rahip

njoy njoy
hristiyanlıkta ruhani sınıfa mensup din adamlarıdır.papazdan farklılıkları (ortodoks kilisesinde) hayatları boyunca evlenmemeleri, et yememeleri ve yaşamlarını manastırlarda (toplumdan soyutlanmış şekilde) geçirmeleridir.papazlar evlenebilir, et yiyebilir cemaatle yakından ilgilenen din adamı olarak görev yapar.peder ise yunanca "pater" den türemiş olup baba anlamında kullanılır.o sebepten dolayı rahiplere de papazlara da büyüğümüz, babamiz manasında kullanılır.hatta yer yer allah baba anlamında peder allah şeklinde de kullanılır.kısacası 'peder' ayrı bir sınıfı temsil etmez.katoliklerde kardinal ve papa , ortodokslarda ise metropolit ve patrik olarak adı geçen kişiler de rütbeleri arttırılmış rahiplerdir.
ocb ocb
pek çok tapınağın çağlar boyunca hep olduğu
gibi japonya'da da birbirine düşman iki tapınak
vardı. rahipler o kadar uzlaşamaz hale
gelmişlerdi ki artık birbirlerine bakmaz dahi
olmuşlardı. yolda karşılaşacak olurlarsa
birbirlerine bakmazlardı. yolda karşı karşıya
gelecek olurlarsa konuşmaktan vazgeçerlerdi;
yüzyıllar boyunca bu iki tapınak ve rahipleri
birbirleriyle konuşmamışlardı.
ama her rahibin kendisine hizmet eden, ayak
işlerine bakan küçük bir çocuk vardı. her iki
tarafın rahipleri de, ne de olsa onlar birer çocuk
olduğu için birbirleriyle arkadaş olabilir diye
korkuyordu. bir rahip hizmetindeki çocuğa dedi
ki: "unutma, diğer tapınak bizim düşmanımız.
asla diğer tapınağın çocuğuyla konuşma.
onlar tehlikeli insanlar; onlardan bir insanın
hastalıktan kaçındığı gibi kaçın. vebadan
kaçan birisi gibi kaç!"
çocuğun ilgisini çekti bu… çünkü yüce vaizleri
dinleyip durmaktan gına gelmişti. onları
anlayamıyordu. garip kutsal metinler
okunurdu, dilini anlayamıyordu; yüce, ilahi
sorunlar tartışılırdı. oynayacak kimse yoktu,
hatta konuşacak bile kimse yoktu. ve "diğer
tapınaktaki çocukla konuşma" dendiğinde,
içinde dayanılmaz bir arzu yükseldi. arzular
böyle yükselir. o gün diğer çocukla konuşmaktan kendini alamadı. yolda ona
rastladığında sordu: "nereye gidiyorsun?"
diğer çocuk biraz felsefiydi; büyük felsefeleri
dinleye dinleye felsefi olmuştu. "gitmek? giden
ya da gelen kimse yok! o oluyor; beni nereye
götürürse" dedi. ustasından bir buda'nın böyle;
ölü bir yaprak gibi, rüzgâr onu nereye
götürürse oraya giderek yaşadığını pek çok
kez duymuştu. bu nedenle çocuk, "ben
yokum! yapan birisi yok, o halde nasıl
gidebilirim? neler saçmalıyorsun? ben ölü bir
yaprağım. rüzgâr beni nereye götürürse..."
demişti.
diğer çocuk donakalmıştı. cevap bile
veremedi. söyleyecek bir şey bulamadı.
gerçekten utanmıştı ve zor durumda kalmıştı,
"ustam bu insanlarla konuşmamalı derken
haklıydı; bunlar tehlikeli insanlar. bu nasıl bir
konuşma tarzı? çok basit bir soru sordum:
'nereye gidiyorsun?' aslında nereye gittiğini
biliyordum çünkü ikimiz de pazardan sebze
almaya gidiyorduk. basit bir cevap iş görürdü"
diye hissetti.
