, işbu tarih felsefesi bahislerini tartışmak üzere kavramlaştırılmış kelimeler. şimdi tekrar aklıma geldi, alice harikalar diyarında kitabında gördüğüm bir sözü, kullandığımız muhtelif üst-diller hakkında yazdığım, “şâhid-i ma’nâ benim” isimli yazımda dahi nakletmiştim: “glory” kelimesine farklı bir anlam yüklenmesine ^fakat glory kelimesi bu anlama gelmez ki” diye itiraz eden alice’e, şöyle cevap veriyor humpty dumpty:

“ben bir kelimeyi kullandığım zaman,” diyor, “o kelime tam benim istediğim ma’nâya gelir; ne eksik ne de daha fazla!”
kullanılan dillerden bir takım kelimeleri alarak, kendime göre kavramlaştırmak ve kelimelerin içine kendi kasdettiğim bir takım mazmunları yüklemek sureti ile, kendi felsefî kavramlarımı geliştirmeye çalıştım. tarih felsefesi yapmanın, hatta yalnızca bir mesele hakkında düşünmenin, tabiî neticesi budur: normal dilin muğlak ve kompleks yapısı içinde konuştuğumuz zamanlarda, bütün kelimeleri üzerinde az çok uzlaştığımız anlamlara delalet edecek şekilde kullanırız. halbuki kelimeleri kullanırken, gerçek anlamda düşünmeye başlar başlamaz, kelimeler bizim o “context” içinde atfettiğimiz anlam ve sınırlar içinde farklılaşmaya başlar ve anlaşmaktan ziyade, “babil kulesi” mazmûnunda ifade edildiği gibi anlaşmazlık sebebi haline gelebilirler. bu mazmun kelimesini de çok zikretmeye başladım şimdi ya: ki bu söz, “bir kelimenin içine, teşbih yapmak suretiyle, yüklenmiş gizli anlam” demektir: ancak şu an için bu mazmun bahsini daha fazla izah etmeyi erteleyeceğim. yani, şu anda arzetmekte olduğum bir kaç kavramda görüldüğü üzere, lüzum gördüğüm hallerde kullandığım kelimelere bizzat kendi kasdettiğim farklı bir anlamı hamletdiğim ve bir takım sınırlar atfettiğim durumlarda, elbette biraz bana mahsus bir dil, yani kelimelerin tarih içindeki kullanımı ile ve cemiyet tarafından üzerinde uzlaşılmış olan mer’iyetdeki kullanım anlamlarının dışında, hususi bir dil ve uslub kullanmış olacağım: mesela”bilim derken”kelimeye farklı sınır ve amlam yüklemem gibi: ki bu hal, bu kavramların farklarını izah etmediğim takdirde, elbette anlaşmayı zorlaştıracaktır. buna da, “dil yabancılaşması/ alienasyonu” diyorum. bilhassa kendi anadilimizde konuşurken, düşüncelerin kelimeler içindeki hareketinin meydana getirdiği farklılaşmaya hiç dikkat etmediğimiz için oluşan ve yanıltıcı olduğu için de çok tehlikeli, bir alienation/ yabancılaşma biçimi bu. bilindiği üzere varlığın ma’nâ ve mazmûnu isimli bir kitabım dahi var ve yeri geldiği zaman bu bahse de gireriz:

şimdilik, birer konu başlığı olarak arzettiğim yukardaki kavramların ise, yine zamanı ve yeri geldikçe açıklanacağı üzere, elbette bir takım alt-başlıkları daha var: mesela, “benlik” bahsini gerçi “ego sum qui sum” “ben benim” deyişi ile açtık ve bu ifadenin ingilizce tercümesi olan “i am who i am” yani, “ben kim isem o’yum” ifadesi, psikiyatristlerin dilindeki id, ego, superego gibi ifadeleri, hatta şuur, şuuraltı, sublimasyon ve projeksiyon kavramları gibi kendi benliğimiz hakkındaki şuurumuzu dahi şüpheli hale getiren çağrışımları hatırlattıktan başka; “nefs”, “ruh”, “akıl”, “kalb” gibi, yine benlik kavramını ifade eden başka alt başlıkları dahi var. ancak burada, benlik kavramının, çok daha fazla, çok uzun uzadıya tartışmamız gereken bir yönü de, çağımızdaki globalizm denen vâkıanın yol açtığı şartların meydana getirdiği reaksiyonlar cümlesinden olmak üzere, bugünlerde çok aktuel bir problem haline gelen “kimlik” meselesidir: ki bu başlık altında da, benliğin sosyal aidiyet ve mensubiyetle ilgili problematik yönleri yer almaktadır.
mesela daha şimdiden, stand-point: duruş noktası kavramı içinde, belki fizikçilerden aldığım “olay ufku” kavramını dahi (yani bir hadiseyi müşahede edilebilir hale getiren fizikî şartların oluşması ma’nâsında) tarih felsefesi açısından yorumlamam ve kullanmam uygun olabilir diye düşünüyorum.

ve mesela bakış açısı kavramı içinde, daha önce disiplinleri tasnif etmek için geliştirdiğim “prospectare: geleceğe bakış” (ilim), “retrospectare : geçmişe bakış” (tarih), “introspectare: içebakış” (sanat), inspectare: vaziyet teftişi (felsefe), conspectare: terkipçi/sentezci bakış (tarih felsefesi) gibi kavramlaştırmalar var. yeri geldikçe işbu oryantasyon, projeksiyon, yol haritası gibi kavramları dahi, bu kelimelere kendi yüklediğim anlamlara dair açıklamalar ile birlikte arz etmem gerekecek. kelimeleri, az çok üzerinde uzlaştığımız anlamları dışında ve kelimelere yeni mazmunlar yükleyerek, yahut farklılaşmış bir anlama gelen kavramlar şeklinde kullanarak, okuyucunun bildiği anlam sınırlarını birazcık aşmak, belki anlaşılmayı zorlaştırabilir. ancak bir yazarın okuyucudan dikkatini teksif etmesini istemeye, hiç olmazsa daha önce yazdığı şeyleri hatırlamasını beklemeye, pekâlâ hakkı vardır. aksi takdirde, coleridge’den naklettiğim kutsal kitap hikayesinde olduğu gibi, bir “insanı anlamadan okumaya” kalkışmak, semeresiz bir teşebbüsten ibaret olacaktır.
tekrar ihtar edeyim ki, naklettiğim bu ironik ifadede olduğu gibi, ben de demek istiyorum ki; “ben bir kelimeyi kullandığım zaman, o kelime tam benim istediğim ma’nâya gelir; ne eksik, ne de daha fazla!” ve dahi, yukarda naklettiğim beyitde söylediğim gibi, “nihân ettim kelâmım gerçi ma’nâ âşikâr oldu/ söz oldu perde-i hüsnün: o perde vasf-ı yâr oldu”: bazen kelâmımızı gizlesek de, ma’nâsı âşikâr olur. ne çare ki, gerçeği tavsif etmek için dahi, dili kullanmak zorundayız. hattâ kelimeler, sözler, bu varlığın güzelliğini açıklamaktan ziyade gizleyen perdelere dönüşseler bile. her ne kadar kelimelere atfettiğimiz bu husûsî anlam ve mazmunlar ile, birbirimizi anlamak zorlaşsa da… babil kulesi mazmunundan yola çıkarak yaptığım işbu girizgah vesilesi ile, kendi kullanacağım husûsî dil ve üslûba dair bu kadar mülâhaza ve açıklama şimdilik yeter. dilin meydana getirdiği çok daha başka ve daha mühim semantik problemlerinden ise yeri gelince tekrar bahsedeceğiz. şimdi gelelim, bu bahsin dîbâcesini teşkil eden rübaide söylendiği üzere, işbu muammalı lisan bahsinin aşina olmadığımız harflerini tanımaya çalışırken, hep bir perdenin ardında kıylükal etmekle meşgul olduğumuz için gerçek sandığımız ve ancak perde kalktığı zaman kalıcı ve gerçek olmadığını anlayabileceğimiz, şu “fânî benlik” bahsine. efsûs ki, şimdi bize bir “mâni-i nakk⺔ sabrı ve disiplini lazım…

(1) o zaman molla bize bu şiiri hasan harakaanî’nin rübaisi diye okumuştu. ben de çok sevdiğim bu rübaiyi ezberlemiş ve daha sonraki yıllarda tercüme ederek, kitaplarımdan birinde, hasan harakaanîye nisbet ederek neşretmiştim. fakat daha sonraki yıllarda bu rubaiye ömer hayyam rubaileri arasında tekrar rastladım. her ne kadar hasan harakanî’nin şair olduğuna dair bir rivayet yoksa da, bu şiiri hasan harakaanî’ye atfedenler de var ve bu rubainin sûfîlerin sözlerine çok benzeyen ve bilhassa hint mistisizmini hatırlatan sûfiyâne edâsı da âşikâr. rubai aslında belki de bir ömer hayyam rubaisi olabilir ise de, tabiî ben şimdi bu hâtırayı naklederken, o mollanın söylediği gibi yazdım.

kaynak;
http://www.sahinucar.com.tr/?p=1
ctrl x ctrl x
yusuf kaplan'nın bir yazısıdır.

tarih putu ve modern dünya
aydinlarin ihaneti

prof. dr. şahin uçar (*)
akira kurosowa'nın raşomon filmini gördünüz mü? bir adam ve karısı japonya'da bir ormandan geçerken haydudun biri bunlara saldırıp, adamı öldürüyor ve kadına tecavüz ediyor. bir köylü de bunları görüyor ve iş olup bittikten sonra, ölen adamın yanına gidip üzerindeki değerli hançeri aşırıyor. haydut yakalanıp mahkemede yaptıklarını itiraf ediyor.
ancak mahkemede yaşadıklarını anlatması istenen kadının anlattıkları ile haydudun anlattıkları ve köylünün anlattıkları, hatta (bir şaman vasıtasıyla ruhu davet edilen ve bu medyumun ağzından) öldürülen adamın anlattıkları, her biri vakayı kendi açısından anlattığı için, hiç birbirine benzemiyor.

olay galiba bağdat'ta geçiyor/du!

filmi kasten böyle kabaca hulasa ediyorum ve demek istiyorum ki insanlığın tarih malumatı da bunun gibidir. tabii ben bu kadar kısaltarak hulasa edince, filmin neye benzediği hakkında pek fikir vermiyor.

buna benzer bir "özlü" anlatım da woody allen'dan. üstada hızlı okuma kursları hakkında fikrini sormuşlar. "haa, ben hızlı okuma kurslarına gittim, gerçekten çok işe yarıyor. tolstoy'un harp ve sulh'unun 4 cildini yarım saatte okudum: aklımda kaldığına göre olay moskova'da geçiyordu" demiş.

bizim tarih hakkında bildiklerimiz de böyledir işte: dört cildi dolduran sayısız cümlenin yukardaki bir cümlelik özeti gibi. ben şimdi raşomon'un konusunu anlattım, ama filmi görmeyenler, acaba görmüş gibi mi oldu?

yaşanan irak harbinin yıllardır sürdüğü ve bütün dünyada konuşulduğu malum; bu yaşanan rezaletin tam teferruatını bir allah'ın kulu bilemez ve anlatamaz. bu işin tarihini yazacağız diye bir kitap yazmaya kalkışsak, yaşanan hadiselerin tam teferruatına nisbetle (askerlerin yaptığı işkenceler hakkındaki dedikoduları da hatırlayın) yazacağımız kitapta verebileceğimiz tafsilat, yukardaki "raşomon filminin özeti"ne benzemeyecek mi? ilerde tarihler bunu, "2002 yılında irak'ta savaş oldu" diye yazacak. yani "olay galiba moskova'da geçiyordu" yerine "olay galiba bağdat'ta geçiyordu" demiş olacağız.

