rüya

33 /
kızıl kurt kızıl kurt
her gece en az 3 farklı şekilde gördüğüm uyku algıları.

çocukluğumdan beri çok sık rüya görürüm. grubum olduğu zamanlar rüyamda çıkardığım tabı uyanınca hatırlayıp ''gitarım nerede lan benim?'' deyip ona devam etmiş ve yeni besteler yaratmışlığım bile var. uykuda bile durmayan, sürekli çalışan ve hayal gücünün sınırlarını zorlayan bir bilinçaltı. genelde fantastik şeyler, kah zombilerle mücadele halindeyim, elimde bir tabanca kaçıyorum sağa sola, kah orta çağ'daki şatomda ozanların müzikleri eşliğinde şarap içiyorum, kah tekrar askerlik yaptığım zamanlara dönüyorum, kah köyde tırpandayım, derede yüzüyorum, kah daha önce hiç tanımadığım bir kadının yatağındayım. sanki paralel evrenlerde yaşayan benliklerim arasında geziyormuşum gibi, ve o kadar gerçekçiler ki içtiğim şarabın tadını ve aromasını bile hissediyorum uykumda, görüntü kalitesi 1080p gibi.

arbaletle omzumdan vurmuştu mesela biri atın üstündeyken, kemiğin kırılma sesini ve koluma yayılan o ağrıyı bile uykumda hissetmiştim. güzel bir deneyim aslında, sinema izlemek gibi.
uykusuzyolcu uykusuzyolcu
bir beyefendi radarıma girmişti yaklaşık 3 sene evvel. kendisi bir yazardır. ilk okuduğumda "kim bu ukala herif?" demiştim, sonrakinde "kim bu tarihsel birikimi bu kadar yüksek olan beyefendi?" demiştim, sonrakinde "kim bu böylesine derin bir iç dünyaya sahip adam?" demiştim. ortak tanıdıklarımız olmasına rağmen de hiç kim olduğunu araştırmamış ta da öğrenmemiştim. yalnızca adını biliyordum. okuduğum dördüncü kitaptaki hikaye çok tanıdık geldi, benim yazdığım hikayelerden birine fazlasıyla benziyordu. birebir aynı cümleyi görünce kitabı kapatmış, uzunca bir dönem okumaya devam etmemiştim.
bu arada çalıntı falan değil, hikayeyi kimseyle paylaşmamıştım çünkü. bunu şu sebeple belirttim; o kadar benzer ve aynı düşünüyorduk ki, bu benzerliğe tahammül edememiştim. kitabı bitirince bizim ortak tanıdığımız olan arkadaşı aradım; "bana bu herifi anlat!" dedim. kitapların üzerinden, kendi üzerimden, tahmin ettiğim gibi birini tarif etti bana. uzun zaman ne aradım, ne sordum ne de soruşturdum.
garip bir çekim hissettiğim herşeye karşı da biraz böyle mesafeli dururum.
bundan bir yıl kadar sonra ikimizin de katıldığı bir etkinlikte karşılaştık. bu arada halen simasına dair bir fikrim yoktu. ama şöyle olmuştu ve ben anlamıştım; karşımda dimdik duran, yüksekten bakan, gururlu ve mesafeli bir adam vardı gözlerini bana diken. siması da tanıdıktı. üniversite bittikten sonraydı, travmatik bir takım olaylar silsilesi yaşamıştım, üzerine bir de travmatik bir ilişkim olmuş ve yeni bitmişti. bir rüya görmüştüm, rüyamda gördüğüm o simanın genel hatlarını unutamadım hiç. bu beyefendi birebir o adamdı diyemiyorum, ancak o adama en yakın simaya sahip olabilecek gördüğüm tek adamdı.
ortak bir diyaloğa girdik, ortak olan arkadaşımızla. tanıştık. muazzam derecede kibar bir beyefendiydi. hangi konuda konuşursa konuşsun, o konu hakkında muazzam bir bilgi birikimi vardı, bilgisi olmayan konuda ise yorum yapmaktan çekinmişti. yemin ederim, kayboluyordum o konuşurken. bir bahane ile oradan uzaklaştım.