oğlan geri döndü ve ustasına şöyle dedi:
"üzgünüm beni bağışla. beni yasakladınız ama
ben sizi dinlemedim. aslında siz yasakladığınız
için kendime hâkim olamadım. bu tehlikeli
insanlarla bu ilk konuşmam. çok basit bir soru
sordum yalnızca: 'nereye gidiyorsun?' ve o da
garip şeyler söylemeye başladı.' gelmek
yoktur, gitmek yoktur. kim geliyor? kim
gidiyor? ben saf boşluğum, sadece rüzgârdaki
ölü bir yaprağım. ve rüzgâr beni nereye
götürürse...' " diyordu.
usta, "sana demiştim! şimdi, aynı yerde
duracak ve o geldiğinde ona yine soracaksın,
'nereye gidiyorsun?' ve sonra o bu şeyleri
söylediğinde sadece, 'bu doğru. evet sen ölü bir yapraksın, ben de öyleyim. ama rüzgâr
esmediğinde nereye gidiyorsun? o zaman
nereye gidebilirsin?' diye söyle. ve bu onu
utandıracak. ve o utanmalı, yenilgiye uğramalı.
sürekli atışma halindeyiz ve bu insanlar bizi
hiçbir tartışmada yenilgiye uğratamadılar. o
yüzden yarın bu yapılmalı!" dedi.
oğlan erkenden kalktı, yanıtını hazırladı,
gitmeden önce pek çok kez tekrarladı. sonra
da oğlanın yoldan geçeceği yerde durdu, tekrar
tekrar yineledi, kendini hazırladı ve birazdan
oğlanın geldiğini gördü. "şimdi tamam!" dedi.
çocuk geldi. "nereye gidiyorsun?" diye sordu.
ve fırsatın ona geleceğini umuyordu.
ama çocuk dedi ki, "bacaklarım beni nereye
götürürse." rüzgârın, hiçliğin, bir şey
yapmayanın bahsi geçmiyordu... şimdi ne
yapmalı? onun tüm kullanıma hazır cevabı
saçma geldi. şimdi rüzgârdan bahsetmek çok alakasız kalacaktı. tekrar mağlup olmuş, artık
hakikaten aptal olduğundan utanarak, "bu
oğlan gerçekten garip şeyleri biliyor. şimdi de
diyor ki 'bacaklar beni nereye götürürse'" diye
düşündü.
oğlan ustasına geri döndü. usta, "bu
insanlarla konuşmamanı söylemiştim sana!
onlar tehlikeli, bu bizim kaç yüzyıllık
deneyimimizdir. ama artık bir şey yapmak
gerekiyor. o yüzden yarın tekrar sor, 'nereye
gidiyorsun?' diye. ve sana, 'bacaklarım nereye
götürürse' dediğinde, ona de ki, 'ya bacakların
olmasaydı, o zaman... ?' şu ya da bu şekilde
susmak zorunda kalacak" dedi.
ertesi gün oğlan yeniden sordu: "nereye
gidiyorsun? ve bekledi.
ve çocuk da dedi ki: "pazara gidip sebze
almaya."
i̇nsan normal halinde geçmişe göre yaşar; ve hayat değişmeye devam eder. hayatın senin
çıkarımlarına uymak gibi bir zorunluluğu
yoktur. bu nedenle hayat kafa karıştırıcıdır;
çok bilgili kişi için kafa karıştırıcıdır. o tüm
hazırlanmış cevaplara sahiptir; bhagavad
gita'ya, kuran-ı kerim'e, i̇ncil'e, vedalar'a. her
şeyi tıka basa doldurmuştur, tüm cevapları
biliyordur. ama hayat hiçbir zaman aynı soruyu
tekrar yaratmaz; o yüzden çok bilgili insanlar
her zaman eksik kalır.
osho.