şu anda yaşadığımız bir gerçeklik bu: ve bunun tam teferruatını ve içyüzünü, bu mesele ile ilgili bütün sırları, yalnızca allah bilir. şu anda bütün insanlık eline kalem alıp bu hadisenin tarihini yazmaya kalkışsa, hadiseyi birebir bütün teferruatı ile anlatmak gene mümkün olmaz ve elimizde bu hadiseye dair kala kala bir takım "gerçek mahiyeti ve içyüzü anlaşılmaz bilgi kırıntıları" kalır. üstelik tarihten bize kalan bilgi kırıntıları kabilinden malumat bile, o kadar hacimlidir ki, hepsini okumak imkansız. cambridge ünivesitesi'nin neşrettiği 'tarih'e bakın: sadece ilkçağlar tarihi kısmı, 15 kalın cilt. yani tarihi bilgilerin tamamını okumak imkansızdır.

hatta tarihi bilmek mümkün değildir. şu halde niçin tarihle bu kadar meşgul oluyor insanlık? fransız ihtilali'nden beri ideolojik sebeplerle; yani bir din karikatüründen ibaret olan ideolojiler adına saçmalamak için.

tarih tasavvuru

bunu biraz daha izah etmeliyim; çünkü maksadım bütün dünyada ve bazen tarihçiler arasında dahi yaygın olan bir yanlışı tashih etmek: her tarihçi sadece kendi ihtisas alanı için birinci elden tecrübeye sahiptir ve kendi ihtisas sahasına mensup meslektaşları arasındaki bütün ihtilafları da bilir ve kendi ihtisası hakkında kafasında oluşmuş bir "tarih tasavvuru" vardır. elbette tarihi bilgilere dayalı bir "tasavvur", ama bir tasavvur kesin bilgi değil.

bu hususta will durant'ın deyişini nakletmek benim hoşuma gider: "tarihin çoğu tahmin, geri kalanı da peşin hükümdür" bir tarihi araştırma tecrübesine ve bilgi birikimine ve tahminlere müstenid olarak inşa edilmiş "bir tarih tasavvuru"; yoksa kesin, objektif, isbatlanabilen, tecrübe edilebilen ve müsbet ilimlerdeki gibi bir otorite ile, verilen hükümleri kabul etmeye bizi mecbur eden "bilimsel" bir bilgi değil...

bizim, kendi ihtisas alanımıza ait olmayan, "tarihi hadiseler hakkındaki ve o alanın uzmanları arasındaki" ihtilafları bilmemiz imkansızdır. söz gelişi, ben osmanlı tarihi hakkında yalnızca bu sahanın uzmanlarının anlattıklarını okuyarak bir fikir sahibi olabilirim. ama bakalım ki bu alanın uzmanının anlattıkları doğru mudur? bu sahanın uzmanları arasındaki sayısız ihtilaftan haberimiz olacak kadar, yani uzman olacak kadar, inceleme imkanımız olmadığı için; bize bir uzman tarafından verilen bilgileri, onun o alandaki ihtisasına güvenerek, uzmanlarca üzerinde uzlaşılmış bir gerçek zannedebiliriz.

bu hususta ancak o sahanın uzmanları fikir serdedebilir, çünkü o mevzuda elde mevcut olan tarihi materyalleri ve onlar hakkındaki münakaşaları ancak o alanın uzmanı bilebilir. mesela ben talebe iken rahmetli şihabettin tekindağ'a fatih'in ölümü hakkında yılmaz öztuna'nın yazdıklarını nakletmiş ve onun verdiği "fatih'in ölümü meselesi" ismli makalesinin ayrı basımını okumuştum. yılmaz öztuna'ya göre fatih venedik'le işbirliği yapan hekimler tarafından zehirlenmiştir. şehabettin tekindağ'a göre ise hekimlerin böyle bir kastı yoktu...

entelektüel, tarihten ne anlar?

entelektüeller veya belli bir tarihi sahanın uzmanı olmayanlar, ancak bir tarihçinin otoritesine ve yazdıklarına güvenmek, yani anlatılanları doğru ve gerçekten olmuş hadiseler zannetmek durumundadırlar. ve böylece, ancak ikinci elden ve çok şüphe götürür bir bilgiye sahip oldukları için (bu tarihi bilgilerin ve tasavvurların pek çok yönünün o alanın uzmanları nezdinde şüpheli/ tartışmalı bir mevzu olduğunu bilemedikleri için) anlatılanları, anlatanın otoritesi ve ilmi şöhreti ve yazılı metin fetişizmi gibi tesirlerin telkin ettiği bir inançla, "tarihi gerçek" zannederler. halbuki işin uzmanları arasında hiç bir tartışmaya mevzu olmayan bir tarihi mesele olamaz.

bu entelektüeller, tarihi mevzular hakkında hangi çeşitten bir bilgiye sahiptir? sadece diğer tarihçilerin yazdığı ikinci elden tarih kitaplarını okumuş olabilirler. yani başkalarının tarih tasavvurlarını konuşuyorlardır, hepsi bu. peki acaba bu tasavvurların doğru olup olmadığını bilebilirler mi? asla... tahkik edebilirler mi? o sahanın uzmanı olacak kadar çalışmadıkça, bu da mümkün değil.

eski zamanlarda tarih bu kadar popüler bir mevzu değildi; ama son iki asırdır bütün dünyada ve nerdeyse bütün entellektüeller, aydınlanma çağından sonra zuhur eden ideolojik saikler ile, tarihi meseleler hakkında, biteviye, sonu gelmez bir biçimde konuşmak hastalığına yakalanmıştır. sayısız entelektüelin hiç bir ihtisas bilgisine sahip olmadıkları tarihi bahisler hakkında böylesine koyu bir cehaletle ahkam kesip durması modernitenin bence en iğrenç ve en zararlı hastalıklarından biri. öyle konuşuyorlar ki, üç beş kitap karıştıran herkes, sanki tarihi olayları bizzat görüp yaşamışlar. tamamen şüpheden vareste ilmi hakikatlerden bahsediyorlar sanırsınız. o sahanın uzmanlarının bile hiç bir zaman erişemeyeceği bir takım kati ve şüphe edilemez bilgilere acaba bu arkadaşlar nasıl ulaşıyor?

tarih bir gaib zamandır, geçmiş zamandır. kimse tarihi tecrübe edemez, müşahede de edemez; hatta bahsi geçen tarihi devirde yaşayanlar için bile, tarihi müşahede etmek imkansızdır; onun hakikatini, eksiksiz kusursuz şekilde, kimse bilemez. çünkü bu mümkün değildir.

ey modern dünyanın saf entelleri! tarihçilik zordur: kitapları okuyarak veya bir şekilde tarihte vaki olduğu söylenen hadiseler hakkında malumat edinerek, "tarih öğrenmek" imkansızdır ben "tarih üzerine" isimli bir konfe- ransımda (bkz: insanın yeryüzü macerası gelenek yy 2003), demiştim ki: "historia est terra incognita": yani tarih henüz bi- linmeyen, keşfedilmemiş meçhul bir ülkedir, tarihte kesin bilgi yoktur: "tarihçinin tarih tasavvuru" vardır. o tarih tasavvuru bahsedilen spesifik tarih alanınin uzmanları arasında bol bol tartışılabilir; fakat tarih ihtisası dışında bir ihtisasa sahip olan diğer entellektüellerin tarihle ilgilenmesi bile abesle iştigaldir.

tarih, ideoloji ve siyaset

ideolojik saiklerle ve aydınlanma çağının doğurduğu bu modernite hastalığı sadece saçma olsaydı, hoş görülebilirdi; fakat siyasi kavgalara gevezelik malzemesi ve mazereti üretmek için istismar edilmesi sebebiyle yaşadığımız dünyanın en saçma ve en zararlı hususiyetlerinden biridir. mesela bazıları diyor ki "türkler ermenilere katliam yapmış?" ben de bunu söyleyenlere karşı safiyane bir soru sormak isterdim. "sen orada mıydın, o katliamı yaşadın mı, gördün mü? nerden biliyorsun böyle bir şey olduğunu?" "-efendim tarihçiler söylüyor, yazıyor belgeler filan..." ben de diyorum ki bir takım tarih tasavvurları hakkındaki münakaşaları tarihçilere bırakın. bırakın, tarihçileri yalnızca tarihçiler okusun. tarih kitapları okumak enteller için sadece faydasız değil, ayrıca çok da zararlıdır. hoşça vakit geçirme maksadıyla bile okunması caiz değil; çünkü üzerimizdeki menfi tesiri dünyamıza fevkalade kötü ve tahrib edici zararlara mal olmaktadır.