yukarıda da dedim; garip bir çekim hissettiğim şeylerden genelde uzak dururum.
sonra biraz konuştuk hakkında; benim bıraktığım ya da cesaret edemediğim her şeyi tamamlayabilecek kadar cesur ve dik duruşluydu. hakkında güya çaktırmadan bilgi almaya çalıştığım arkadaşım; "seni merak ettiği aşikâr ancak direkt soramayacak kadar gururlu, tıpkı senin şu an olduğu gibi" demişti o karşılaşmanın üzerine. fazlasıyla benziyorduk, onu da fazlasıyla anlıyordum. en azından ne demek istediğini çoğu insandan daha fazla anlıyordum. o küçük konuşmamızda, onun da dikkatini çeken buydu sanırım. çünkü benim dikkatimi çeken şey başından beri buydu.
bundan yaklaşık bir sene sonra yine bir seyahatim sırasında merkezde yer alan bir sahafa girdim. genç bir çocuk işletiyordu orayı. sağ olsun, yönlendirmek istedi, tanıtmak istedi kitapların dizilimini. "bırak" dedim, " o, beni bulur." ve buldu; anna karenina, tolstoy.
anna karenina'nın yeri bende ayrıdır bu arada, çok severim.
kitap iç sayfasından anlaşıldığı kadarıyla 1910 yılında, istanbul'da basılmış.
tercümanları;
raif necdet ve sadık naci.
şimdi en heyacanlı yeri geliyor;
kitap, kütüphane-i islam ve askeri'de basılmış. en eski türk kitapçısı ve tolstoy'dan bahseden ilk kişi tarafından; tüccarzade ibrahim hilmi! kitapevini 1896 yılında, daha 17 yaşında iken kurmuş. yayınevinin adresi de mevcuttu; 46- bab-ı ali caddesi
inanılmaz cüzî bir miktara kitabı aldım.
bundan yaklaşık yine bir yıl kadar sonra, bu senenin başlarında bahsettiğim yazarın bir seminerine katılmak için başka bir şehire gittim. bir ziyaret gerçekleştirmek adına seminere geç katıldım. seminer bitti, kitaplar imzalandı ve insanlar çıktı. yukarıda bahsettiğim kitabı ona verdim, tolstoy en fazla saygı duyduğu yazardı. aradan 2 yıl geçmişti tanışmamız üzerinden, belli belirsiz tanımıştı beni. "sizden bana hatıra kalsın, içine bana ait bir şeyler yazın" dedi, kabul etmedim. arkamı dönüp çıktım.
geceyi orada geçirecektim ama vazgeçtim, otel rezervasyonunu iptal ettim ve ilk uçağa yetiştim. kapının önündeki sırada onun da beklediğini fark ettim. nasıl heyecanlandığımı gülümseyerek hatırlatacak kadar mutlu da olmuştum. aklımda bülent ortaçgil şarkısı çalıyor;
"bostancı dolmuş kuyruğunda
sen başta ben en sonda
öylece beklemişizdir..."
bizimkisi bir uçak kapısı kuyruğuydu ve bekleyenlerden biri diğerini fark etmişti.
uçağa geçtik, en son binenlerden biriydim. bir kaç sıra arkasındaydı yerim. uçağın başından sonuna kadar o keskin bakışlarıyla beni izledi. ben ise başımı eğdim.
dedim ya; garip bir çekim hissettiğim şeylerden genelde uzak dururum.
bundan kısa süre sonra, yayınlanmasını artık istemediği ve çok nadir bulunan kitaplarından birinin bir kopyası da ondan bana geldi bir aracıyla. ben ona benim en fazla sevdiği şeyi vermiştim, o da bana onun en fazla sevdiği şeyi verdi. o kitabı yayından kaldırmasının sebeplerinden en önemlisi; ona göre kalbini o kitaba dökmesiydi. kitabın sonunda ise benim yukarıda bahsettiğim rüyaya benzer bir rüya gördüğünden bahsediyordu.