üstelik, aydınlar bunu safiyetle, samimi kanaatleri olarak ve iyiniyetle tartışıyor olsalar, haydi neyse. son üç asır boyunca bu entelektüel zümreler siyaset meraklısı da oldular. politikacılar gibi güç sahibi olmak sevdasındalar. politikacılarla işbirliği yaparak, her biri kendi mensub olduğu siyasi kampın hedeflerine göre, halkı politik maksatlar için yönlendirmek istiyorlar, böylece kendileri de politikacılara ve materyalist kitlelere benzediler. ortaçağ'ın hakikati arayan tahsil-i maarife yönelmiş ilim ve marifet adamlarına hiç benzemeyen, şu veya bu istikametde bir çıkarcılık peşinde, önce kendilerini sonra da halkı aldatmaya yönelmiş bir entelektüel sınıftan söz ediyoruz.

tolstoy bir yerde demiş ki: "kimseye zarar vermediği sürece budalalık sevimli bir şeydir." halbuki çağdaş entellektüellerin tarihle uğraşıp durması sadece zararsız bir budalalık değil. kendi fikirlerini "samimi kanaat" zannedebilir; ama çağdaş entellektüellerin bu aşırı tarih merak ve istismarının arka planında yalnızca çok zararlı bir budalalık değil, ideolojiler ve politik menfaatler tarafından kullanılan ve yönlendirilen bir samimiyetsizlik ve kötüniyet de var.

işte bunun için yıllardır, "yeni bir tarih felsefesi"ne ihtiyacımız var diyorum. çünkü aşırı safiyetle inşa edilmiş eski tarih anlayışları, sadece yetersiz ve faydasız değil, aynı zamanda dünyamızda cirit atan saçma sapan ideolojiler ve savaşların da motivasyonu olmakta; motivasyonu değilse bile, fikri temelini teşkil etmekte, yalan yanlış bir "dünya tasavvuru" yahut "dünya görüşü" inşa etmek için kullanılmaktadır.

hulasa, entelektüellerin kendi kafalarında oluşturdukları bu tarih putları hakkında konuşup durmaları ve bunun sonucu olan kavga ve savaşlar, modern devirlerin ideolojik saçmalıkları cümlesindendir. kendi kafamızda ürettiğimiz "tarih putları": ideolojiler... entelektüalizmin deli gömlekleri...

error 404: file not found : dosya yenisafak'da bulunamadi you have received this error message because the url is incorrect. first, click the reload button. ıf this doesn't solve the problem, check the url... yenisafak
yazı içinde geçen insanın yeryüzü macerası kitabı şu sıralar şule yayınları tarafından basılıp piyasaya sürülmüştür.
ctrl x ctrl x
yök mektepler ve ilme dair

bu günlerde yök yine iş başında. "indoktrinasyon”, yani “mecbûrî eği­tim yoluyla ideoloji
aşılamak için beyin yıkama” maksadının üniversite seviyesindeki tezâhürü işte bu yök kurumu.
üniversite se­viyesinde bile hür düşünceyi kabul edemeyen bir kurum. aslında, bü­tün bu
kurumsal yapılar, beşerî faaliyetlerimizin bizim irademizden müstakil bir varlık ve işleyiş
tarzı kazanmış, bize yabancılaşmış ve bi­ze rağmen işleyen, "yabancılaşma" (alienation)
biçimlerinden ibaret de­ğil mi? yök kurumunun mâhiyetini herkes biliyor. bu vesîle ile, ilim
ve mekteplerin mahiyetinden tekrar bahsetmeyi düşününce aklıma yunus emre’nin sözleri geldi.

koca yunus’un sözlerinin çoğu hikmettir ve birçok sözü de "ayn-ı keramet"tir. buyuruyor ki:
"ilim ilim bilmektir/ ilim kendin bilmek­tir/ sen kendüyü bilmezsin/ bu nice okumaktır" sokrat
dahi, "önce kendini tanı" demiş. insânî şuur tahsîl-i maarife mecburdur. sûfîler "kim kendini
bilirse, rabbini bilir" derler. bu mümkündür, çünkü insan "mikrokozmos"tur (zübde-i alemdir;
kâinât onda meknuzdur). hz. ali’ye atfedilen bir şiir var:

"devâuke fîke ve ma teş’uru
ve dâuke minke ve mâ tubsiru":

“ilacın kendindedir ama şuuruna varmıyorsun ve hastalığın kendi nefsindendir ama görmüyorsun"
diyor hz. ali ve de­vam ediyor: "sen kendini bir cürm-i sagîr, küçük bir şey, sanıyorsun ama
âlem-i ekber senin içindedir." şeyh galib, gâlibâ bu sözden ilham alarak, "hoşça bak zatına ki
zübde-i âlemsin sen" demişti. sâhi siz bir­takım kendini bilmezlerin âlim olduğuna inanabilir
misiniz?

yazının keşfinden ve medeniyetten önce ilim şifâhî (dudaktan, söz­lü eğitim) idi, dudaktan kalbe
akardı; onun için de, çok daha başarılı bir “ta’lîm usûlü” idi. elbette, şifâhî olunca, zarûrî
hayat bilgileri ile sınırlı kalmış­tır. medeniyet mektep tahsilini getirdi. mekteb ise mekteptir;
daima bir ekolê (okul) bilgisi hüviyetindedir. yani, mektepte hür düşünceden zi­yade o ekolün
kurucusu olan üstadın izinden gidilir. vaktiyle, iskende­riye’deki yeni eflatunculuk mektebinin
eflatun’un izinden gitmesi; an­takya ekolünün ise aristo’yu takib etmesi gibi. işte, en azından
onye­dinci asra gelinceye kadar, batı düşüncesine hakim olan iki mektep.

ebû hanife çağında camide öğrenilen iilam ilimıeri başka, nizâmî’nin kurduğu muhafazakâr
medreselerdeki tedrîsat başka. medrese ekolleri ebu hanife gibi üstatların izinden gitmiştir.
elbette, ilmî usulle­ri ihdâs eden insanlar başka, onların ekolünden gelen, fikirlerini öğre­ten
insanlar yine başkadır. mektebin, medresenin, üniversitenin vazifesi ilim ihdâs etmek, ilimlerin
temellerini atmak, değildir. onların vazi­fesi, mensup oldukları ekolün (yani o zaman geçerli
sayılan paradigma­nın, kurumlarındaki ilmî zihniyetin) fıkirlerinin geliştirilmesi ve öğretil­mesidir.
büyük âlimlerin üniversitelerde/medreselerde çalıştığı haller de vâki’dir. amma ilim başka, mektep
başka... ebû hanife’leri veya eins­tein’leri hiçbir mektep yetiştiremez. eflâtun akademi kurar,
akademide yetişmez. o seviyede ilim, hakîkî ilim, vehbîdir (allah vergisidir) kesb ile çalışmakla,
öğrenmekle, ele girmez.

mekteplerin işi tekrar ediyoruz ki, "indoktrinasyon"dur: “doktriner ce­hâlet” i’mâl ederler (!)
ilmî ekollerin (paradigmaların) telkîni veya ideolo­jik telkinler... pek fazla farketmez. mektep
tarih boyunca muhafazakâr oldu ve mevcut statükoyu korumak istedi. adı üniversite de olsa, va­zifesi
de, kuruluş amacı da budur. yani üniversitelerde positivist para­digmaları, (yani şu paradigma lafına
da sinir oldum şimdi) pozitivist ideolojiyi telkîn etmekle, 12 eylül ideolojisini telkîn etmek
arasında ne fark var? ikisi de telkin, hem de yanlış telkinler. dünyada “hür düşünce” mekteple,
üniversite ile değil, matbaa ile yayılmıştır. ilim ve felsefenin büyük isimleri mekteplerde
yetişmediler. çünkü bu imkânsızdır. böyle insanlar mekteplerde okumuş olsalar da, okutulan mektep
klişeleri on­ları etkilemez: mevcut otoritelere karşı çıkmayı da, kendi fikirlerini inşâ etmeyi de
bilirler. ama dediğimiz gibi, bu allah vergisidir, okumakla ol­maz. sokrat’ın ve yunus’un kasdettiği
anlamlarda "kendini bilme’’ye gelince, onun mekteple medrese ile hiç ilgisi yoktur.

o bir irfân seviyesidir ki halkımızın şifâhî kültüründe kitâbî kültür­den daha büyük ölçüde mevcuttur.
türkiye’de mekteplerde öğretilen, “ya­lan yanlış üç-beş pozitivist mektep klişesinden ibaret” kitâbî
kültür çok zayıf. benim annem bazen, halka mahsus o şifâhî kültürün, sağduyu­nun ve sezginin ifadesi
ile, "gâvur mektepleri" diyor ki, materyalist ve pozitivist ekoller için "gâvur" sıfatı çok da haksız
değil. vaktiyle aydın­lanma çağının getirdiği fikirlere kızan bir ingiliz şair, w. wordsworth de burada
nakletmek istediğim bir tenkid şiiri yazmıştı. ingilizce aslını da burada parantez içinde yazıyorum:

enough of science and of art
close up these barren leaves

http://www.haberakademi.net/2012/haberyazdir.aspx?hbrid=5033
ctrl x ctrl x
tenkidlerin tenkidi

“eleştiri”nin mahiyeti hakkında bir yazı yazmamı isteyen millî kültür dergisi, galiba,
bu işi tam adamına havale etmiş oldu. zira (bbc televizyonundaki bir “tarih felsefesi”
tartışmasında) pieter geyl’in toynbee’ye dediği gibi: “i am going to be very critical”:
çok tenkitçi olacağım; çok sert bir tenkit yapacağım. bu yazımda önce tenkidin mâhiyeti
üzerinde duracak, bilâhare, şahısları yargılamak âdetim olmadığı için, muhtelif disiplinler
hakkında umumî tenkitler yapacağım. hz. isa efendimizin çok sevdiğim bir kelâm-ı mübarekleri
var:” do not judge; otherwise, you will be judged!” yargılama (mahkûm etme, başkalarını
tenkit edip haklarında hüküm verme) aksi takdirde yargılanacaksın! (sen dahi, aynı ölçüler
ile hükmolunacaksın!) buyurmuşlardır. gerçi ahlâk ve hukuk babında söylenmiştir; velâkin,
hz.isa’nın bu sözü, her türlü tenkit için geçerlidir denebilir. zira tenkit mesuliyeti
mucibdir: nasıl yargılarsan, öyle yargılanacaksın!

evet tenkid, mesuliyeti mucibdir: ilim, himmet ve gayret ile yapılmalıdır. “nâmerdan nemidâned
ki himmet-i merdân çiyest” demişti abdülkadir meragi: namertler himmet-i merdânın ne olduğunu
bilmezler.. tenkid (değerlendirme) ortada tenkide değer seviyeli eserler ve düşünceler bulunan
zaman ve muhitlerde işe yarar. düşüncenin fakir, tenkidin sevimsiz bulunduğu zaman ve muhitlerde
ise tercih edilen tenkit şekli, ya hicivdir, yahut birileri hakkında dedikodu yapmaktan öteye
pek geçmez. ciddi ve kaliteli bir değerlendirmeyi okumak, bir yazarı doğrudan doğruya kendimiz
okuyarak elde edeceğimiz birinci elden bilgiden bile, daha değerli olabilir. gerçi başkasının
yorumu da, başkasının yorumudur; gerçeğe gözlükle bakmak anlamına gelebilir. her iki bakış açısı
da yerine göre, doğrudur. r. waldo emerson’un bir sözü bu hususu iyi açıklar: “it is the fault
of our rhetoric that we can not strongly state one fact without seemingly to belie some other”:
başka bir gerçeği yalanlıyormuş gibi gözükmeksizin, bir gerçeği (vakıayı, olguyu) kuvvetli bir
şekilde ifade edemeyişimiz, retorik bir kusurdur. gerçek bazen janus gibi iki yüzlüdür (şayet
çok yüzlü değilse!): bir yüzündeki hakikatin ifadesi, arka yüzündeki gerçeğin inkârı ma’nâsına
gelmez. paradoks mantığı tutarsız görünebilir; ama bakış açısına göre tenkidin mahiyeti de
değişebilir.

esaslı bir tenkide duyulan ihtiyaç, herkesin iyi bir münekkidde mevcut olan tecrübe, bilgi ve
anlayışa sahip olamaması sebebiyledir.“tarihten önce tarihçiyi tanımak lâzım” dedikleri gibi,
tenkitten önce “münekkid”i (eleştirmen diyorlar şimdi) tanımak lâzım. “türk musikisinin bugünkü
hâli” isimli yazımda (yazarlar birliği yıllığı, 1988) söylediğim bazı sözleri bu bâbda iktibas
edeyim:” sanat kültürün en mühim ve en beliğ ifade şekillerinden biri olduğuna göre, herhangi
bir güzel sanat hakkında verilecek hüküm, aslında sanat deyince ne anladığımıza bağlıdır. demek
ki, musiki hakkındaki hükmümüz, aslında daha geniş çerçeveli bir “sanat tenkidi” ve sanat hakkındaki
hükümlerimiz de, bir kültürel muhitin ifade üslubu olması hasebiyle, daha umumî ve muhtevalı bir
kültür tenkidinin mahsulü olmalıdır. böyle bir kültür tenkidi yapmak ise pek kolay bir iş olmadığı
için, sanat münekkidleri, ekseriyetle, pek de iyi bilmedikleri bu vâsi kadrolu meseleler hakkında,
“edebiyat yapmak” zorunda kalmaktadırlar.” demiştim. kültür tenkidi gibi büyük bir meselenin her
münekkidin harcı olmadığı ve arka plânında bir tarih felsefesi gerektirdiği malûmdur. aynı yazımda,
ingiliz edebiyatında meşhur bir münekkidden, benim gibi biraz fazla keskin ve sert hükümler vermesiyle
meşhur, dr. samuel johnson’dan yaptığım iktibası da tekrarlamak isterim; zira tam bu kasdettiğim
ma’nâdadır: “üç türlü münekkit vardır: birincisi hiç bir kaide bilmez, sadece tabii zevkine ve
alışkanlıklarına göre hükmeder; ikincisi, kaideleri bilir ve onlara göre hükmeder, üçüncüsü, kaideleri
bilir ama o kaidelerin üzerindedir. tatmin etmeniz gereken bu üçüncü tip münekkiddir. ondan sonra
tabiî zevkine göre hükmedenler gelir. sırf kaidelere göre tenkit yapan münekkit ise, daima
aşağılanmalıdır…” demek ki, bazı münekkidlerin değerlendirmesi dr. johnson’a göre, halkın tabii
zevkine göre yaptığı değerlendirmeden daha az geçerlidir ki ben de bu kanaatteyim. umumiyetle halkın
takdiri, o fevkalâde münekkit bulunmadığı zamanlarda, sıradan münevverlerin takdirinden daha üstündür.

demek ki, herhangi bir konudaki tenkidin (yahut değerlendirmenin) değeri, o tenkidi yapan zatın,
o husustaki otoritesi ile kaimdir. ne var ki bu otorite, mekteb muallimine mahsus kaideperestlikten
ibaretse, ancak küçümsenmeye lâyıktır. bu niçin böyledir? genellikle entelektüeller, bir meseleyi
değerlendirirken, mensub oldukları fikrî cereyanların, ekollerin, yahut başka bir tabirle, standart
haline gelmiş normların ışığı altında tenkit yaparlar. bu standartların dışında saydıkları eserler ve
fikirler ise onları tatmin etmeyecektir. halbuki standartlar, yahut normlar, devir devir değişir.
değişmesinin sebebi de birilerinin onu değiştirmesidir, elbette. kimdir bu birileri? birtakım istisnaî
kabiliyetler, geleneğin kalıbını kıran ve ulaşılması gereken yeni seviye ve normlar getiren dahiler:
yaratıcı bir azınlık! genellikle bu insanların, yeni ve orijinal olan mesajları büyük kitlelerce
anlaşılmayacaktır. anlaşılmayacaktır; çünkü yenidir, standart dışıdır. ulaşılması gereken yeni bir
seviyeyi temsil eder. yarının tarihine bakış isimli bir esere dair yazdığı tenkidde, dr. ali şeriati’nin
dediği gibi, piramidin zirvesinde bunlar bulunur. bir münevver zümresi bunları nisbî olarak anlar; böylece
ekoller oluşur ve piramidin tabanı mesabesindeki geniş halk kitlelerine bunları yaymak, bunu ekol (mekteb)
haline getirmek, yahut bir başka tabirle, bunları uyulması gereken kaideler olarak takdim etmek, entelektüel
zümrelere düşer. ne var ki bunların kendi anlayışları da asıl yaratıcı azınlığın fikirlerinin sathî bir
kavrayış ve taklidinden ibarettir çoğunlukla. zira schopenhauer’un dediği gibi: “dehayı anlayan da belki
ancak yine bir dehadır.” geniş halk kitlelerine yayılıncaya ve mektep klişelerine dönüşünceye kadar bütün
bunlar derece derece asıl değerlerinden kaybedeceklerdir. entellerin hükümlerini bunun için küçümsüyoruz.
sadece kaideler çerçevesinde hüküm veren, yargılayan münekkit bunun için kayda değer değildir: bu münekkidler,
tabii olarak alıştıkları kaide ve standartların dışındaki yenilikleri, bir dehanın orijinalitesini ve yaptığı
inkılâbı, genellikle takdir edemez ve alıştıkları normlara uymuyor diye bunları peşinen mahkum etmek şeklinde
tepki gösterirler. zamanın modası olan yerleşmiş kalıpların dışındaki büyük dehâların, çağlarından ileride
olmaları sebebi ile ancak ölümlerinden sonra anlaşılmalarının bir sebebi de budur. fikirlerinin ekol haline
gelmesi için, onların takdir edilip, ikinci sınıf, üçüncü sınıf münevverler arasında yayılması zaman
alacaktır. heyhat, biçare muzdarib dahi, çoktan ölüp gitmiş olacaktır.

halbuki, eleştirmen denilen kişilerin takdir edip, övdükleri eserlerin büyük bir ekseriyeti, sadece vasat
yahut vasatın biraz üzerindeki, o sıralar moda olan ekollerin içinde bulunan (yani o ekolün kurucularının
sönük birer kopyasından ibaret) eserler olacaktır. ah alışkanlıklarımız! onları, “başka türlüsü olamaz,
yahut olağandışı olur, ancak böyle alışkanlıklarımıza uyan şeyler tabiidir ve meşrudur” zannederek,
putlaştırırız. halbuki asıl dehâ eserleri orijinaldirler ve birilerini taklid yerine yeni bir yaratıcı
soluk taşırlar ki yeniliklerinden dolayı (yani gerçekten değerli oldukları için) peşinen reddedilirler.
yargılandıkları dahi şüphelidir, gerçekte: biz insanlar alışkanlıklarımıza uymayan şeyleri sevmeyiz
vesselâm.fikir ve sanat tarihi sayısız misalle dolu. bir devirde moda olan lâkırdılar ve sözde
standartlar uğruna-ki o standartların dahi geçen zamanla birlikte değişmesi mukadderdir- nice değerler
harcanmış, nisyan içinde yok olup gitmiştir. bach’ın notalarını kasaptan et alırken, paket kağıdında
keşfeden bir bestekâr olmasa, büyük bestekâr ebediyen nisyana mahkum olacaktı, derler.

isim zikretmeyeyim, ama müşahhas bir misal vereyim: zamanımız musikişinasları arasında
(arel ekolüne mensub olan klasik türk müziği mensupları) bir prozodi modası var ki bu
kaideperestlik illetine bir misaldir. prozodiye dair bir kitapta gördüm: yazara göre
itrî’nin, dede efendi’nin ve emsali klasik bestekârların eserleri lebaleb prozodi hataları
ile doludur! halbuki bunlar temel klasiklerdir ve eserleri bahsedilen standartların
temelidir. bunlara yanlış, hatalı diyecekseniz, bunları nasıl klasik sayabilirsiniz?
yukarıda söylendiği gibi onları aşan bir deha eseri, yani ulaşılması gereken yeni
standartlar ortaya koyuyorsanız o başka. halbuki okuyup görüyoruz. h.s. arel prozodi
hakkında üç sayfa bir makale yazmış bir tarihte; yazarımız da bundan mülhem olarak,
prozodi mevzuunu ele alıp bir kitap yazacak ya! ne yapsın? söz arasında fikrimi de
söyleyeyim bari: bu prozodi dedikleri basit bir intonation meselesidir; yani “dilin,
bünyesi icabı vurgulanması gereken (intonation yapılan) söz ve heceler, sözlü musiki
eserlerinde, bu sözlere uygun olarak vurgulanmalıdır” şeklinde bir fikir ki temelde
bu fikir doğrudur da! ne var ki, habbeyi kubbe yapan müzisyenlerimiz, kendilerince,
“efendim niçin dilde kısa olan bir heceye uzun (yahut vurgulu) bir musiki lahni tekabül
etsin, kısa hecenin nağmesi kısa, uzun hecenin nağmesi uzun olmalı” diyorlar. iyi hoş
da, bu fikir bizim klasiklere gerçekten uymaz. sebebi şu ki, osmanlılar bugünkü türkçe’de
(türkçe asıllı kelimeler de dahi) kısa olarak telaffuz edilen sesleri uzatarak ve
vurgulu telaffuz ederlerdi. onlar şimdikilerin sandığı ve okuduğu gibi kısa, yahut
vurgusuz, hece değil evvelâ. meselâ, dede efendi hicaz yürük semaisinde (ki en güzel
eserlerinden biri) “dilde nihânım, kaaşı kemanım” derken “kaşı kemanım” demez bugünkü
türkçe’de olduğu gibi “kaaşı kemanım” der. işin bir yönü bu.