şimdi, dün gece rüyamda gördüm onu. bana kitabı nereden bulduğumu sordu. oturduk, sohbet ettik uzun uzun. benim tanıdığım biri gelip, bana onun kim olduğunu sordu. sorunun üzerine masanın üzerinde birleştirdiğim elimi tuttu. soruyu soran kişi gülümseyerek uzaklaştı, ona döndüm yüzümü, o da bana gülümseyerek sordu; "neden kaçtın ki bunca zaman?"

hala kaçıyorum. neden kaçıyorum ki bunca zamandır? kendimden belki, belki ondan, belki olabileceğimiz şeyden ya da olamayacağımız herşeyi görmekten...
bazen rüyalar ardında güzel bir tatla beraber, biraz huzursuzluk da bırakabiliyor.

ara ara gelip yoklamasa, aklımda da yok gibi aslında. bilinçaltı demeyin, kalbinizi kırarım, biliyoruz herhalde!
geçmiş zaman yolcusu geçmiş zaman yolcusu
"rüyaların işe yaramaz şeyler olduğunu öne sürüyor; bilimin fevkalade terakki ettiğinden, bu konuda şüpheye mahal olmadığından, her şeyin bilim nazarında apaçık ortada olduğundan bu meyanda dem vuruyordu. bense içimden ona gülüyordum. bilime falan boş vermiştim. bunları bilse, kim bilir ne kadar kızardı. fakat haksız değildim. tecrübelerimi bilime kurban edemezdim. rüyalar, benim nazarımda, zavallı kedicikleri zalim bir çocuğun elinde parçalanmaktan kurtaran bilge bir ihtiyarın korkulu, fakat şefkatli elleriydi. bir yaz gecesi, kedileri hırpalamaktan yine yorgun düştüğüm bir yaz gecesiydi. zalim bir işkenceyle elimde can veren zavallı kediciklerden birinin ruhu rüyama girmişti. fakat bu defa korkulu bir ürpermeyle kaçma sırası bendeydi. kaçıyor, avaz avaz bağırarak bu küçücük hayvancağızdan ölesiye kaçıyordum. o gecenin sabahı, sokakta salınarak önümden geçen kedilere eziyet etme cesaretini kendimde bulamadım. kimsenin yapamadığını işe yaramaz (!) bir rüya yapıvermişti. bir düş, ipe sapa gelmez bir hayal bütün benliğimi temelden sarsmıştı. şimdi nasıl olur da bu adama hak verebilir, 'hakk-ı âliniz var, rüya dedikleri hakikatin riyasıdır.' diyebilirdim. bunun için kendimi inkar etmem icap ederdi."*
the woman on the silver mountain the woman on the silver mountain
kavrayamadığım konsept.

biz şimdi uyuyoruz, beynimizdeki havai fişekler sayesinde bilinçaltındaki arşivimizden "karışık" yazan kaset oynatılıyor ya, ben istiyorum ki kaseti ben seçebileyim, bilinçaltım değil. o öyle sinsi sinsi altta varlığını sürdürsün.

neden bunu istiyorum? çünkü bazen rüyalarım çok realistik oluyor. cobb'unki gibi de bir totemim olmadığı için rüyada mıyım, gerçekte miyim anlayamıyorum. diyelim ki rüyamda hulk beni duvardan duvara atıyor. vuruyor vuruyor atıyor. yardım çığlıkları atıyorum. canım nasıl yanıyor, anlatamam. bir uyanıyorum, yatağımdayım. dışarıda kuşlar ötüşüyor aşık veysel gibi. oh diyorum rüyaymış. ama acı hala kalıyor bir süre. şüpheleniyorum bir şeylerden.

ya bakın bizi kandırmayın! eğri oturup doğru konuşalım. rüya içinde rüyadayız değil mi? az sonra şu kapıdan cobb ve ekibi ya da neo gelecek bizi araftan kurtaracak, değil mi?

hayır hep uyanmayı bekliyorum da. böyle de bir his var içimde. bu yaşadıklarım bir kabus olmalı diyorum. kabuslarım daha az korkunç. e kabus daha korkunç olmalı? bana öyle denmedi! o zaman kabustayım sandığımda reeldeyim, reelde sandığımda da kabustayım?

anlayamıyorum bu rüya işini. bir süre komplo teorilerinden uzak kalsam iyi olucak. sonra binalardan atlarım rüyadan uyanmak için falan. aman ali rıza bey tadımız kaçmasın.
2
33 /