bir başka yönü de şu ki, bu efendi üç sayfalık bir makaleyi koca bir kitap haline
getirip, şişirmek için ne yapıyor? işte efendim; pek çok klasik bestekârın eserlerinden
örnekler verip, onlara prozodi kusurları bulmak, yani en büyük dehaları beğenmemek
ve dahi söyleyecekleri üç beş kelimeden ibaret bilgi dağarcığı bir kitap hacmi
tutmayacağına göre, eski eserlere dair pek çok notayı, sayfalar dolusu arka arkaya
eklemek suretiyle, güya prozodi meselelerine dair kitap yazmış olmak cakası satmak:
doğrusu kaideperestliğin bu derecesi gülünçtür. bu nevzuhur (eski klasiklerin hiç
bilmediği) sözde-kaide’lere uymayan eserler, prozodi kusurları ile malûl sayılıyor.
iyi de bu klasik türk müziği, ya da türk sanat müziği denilen bayağı arabesklerden
ibaret pek çok çağdaş besteye ne demeli? bunlar da prozodi kusuru yok, işte; beğenmişsiniz
trt neşrediyor; amma bunların çoğu erbabının midesini bulandıracak kadar iğrenç
şeyler. nasıl beğendiniz bunları acaba?

yani birtakım standartlar ve kaideler -sanat söz konusu olunca- gelişmiş bir estetik
zevk gerektirir ki o da sıradan münekkidlerde zaten bulunmaz. sebebini yukarıda
arzettik. onlar olsa olsa, vasatî şeyleri tanıyabilirler; onlara aşinadırlar; zira,
basit kaideperestlik daha fazla bir anlayış seviyesi veremez.diğer taraftan, entellere
mahsus bu körletici hastalığın bir başka sebebi de egocentrizm illetidir. eskilerin
bir sözü vardı: “men menem diğer nist”: ben benim, başkası yok! tabii olarak, herkes
kendi kültür ve bilgi seviyesi ile mütenasib olarak, evvelce kazanılmış müktesebatı
mesabesinde, düşünür ve konuşur. bu arada müktesebatımızın yetersiz, bilgi görgü ve
tecrübemizin eksik olması ihtimalini hep unuturuz! toynbee, tarihçi açısından din
isimli eserinde, hristiyan ilâhiyatındaki meşhur ilk günah sembolüne enteresan bir
yorum getirir: bu ilk günahı âdemoğlunun egocentrizm (kendini her şeyin merkezi sayma
ve hodbinlik) hastalığı olarak yorumlar.

isim zikretmesem de, meşhurdur: üstatlardan biri, üniversitedeki proflardan birinin
eserlerinde bulduğu yanlışları tenkit edip duruyormuş. bu profesör bir gün mezkûr üstada
demiş ki: “sen bizim eserlerimizi tenkit edip duruyorsun ya, senin eserlerinde de
birtakım yanlışlar var!” üstat cevaben demiş ki: “cehalet de üniversitenin tekelinde
değil ya?… “çok şık bir cevap!

sadece üniversitede değil, bütün entelektüel zümrelerde bir çeşit egocentrizm hastalığı,
kendini kâinatın mihveri sanıp ona göre ahkâm kesme illeti vardır. sebebi bizatihî
entelektüalizm hastalığıdır. türkiye günlüğü’ndeki (4. sayı) fransız ihtilâli’ne dair
yazımda p. bayle’nin meşhur lügatinden bir söz nakletmiştim (bu sözlük 10 cilt olup
bir tenkit şaheseridir; amerikan kongre kütüphanesi kurulurken ilk alınması gereken
100 kitap arasında sayılmıştır). “akıl her şeyi paslandırıp, aşındıran bir toza benzer
ki -her şeyi tahrib ettikten sonra- şüpheciliği ile nihayet kendi kendisini de tenkit
ederek, paslandırıp, aşındırarak yer bitirir!” diyor bayle. şu sathî tahsil ve kültür
cilâsı altında, her entel böyle bir “pas”tır. zannolunur ki her şeyi tenkit etmek
zorundadır; zira ki, entelektüel akla güvenir, entelektüalizm akla güvenmek ve akıl
yürütme yoluyla problemlerin çözülebileceğine itikad etmek demektir. ne var ki akıl
pek de güvenilir bir kılavuz değildir zahir…

şimdi denilecek ki “sen entelektüel değil misin?” hâşâ ve kellâ.. bu noktada kendimle
ilgili “ad hominem” (şahsım hakkında, şahsî kusurlarım ve müdafaa sadedinde) bir
self-ci-ritic (nefis muhasebesi, öz-eleştiri) yapmama izin verilsin! benim fazla
müşkülpesent ve tenkitçi olduğum, çok sert ve kesin hükümler verdiğim, rivayet olunur
(hatta kendi eserlerimi dahi beğenmediğim söylenir ki bu mümkün değildir: “kizb-i
sarih”tir). diyeceksiniz ki, “yani şimdi bu yazıyı okuyup görüyoruz ya?” eh, o da
doğru, bu da doğru! maksim gorki naklediyor: tolstoy’la kırım’da gezerken bir kuş
sesi duymuşlar. üstad “bu ne kuşu?” demiş; gorki de, “ispinoz kuşu bu, hep böyle öter!”
demiş. bir ara, üstat ile münakaşa etmişler; gorki: “bu söylediğiniz filan sözünüze
uymuyor” deyince, üstat demiş ki: “ispinoz kuşunun bir tek türküsü var; bir ömür boyu
hep aynı nağme. halbuki insan kalbinin bin türlü nağmesi var. birader, ben ispinoz
kuşu değilim ki hep aynı türküyü söyleyeyim!” ne zarif değil mi? yani biz ispinoz
kuşu değiliz ki… emerson’un dediği gibi, bu retorik bir kusur! bir gerçeği net bir
biçimde ve kuvvetli ifade etmek isterseniz, kesin ve keskin biçimde söyleyeceksiniz.
bir dağa şarktan bakarsan başka şekil garptan bakarsan başka bir şekil görürsün. o
da doğru, bu da.

fransız ihtilâli hakkındaki yazım üzerine bir münekkit “memlekette latince fast kursu
da yok ki, gidip öğrenelim de, şahin bey’in yazılarını anlayalım” diye yazmıştı bir
tarihte. ancak, ben yabancı kavramları tercüme etmek taraftarı değilim (hatta bunun
anlaşılmayı daha da zorlaştıracağını zannederim) ve zaten böyle bir yabancı fikir,
cümle vs. yazarsam, mutlaka parantez içinde, yapabildiğim kadar doğru, bir tercümesini
de veririm. böyle ecnebi kelime ile yazılan yazıların ilm-i telif (kompozisyon) bakımından
sevimsiz olduğunu bilmez değiliz. lâkin her fikir her dilde mevcut bulunmaz, onları
söylememek ise, hiç olmaz. zaten aslında her nevi tenkidin bir nevi dil tenkidi olduğunu
söylemek dahi mümkündür.(bir yazıda her şeyi söylemek mümkün olmadığı için) bazen
yazılarımda bol miktarda atıf (gönderme), yaptığım da bir şikâyet mevzuudur ve doğrudur.
az ve öz yazıp yine de söylenmesi gereken her şeyi söylemenin başka çaresini bulamadım.
ancak meraklısı için, verdiğim bir hükmün mucip sebepleri hakkında biraz daha fazla
okuma imkânı vermek üzere, bu yazımda yaptığım göndermeleri (kitap ve yazar isimleriyle)
zikredeceğim. aslında, hemen her yazım bir kitap hacminde anlatılması gereken sayısız
yaratıcı fikir ile lebaleb dolu olduğundan, fikirleri kısaca söyleyip izahını erbabına
zaten malum olan birtakım göndermelerle yapmak; bu izahattan mahrum kalan belli bir
seviyenin altındaki okuyucunun yazıyı anlamasını çok zorlaştırıyor. bu sebeple yazılarımın
ciddi bir tenkide muhatap olması bence de temenni edilen bir şey: tenkid olunsa, izah
sadedinde faslü’l-makali şerh eden cevaplar ile hata ve sevabımız tebeyyün ve taayyün
ederdi.

eskilerin bir sözü vardı demiştik: “men menem diğer nist!”: ben benim, başkası yok!
kendini beğenmişçe bir söz işte; lâkin bu sözün, “beni başkaları ile karıştırmayın,
etiketlemeyin, filan gruba, falan zihniyete nisbet etmeyin” şeklinde bir yorumu daha
var. latinlerin de aynı ma’nâda bir sözü var: “ego sum qui sum, ergo intellige ut
credas, creda ut intelligas”. bir şiirimde kullandığım için, bunu nazmen şöyle
çevirmiştim:

başkası değil, benim ben:ne isem, o’yum ben:
anlarsan, inanırsın / anlarsın, inanırsan!

yani, bir şeye inanmak için onu anlamak lâzımdır; ne var ki, bir şeyi anlayabilmek
için de, evvela ona inanmak ve sempati duymak gerekir (sempatisiz ve inançsız anlayış
olmaz). ben dahi bir yazar olarak okuyucumdan tam da bunu taleb edeceğim: inançla
anlamaya çalışmak.bir tenkit şaheseri olan bugünkü dünyaya bakış isimli eserinde, p.
valery, bir çinli münevverin bakış açısıyla batı’nın entelektüalizmi hakkında nefis
tenkidler yapıyor. çinli dostu diyor ki: “siz batılılar zekaya tapıyor, aklı
putlaştırıyorsunuz. zekayı sınırlamayı hiç düşünmüyorsunuz. zekanızın nerede durması
gerektiğini bilmiyorsunuz; diğer taraftan, zekanızın eserlerinden ödünüz patlıyor…
ben bir münevverim; tarımı, yazıyı ve insanlara kumanda etme sanatını bilirim. bizim
yazımız zordur. ideogramlarla yazılır ve fikirleri ihtiva eder. onun için de bu yazıyı
herkes öğrenemez. ancak çok zeki insanlar bütün bu şekilleri öğrenebilirler, o da büyük
bir emek ve sabırla ancak. onun için bizde sıradan insanlar, yazı sanatını hiç öğrenemezler…”

bu batı kültürü hakkındaki tenkidi okuduktan sonra kendi kendime dedim ki; “keşke
bizde de yazı çin yazısı gibi olsaydı: yani harfleri değil, fikirleri yazsaydık.
belki o zaman herkes yazıyı öğrenip, okuryazar, yahut entelektüel, geçinip ukalalık
edemezdi ve belki o sayede düşünmeyi de daha iyi öğrenirdik! zira benim gördüğüm kadarı
ile herkes düşünmeyi bildiğini sanıyor, ama entelektüellerin çoğu, doğru dürüst felsefe
bilmedikleri için, düşüncenin, akıl yürütmenin açmazları hakkında hiçbir fikir sahibi
değiller. söz felsefeye gelmişken, hemen söyleyeyim ki felsefese yapmak, pejorative
ma’nâları bir yana, “düşünmek” demektir. hatta düşüncenin mahiyeti ve sınırları hakkında
düşünmektir. bu noktada bugünkü felsefenin muhtevası hakkındaki düşüncelerimden bazılarını
daha söylemek isterim.

şiir ve marifet isimli yazımda (ilim ve sanat dergisi, şubat 1991) felsefeyi
epistemolojiye irca etmek istemediğimi söylemiş ve epistemolojiye irca etmiş idim!
bugünkü felsefenin meşgul olduğu sahaları hatırlayalım: logic (mantık) epistemoloji
(bilgi teorisi), pedagoji (eğitim felsefesi) estetik (sanat teorisi) ethic (ahlâk
felsefesi). bize göre metafiziği dışlayan bugünkü felsefeye, sadece epistemoloji alanı
kalmıştır. zira bu saydığımız felsefî branşlardan mantık, zaten bilgi teorisi içinde
mütâlâa edilmelidir. fransız ihtilâli hakkındaki değerlendirme yazımda (türkiye günlüğü,
4. sayı) mantığın gerçeklik teorilerinden sadece biri (coherent theory of truth) olduğunu,
ama felsefede dört tane gerçeklik teorisi daha bulunduğuna, işaret etmiştim. millî
kültürdeki metod yazımda da söylediğim gibi, bir de doğu’nun paradoks mantığı vardır
ve dahi ben şahsen paradoks mantığını tutarım. demek ki batı mantığı felsefî ve fikrî
gelenekte genellikle kabul edildiği gibi yegâne gerçek düşünce metodu değildir ve diğer
bilgi teorileri ve tartışmaları ile birlikte epistemoloji babında ele alınmalıdır.

eğitim, ahlâk ve estetik meselelerinin ise, “genel-geçer”, her zaman ve her yerde
geçerli ve tutarlı, bir felsefesi yapılamaz. bu yolda sarfedilen şimdiye kadarki
bütün felsefî gayretler boştur (ve zaten de boşa gitmiştir); zira bunlar kültürel
tercihleri yansıtırlar ve bütün kültürel meselelerde olduğu gibi temelinde “din”
vardır. sırf felsefî, rasyonel, yahut dindışı ve laik yönelişler ile bu konularda
felsefe yapanlar bir yere varamazlar. çünkü bunlarda sebeplilik fikri her hükme
müdahale eder (bunlar illiyetçi, gâiyetçi ve normative’dirler). ve bu yüzden de,
her ne kadar felsefe olduğu da iddia edilse, bunlar netice itibariyle bir laikleşmiş
din karikatürü (dinlerin derivationu diyelim pareton’un tabiriyle) olmaktan öteye
gidemezler. bu hallerde filozof kendi inancını rasyonel usullerle teklif ve tebliğ
eden bir “sözde-peygamber” konumuna düşer de ondan.

eğitim daima cemiyetin yöneliş ve ihtiyaçları istikametinde adam yetiştirme
gayretleri içinde bocalar (kültürel şartlandırma) temelinde ahlâk ve irade eğitimi
olmazsa, zaten bir kuru-sıkı sahte öğretim olmaktan öteye de gidemez. estetik
tercihler de daima kültürel rölativizm gösterir; mensub olunan kültürün tercih,
alışkanlık ve üsluplarını yansıtır. sözgelişi türk sanat müziği, batılı kulaklara
son derece monoton bir uğultu gibi gelir (iyi bir hanende hakkıyla yorumlayarak ve
süsleyerek okumazsa, gerçekten de bu monotonluk uyutuculuk mertebesine varır). ama
bizim cemiyetimizde bu musikiyi dinleyerek büyüyen insanlar bu monotonluğu pek
farkedemezler. alışkanlık ve kültürel şartlanmalar estetikte çok büyük bir rol
oynar. zevkler tartışılmaz diyorlar ya. bal gibi tartışılır; filozoflar da bol
bol tartışmışlardır bu konuları, ama netice alınacağı şüphelidir! benim bildiğim
yegâne kaliteli estetik teorisi kitabı leo tolstoy’un “what is art” (sanat nedir?)
kitabıdır. ona da filozoflar, “tolstoy filozof değil sanatçı idi” derler. çünkü
efendim, tolstoy filozoflar gibi kavramları teknik anlamda tartışarak fikir
üretmiyormuş. “iyi de cancağızım” derler, “o zaman da felsefî gevezelik olurdu
ve bir şey de anlaşılmaz, bir işe de yaramazdı.”

b. croce gibi muktedir bir filozofun estetik kitabı türkçe’ye tercüme edilmiştir
(i. tunalı tercüme etti) meraklısı oraya bakabilir ve bana hak verecektir. bir
sanatkâr herhalde croce’nin estetik hakkındaki hükümlerini hiç okumasa olur pekâlâ.
ahlâk ise zaten aslen, tabiatı itibariyle, dinî olmak zorundadır. tolstoy’un dediği
gibi “düşünmesini bilen herkes önce ölümü düşünür, bilhassa da kendi ölümünü!” ve
tabii metafizik meselelerine girmek zorundadır: ölümden sonra ne var? niçin varız?
tanrı var mı? ve dostoyevski’nin dediği gibi (ki gerçek de budur), “eğer tanrı
yoksa her şey mubahtır.” ahlâklı ateistler de belki, olabilir; ama o zaman
salaklığından ahlâklı demektir. bu babda en güzel kriminoloji kitabı olarak,
suç ve ceza’yı (dostoyevski) tavsiye ederim (söz arasında aklıma gelmişken söyleyeyim:
prof. dr. sevim kantarcıoğlu’nun türk ve dünya romanında modernizm kitabı, iyi tenkit
numunesi olarak zikredebileceğim eserler arasındadır ve modernizmle ilgili problemlerin
romanda işleniş biçimini güzel tahlil eder; geçende okurken baktım, diriliş’i
tahlil ediş biçimini bilhassa beğendim, suç ve ceza ve diğer eserlerin tahlili
de güzel, tavsiyeye şayandır).

ahlâkın dinî ve ölüme mütedair olma karakterini jouffroy isimli fransız filozofu
da güzel anlatmıştır (eseri bakanlık yayınları arasında geçenlerde yeniden basılmıştır).
metafizik konularında ukalâlık etmemek şeklindeki modern felsefî temayülü ben de
benimsiyorum. o halde felsefe için geriye sadece bilgi teorisi kalıyor. o bilgi
teorisinde de, derinliğine tetkik edince, eski şüpheci filozoflara hak vermek zorunda
kalırız. sebeplilik ve tümevarım için söylenmesi gerekenleri david hume söylemiştir
(insan zihni kitabında) deduction zaten bilgi üretmez; “tautology”dir. mistik sezgi
yahut keşf sahibinden başkasını bağlamaz, herkesin keşfi değişik olabilir. demek ki
epistemoloji babında da sokrat’a dipnot düşmek zorundayız: bir şey bilmediğimizi
biliyoruz. wittgenstein’in (tractato logicus) mantıkî çözümlemeleri de aynı sonuca
çıkar: felsefe, lâf ü güzâftır!

iyi de, ben şahsen hem felsefeyi iyi bilmenin lüzumuna kailim, hem de felsefe yapmayı
severim. hulâsası şu ki, felsefe düşünmek ve sorgulamak demektir ve bunu öğrettiği
için de bilinmeli hem de iyi bilinmelidir. aksi takdirde fikri değeri olmayan
lâkırdılara sâfiyâne güvenerek imali fikir etme tehlikesi vardır.aksi takdirde, yani
felsefe meselelerini, bilgi teorisi problematiğini, bilmediğimiz zaman; başlıca ilkeleri
tezadın reddi ve sebeplilik prensibinden ibaret olan kendi basit mantığımızla düşünerek
kaliteli fikirler üretebileceğimizi zannederiz. bu çok büyük bir hata olur; zira felsefe
tarihinin bize öğrettiği bir şey var: basit sağduyu ve semantik açıdan dilin meydana
getirdiği anlamlandırmanın, düşünce (yahut mantık) kaideleri olduğunu farzeden aristo
mantığının yanlış olduğunu biliyoruz. felsefeyi iyi bilmek şunun için lâzım ki, son
tahlilde, felsefî düşüncenin, entelektüalizmin ve her çeşit akılcılığın çıkmazlarını
öğrenelim de, kendi sâfiyâne telakkilerimize fazla güvenmeyelim! hatta konuştuğumuz
dilin dahi düşüncemizi tayin edici bir rol oynadığı, linguistler arasında iyi bilinen
bir şeydir. linguist benjamin lee whorf un dediği gibi: “insanın bilişim süreçlerinde
ortak ve evrensel bir mantık dokusunun söz konusu olduğu, bunun, dil ve iletişim
süreçlerinin dışında ve onlardan bağımsız işlediği yolundaki yaygın inanç yanlıştır…
kişinin dünyayı nasıl algılayacağını, onun hakkında neler düşüneceğini konuştuğu dilin
örüntüleri (patterns) şekillendirir ve şartlandırır”.

demek ki farklı dillere göre farklı sınıflamalar ve düşünceler üretilmektedir. insan
düşüncesi, büyük ölçüde kültürel şartlanmaların da tesirindedir. francis bacon, novum
organum isimli eserinin idols of perception (idrakin putları) bölümünde, insan düşüncesinin
ne kadar izafi olduğunu, “biz böyle düşündüğümüz için böyledir” (düşündüğümüzden başka
türlü düşünmemiz mümkün olmadığına göre!..) şeklindeki ego-centric bönlüğün ne kadar
yanıltıcı olduğunu gayet güzel göstermiştir. bu babda felsefenin bütün kusurlarını sayıp
dökmenin lüzumu yok. şu kadarını söyleyelim ki, tenkidin bir mantığı vardır. o tenkit mantığı,
kültürel şartlanmalara ve estetik normlara daha ziyade bağlı olan sanat tenkitleri bir
yana, her çeşit ilmî, felsefî, tarihî tenkitte felsefe mantığına, yahut daha uygun bir
tabirle bilgi teorisine, dayanmak zorundadır. halbuki bu meselelere aşina olanlar, bu
babda insan düşüncesinin ne kadar büyük ve çeşitli müşkülâta duçar olduğunu da bilirler.
entellere gelince, onlar bilir bilmez, konuşur dururlar.

felsefe bilmek dahi, filozofların fikirlerinden haberdar olmaktan ibaret değildir.
dilin bütün kavramlarını, felsefenin bütün meselelerini, düşünüp tetebbu etmek,
kavramlar arasındaki münasebetleri görerek ve hatta yeni bir kavramlar dünyası inşâ
ederek düşünmek demektir. kısaca düşünmeyi bilmek demek, kendi orijinal görüşleriyle
birlikte, âdeta filozof olmak demektir.

tenkit elbette mesuliyeti mucibdir ve lüzumu da âşikârdır, tabii, düşüncenin mevcut
olduğu bir zemin ve zamanda. ama beyler, biraz da toleranslı olalım. hz. isa’nın
sözünü bunun için naklettim. nasıl yargılarsan, öyle yargılanacaksın! yunus üstadımız
dahi:

“elif okuduk ötürü
pazar eyledik götürü
yaradılanı hoş gör
yaradandan ötürü!”

buyurmuştur. aslında “gerçek ve âdil yargı” ancak allah’a mahsustur. zira, “kul küllün
ya’mel âlâ şâkiletihi!” buyurulmuştur (de ki, her şey kendi şekli üzere, yaradılışı
mucibince işler.) ve herkesin işi kendi şahsiyeti ile mütenasiptir: ne eksik, ne de
daha fazla…

http://www.sahinucar.com.tr/?p=1812
ctrl x ctrl x
islâm âlemindeki oryantasyon (yönlendirme) yanlişlari

sömürgecilik faaliyetleri sayesinde gelişen ve sanayi­leşen batı
medeniyeti ile yaptığı mücadelede, gerileyen ve mağlup olan islâm
dünyasında, başlıca iki oryantasyon bi­çimi ortaya çıktı:

1- batının üstünlüğünü kabul ederek, batı teknolojisini ve giderek
bütün batı kültürünü benimseyen “modernizasyon” dediğimiz oryantasyon
biçimi;

2- veya, mağlup oldukça kendi kabuğuna çekilerek (batıya karşı
düşmanca bir tavrın ifadesi olarak) batı’yı küçümsemek, görmezlikten
gelmek ve geleneklere daha sıkı sarılmak: mağlubiyetin sebebi olarak
“geleneğin çözülüşünü görmek ve geleneğe dönüş oryantasyonu!

doğru bir oryantasyon ortaya koyabilmek için, bu iki oryantasyon
biçimini incele­mek ve anlamak gerekir. bize göre, her iki oryantasyon
bi­çimi de yanlıştır. bu yanlışların mahiyeti üzerinde dur­mak ve bugünkü
dünyanın gidişatı hakkında esaslı bir fi­kir edindikten sonra, yaşadığımız
tarihin ışığında ve gele­ceğimiz için yapacağımız tercihlere göre bir
oryantasyon ortaya koymak gerekir.

kendi tenkidimizi arzetmeden önce toynbee’nin bu hu­sustaki tenkitlerini
hülâsa etmek istiyoruz. toynbee, ya­hudi tarihinden alınma tabirlerle,
“geleneğe dönüş” taraf­tarlarına “zealot” (roma hâkimiyetine karşı ayaklanan
musavî partizan anlamına) ve batılılaşma taraftarlarına da “herodian”
(roma kültürünü benimseyip taklit eden es­ki yahudiye kıralı herod’dan
mülhem bir tabir) diyor.

“ze­alot o kimsedir ki, bilinmeyenden kaçarak âşinâ olduğuna sığınır ve
korkunç silâhlar kullanan bir yabancıyla karşı­laştığında, yenilmekte
olduğunu anlayınca, kendi mücade­le sanatını anormal bir titizlikle uygulayarak
karşılık ve­rir. zealotluk gerçekte, yabancı baskısı sebebiyle geçmişe sığınan
“arkaizm”dir; “geçmişe sığınma” diye tarif edilebi­lir. islâm dünyasındaki
temsilcileri kuzey afrika sünûsîleri ve orta arabistan vahhabileridir.
(toynbee, yaşayıp görseydi, bugünkü iran cumhuriyeti’ni de zealot olarak
görürdü herhalde).

batının üstünlüğünü görmezlikten gelmenin, “düşmanından kaçan devekuşunun
başını ku­ma gömmesine” benzediğini de ilave ediyor. (tercüme hataları olsa
bile, toynbee’nin medeniyet yargılanıyor isimli eserindeki, bu “islâm, batı
ve gelecek” bahsi, bütün müslüman münevverlerin ibretle okuyup üzerinde
düşünmesi gereken son derece enteresan bir bahistir).

herodian ise, “o kimsedir ki, bilinmeyenin tehlikesine karşı en iyi savun­manın,
onun sırrını çözmek olduğunu zanneder ve karşı­sında kendisinden daha iyi
teçhizatlı bir düşman görünce o düşmanın taktikleriyle savaşmayı seçer.
zealot geçmişin örtüsünde canlanmaya çalışır, herodian şimdiki zamanı cesaretle
araştırır ve geleceği karşılar; zealot içgüdüsüyle hareket eder, herodian aklını
kullanır… herodianlık, zealotlığa göre etkili ve onunla karşılaştırılamaz
bir çözüm ise de, gerçek bir kurtuluş yolu değildir. evvela bu tehlike­li
bir oyundur: irmağı geçerken at değiştirmeye benzer: bi­nici atı değiştiremezse
ölüme gideceği bellidir. bu tıpkı zealotın otomatik tüfeğe karşı okla karşılık
verirse öleceği kadar kesindir. herodianlığın tecrübe edildiği iki ülke mı­sır
ve türkiye’dir.”

şimdi toynbee’nin herodian dediği, modernist yahut “batıcı” zihniyetin zayıf
noktaları hakkındaki tenkitlerine bakalım:

“bir kere herodian başarılı olsa bile, bu insanlığın kültür mirasına ne kazandıracak?
onun taklit ettiği şeyin aslı zaten batı’da var” diyor toynbee. ve batılıların bu
“batıcıları” küçümsemesini kitab-ı mukaddes’ten alınma bir pasajla ifade ediyor:
“biz size ka­val çaldık, siz oynamadınız / biz yas tuttuk, siz ağlamadı­nız”.
herodianlığın asıl zaaf noktalan hakkında ise şöyle diyor:

“herodian (batıcı, modernist) kendisi taklitçi olduğu için hiçbir zaman
yaratıcı olamaz. böyle bir şahsiyetsizlik ifadesinin insanlara ilham ve
heyecan veren bir yönü de yoktur elbette: ve herodian ancak ayakta kalmak,
yaşa­mak için bu yolu seçmiştir; gayesi dünyevîdir; hiçbir uhrevî vaadi
olamaz; ne var ki bu usulle insanları dünya nimet­lerine kavuşturmak da
mümkün değildir. olsa olsa, batı ile işbirliği yapan, batılılaşma taraftan,
küçük bir yöneti­ci azınlık dünya nimetlerine kavuşur. halkının çoğu ise,
batıya proleterya (işçi) olmaktan öteye gidemez.”[a. j. toynbee “civilization
on trial and the world and the west, meridian books, 1964, s. 167, 176. ]
nite­kim toynbee haklı çıkmış ve türk insanı almanya’ya, hol­landa’ya “çöpçü”
olmuştur.

bize göre her iki tavrın sahipleri de yanlış yoldadırlar. islâmcı yahut
geleneğe dönüş taraftarı, “hakikatini kav­ramadığı ve putlaştırdığı” bir
“islâmî yönetim geleneği”ne dönmek istiyor: halbuki gerçek manada, böyle
bir “islâmi yönetim geleneği” yok zaten! mevcut olmayan bir şeyi mevcut
sanıyor. sanki batıcı yöneticiler işbaşına geçince­ye kadar gerçek bir
islâmî yönetim modeli uygulanmış da, nasılsa kesintiye uğrayan bu sisteme
dönülünce, yani müslümanlar iktidara gelince, bütün problemler hallola­cakmış
gibi! halbuki, islâmiyet iktidara gelince nasıl bir siyasî nizam uygulanacağı,
islâmî ideallerin pratiğe nasıl döküleceği, suali ortadadır. asıl problem
o zaman başlaya­cak da denebilir. müslümanın elinde yalnızca “medine toplumu”
modeli vardır. ancak hilafet hakkındaki değer­lendirmemizde, “sahâbelerin
bu husustaki ihtilâfını gör­mezlikten gelsek bile, hz. ömer’in, hz. osman’ın
ve hz. ali’nin suikast kurbanı olduğunu ve 30 yıl içinde sistemin çöktüğünü
ve saltanata dönüştüğünü” söyledik. bu man­zaradan, “demek ki islâmî idealleri
pratiğe uygulamakta büyük müşkilatlar vardır” yorumu çıkacaktır. yeni bir
“din”in ortaya koyduğu (ve bilinen bütün devlet modelleri­ne zıt olsa bile)
bir peygamberin kendi devrinde ve kendi cemaati ile uygulayabildiği) bir
“peygamberâne nizam” (müteakib nesiller tarafından yapılan askerî fütuhatın
meydana getirdiği şartların zorlaması ile) büyük bir askerî organizasyon
sonucunda, de facto, (fiili, bilfiil) bir devlet biçimini al­mışsa; peygamber
zamanındaki gibi bir “mü’minler cema­ati modeli”nin tatbik edilebilmesi zordur
ve ihtilafların çıkması tabiî bir neticedir. hz. ömer zamanında, birden
bire çok genişleyen (ve muhtelif organizasyon problemleri ortaya çıkaran)
ve organizasyonun kaçınılamaz neticeleri cümlesinden olmak üzere teşkilatlı
icrâ vasıtaları ve or­ganları (kurumlan) ile bir islâm imparatorluğuna (hilafet
rejimi) dönüşen bu sistemin yürümeyiştir. daha hz. ömer zamanında, ganimetlerin
(haraç, cizye, fey gibi gelirlerin) devlet mâliyesi (beytü’lmal) tarafından
kontrolü ve tevzii hususunda ihtilaflar çıkmıştı.

şuracıkta hemen söyleyelim: bugüne kadar, ga­nimet bir yana, vergilerini tam
bir sıhhat ve adaletle top­layıp, harcamalarını da (yani bu verginin kullanılmasını)
adaletle yerine getirebilen bir tek devlet mevcut olmamış­tır tarihte! peygamberin
en yakın mesai arkadaşları bile, onun ideallerini pratiğe geçirip yaşatamamıştır.
kaldı ki biz, islâmî ideallerden hareketle, bugünkü dünyanın ve geleceğin
problemlerine çözüm üretip, onu bugünkü beşe­riyete bir alternatif hayat
tarzı olarak sunmak durumundayız.

şimdi müslümanlar batının tesirlerinden kurtulmak ve kendi geleneklerine
dönmek istiyorlar. hangi gelenek? siyasî manada, bir “islâmî yönetim geleneği”
yoktur. teş­riî, kazâî ve icrâî yetkileri ihtiva eden bir “islâmî yönetim”
modeli mevcut değildir. eğer “devlet” tabirini kullanacak isek, “medine”
(şehir devleti) yahut “asr-ı saadet” modeli var elimizde. (her çeşit devlet
tegallüble kurulur ve tegallüble devam eder diyoruz; çünkü devlet, kanun yapma,
yargılama ve yürütme fonksiyonlarını ihtiva eder).

islâm’­da, bütün dinlerde olması gerektiği gibi, “ilâhî kanun” hâ­kimdir.
insanların, kendi akıllarına göre uygun buldukları, kanunları yapması söz
konusu olamaz. halifelerin da­hi, ancak icrâî yetkileri vardı. “islâm geleneği”ni
“putlaş­tırma” şeklinde tezahür eden, bu batı kültürüne karşı reaksiyoner
tavrı anlıyoruz; ancak, başka sahalarda mevcut olan bir “islâmî gelenek”,
“devlet/siyasî rejim” sahasında mevcut değildir. eğer müslümanlar, yalnızca,
“şeriat iste­riz, ama ipler kimin elinde olursa olsun” diyorlarsa, o baş­ka!…

yani, biz bunu, “mevcut olmayan bir geçmişe dönüş hayâli” sayıyoruz.
esasen, mevcut olmayan bir geçmişi taklid etmek de mümkün değildir.
mümkün olsaydı bile, “matlûb” olamaz: zira, bugünün dünyasında mevcut
olan problemlere bir çözüm üretmedikçe (bunun gereği olan ye­ni ve seviyeli
bir tefsîre kavuşmadıkça) böyle bir mesele, ‘yalnızca müslümanların meselesi”
sayılır. halbuki, islâ­miyet bütün beşeriyet içindir ve beşeriyetin bugünkü
prob­lemlerine bir çözüm getirmelidir. mehmed akif, “doğru­dan doğruya
kur’an’dan alıp ilhâmı / asrın idrâkine söy­letmeliyiz islâmî” demişti:
bize göre, “asrın idrâki” de yet­mez; nereye gittiğimizi de bilmeliyiz;
yahut, varmak iste­diğimiz yeri ve hedeflerimizi, biz kendi tercihlerimiz
ile ta­yin etmeliyiz.

aynı şekilde, bugün artık mevcut olmayan bir şeyi hâ­lâ mevcut sanmak
(yahut çoktan ortadan kalkmış bir geç­mişi hâlâ mevcut sanarak taklit
etmek) şeklindeki yanlış, “batıcı/herodian yöneticilerin de yaptığı bir
yanlıştır.” tür­kiye’de iii. selim ve ii. mahmud’un başlattığı bu hareket,
türkiye cumhuriyeti’ni kuranların aldığı radikal kararlar ile çok kesin
ve tartışılamaz bir mahiyet kazanmıştır.

ne var ki, kuvâyı milliyeciler osmanlı döneminde yetişmiş insanlardı;
yani fikirlerini tanzimatçı dedelerimizden aldı­lar: gençlik ve yetişme
dönemlerinde yönelişleri belirlen­mişti (aslında sultan hamid’in zamanında
modern eğitim veren, tıbbiye, harbiye ve mühendislik mekteblerinde
yeti­şenler modemist/batıcı oldu ve sonunda sultanı tahtından indirdiler).

demek ki, yaklaşık yetmiş yıldır türkiye’de ta­vizsiz bir biçimde uygulanan
politikaların sahipleri, bu fi­kirleri yetişme devirlerinde, osmanlı’nın
çöküş devrinde edinmişlerdir: yani türkiye’de uygulanan bu radikal batı­cılık,
tanzimat’a kadar geri götürülebilir (ve kuvayı milliyecilerin fikirleri
esas alınsa bile), 20. asra girerken bun­lar yetişmiş gençler olduğuna göre,
en azından bir asır ön­cesine ait fikirlerdir. devlet politikamız öyle
biçimlenmiş­tir ki, bir asır öncesine ait fikirler (o zaman batı’da moda
olan fikirler) bugün dahi tartışılamaz dogmalar olarak yü­rürlüktedir.
bir kere, bugünkü batı, bir asır önceki batı değildir: köprülerin altından
çok sular akmıştır batı da: modern batı medeniyeti, ortaçağın hıristiyan
batısından farklıdır ve temelleri sömürgecilik devirlerinde atılmıştır.
sömürgecilikle, coğrafî keşiflerden itibaren, batı değişme­ye başlar.
ancak, sanayi devrimi ile gelen modern batı ta­rihi içinde şekillenen
bu batı kültürü, birinci dünya harbi’nde iflas etmiştir. batılı
mütefekkirlerin bu tarihten sonra, batı medeniyetinin iflasını ilân
ettiklerine şahit olunur. ne var ki yine bu tarihte, türkiye “bu ölen
kültü­re” özenmek ve onu taklit etmek gayreti içine girmiştir. bu bir
“ölü doğum”dur aslında.

zaten, bu tavrın taklitçiliği, hiçbir zaman yaratıcı ola­maması ve
kültürel mirasını reddetmek suretiyle kaybet­tiği kültürel kimliği
sebebiyle, ancak zoraki bir moderni­zasyon olması mümkündü ve öyle
de oldu. (belki bu zora­ki batılılaşmaya tepki sebebiyle, gelenekçi
yönelişin sa­hipleri, kaybolan geleneği gerçekte olduğu gibi değil
islâ­mî bir yönetim biçimi gibi görmeye şartlandılar). ne var ki
herodian/batıcı yöneticiler, gerçekte (batının silâhı ile) batı’yla
hiçbir zaman savaşamazlar; çünkü (bugünkü dünyada artık hiç de çağdaş
olmayan ve gerçekte 19. asırda kalan fikirleri bir yana), “çağdaş”
olmak isteseler bile as­la çağdaş olamazlar. taklitçilikleri sebebiyle
daima bir adım geriden gelmeye mahkum olacaklardır. islâm âle­mindeki
batıcı yöneticiler, “batı”yı “çağdaşlaşma ve mo­dernleşme” adına, taklit
ettiklerini sanıyorlar; ama ger­çekte, sadece geçmişte kalan bir batiyi
taklit etmeye mah­kumdurlar. taklitçiliğin -tarifi gereği bu sonucu
vermesi tabiîdir; çünkü taklitçi batı’da ne olup bitiyor, hadiselerin
arkasındaki sebep ve prensipler nelerdir, anlayamaz. ve ilk bakışta
görebildiğini, hadiselerin dış yüzünü, zevâhiri, görünüşü ve kabuğu
kavrayabilir ancak: bizde batıcı yö­neticilerin, çağdaşlaşma adına
söylediklerine bakılırsa, bugünün batısını pek tanımadıkları ve
gelişmelerin özünü kavrayamadıkları anlaşılır. zira bizde batıcılar,
bugünkü batı’da değil, bir asır önceki batı dünyasında popüler olan
düşünceleri savunuyorlar hâlâ!

oysa bugünkü batı dünyasında, fransız ihtilali ile ge­len ve 19. asrın
batısında popüler olan fikir ve değerlerin yanlış olduğu kanaati
yayılmıştır. bu çağın batılısı bu çağ­da yaşıyor, 19. yüzyılda değil.
bir asır önce vulgarize (adileşmiş) olan fikirler bugünkü dünyada
tamamen demodedir. bu işte, hayattaki değişme kanununun meydana getirdiği
para­dokslarla karşılaşırız: batı, elbette batı’dır; ama, o (eski) batı
kültürü değildir artık; yine de batı batı’dır; kendi yo­lunda hızla
ilerliyor ve 21. asırda bugünkü batı’dan çok farklı bir batı olacak!
ancak bizim batıcıların, tam yüzyıl önce akledip, yetmiş yıl önce
uygulamaya koydukları (ve şaşmaz bir inatla hiçbir sapma ve değişmeye
izin vermek­sizin uyguladıkları) batılı fikir ve değerler, fransız
ihtila­linin/sanayi devriminin mahsulüdür. 19. asırda batı dün­yasında
yayılan, benimsenen ve her yerde pratikte görülen o kültür, batıyı
büyük felaketlere sürükledi: birinci dün­ya savaşı’na yol açtı ve iflas
etti. batılılar birinci dünya harbi’nin meydana getirdiği şokla, kendi
kültürlerini tari­hî incelemelerin konusu yaptılar ve bu iflası ilân
ettiler. almanya’da historicism (tarihî rölativizm, tarihî şüpheci­lik)
fikirleri birinci dünya harbi’nden sonra yayıldı. dene­bilir ki batılı
kendi kültüründen şüphe ediyordu artık; za­ten ilmî gelişmeler de 19.
asrın kaba saba materyalizmini ve atomculuğunu iyice şüpheli hale
getirmişti. atomlar hakkındaki bilgileri sayesinde, ikinci dünya harbinde
ni­hayet atom bombasını da kullandılar ve o günden beri ken­di kültür ve
vahşetlerinden kendileri de nefret eder oldu­lar.

bizimkilere gelince, onlar “kraldan fazla kıralcı”, “batı’dan fazla
batıcı”dırlar(!).
_______________________________________________________________________

kaynak;prof. dr. şahin uçar tarih felsefesi açısından-islâm’da mülk ve
hilafet, medine’yi yeniden kurmak 1996, istanbul, (s.29-34)

oryantasyon; yönlendirme, yön verme, kılavuzluk etme, fransızca orientation
sözcüğünün türkçe söylenişi. genellikle bir iş terimi olarak kullanılır.
iplik üretiminde, ipliği oluşturan liflerin birçok kez çekilip uzatılarak
birbirlerine paralel hale getirilmesi işlemine de oryantasyon denir.