şems i tebrizi

1 /
şuursuz şuursuz
mevlana'nın mürşidi, müridi, dostu, sevgilisi.. mevlana üst düzey bir ilim ve din adamıdır, bütün konyada hatta çevre illerde adını duyan kapısına gelmektedir. orta yaşlardadır, eşi, çocuklarıyla hayatını sürdürmektedir. işte böyle bir zamanda tebrizli şems mevlana'nın hayatına girecek, sorularına cevap olacak, onu bu dünyadan alacak, manevi dünyanın kapılarını açmasına ortak olacaktır. şems bazı zamanlar ortadan kaybolur, mevlana perişan olur, yanıp kavrulurken en güzel dizelerini de bu zamanlarda yazar. kavuşunca iki deniz buluşur, sözler bu defa mutlulukla su gibi çağlar. günlerce bir odaya kapanıp sohbete, ibadete, arayışa, arınmaya gark olurlar. bu ender birliktelik, hain dillerde farklı yorumlanır, mevlanın oğlu da galeyana gelerek şems'i öldürür..
leo leo
asıl adı şemseddin muhammed olan iranlı bi mutasavıftır.
bilginin ancak insanın gerçeği kavramasındaki yetersizliğini gösterdiğini,gerçeğe ancak aşkla ulaşılabileceğinide ileri sürmüştür.
kırbaç süleyman paşa kırbaç süleyman paşa
bilinenin aksine azeri'dir. şiirlerini farsça kaleme almıştır. yine bilinenin aksine mevlana türk değil farsi'dir. mevlana bir tek kelime bile türkçe yazmamıştır. belh adı yerde doğmuştur. şems-i tebrizi'nin azeri türkçesi ile kaleme aldığı rubailer de vardır. divanı tahran'da defalarca basılmıştır.
invisible invisible
mevlana şems'in ölümünden sonra onu her yerde, her hal üzere görmüş ve onunla ilgili beyitler söyleyip durmuştur.
"sürekli şemseddin, şemseddin diye,
şarkılar söyleyen ben değilim,
hayır, bahçede bülbül ve dağda keklik,
aydınlık gün pırıl pırıl, şemseddin der,
ve gökler döner şemseddin diye,
cevherlerle dolu dağ, şemseddin der,
gece ve gündüz: şemseddin..."
burninsupernova burninsupernova
büyük tasavvuf alimlerindendir. kendisi allaha ulaşma konusundaki bilgilerini aktarabileceği bir öğrenci aramaktadır fakat çevresindekiler bu kadar güçlü ve bilgili değillerdir. bunun üzerine şems böyle bir öğrenci bulabilirse allahtan canını alması için dua eder. konya sokaklarında mevlana ile karşılaşır. şems mevlana'ya hz. muhammed'in mi yoksa hallac-ı mansur'un mu daha büyük olduğunu sorar. o da hazreti muhammed cevabını verir. bunun üzerine şems hz. muhammedin allaha ulaşamamaktan yakındığını, oysa hallac-ı mansur'un ona ulaşarak "ben allah'ım" dediğini hatırlatır. mevlana'nın cevabı ise hallac-ı mansur'un sözünün bir hata olduğu, bir kez ona ulaşmayla böyle bir hataya düştüğüdür. oysa hazreti muhammed ona her gün ulaşabilmesine rağmen yine de uzak olduğundan yakınmaktadır.

bu cevap üzerine şems aradığı öğrencinin mevlana olduğunu anlar. şems günlerce mevlana'ya bilgilerini aktarır. ona allaha ulaşabilmeyi öğretir. ancak şems ve mevlana'nın bu ilişkisini şems'in çocukları ve diğer öğrencileri kıskanır. bir gece şems mevlana'nın yanından ayrıldıktan sonra onu öldürürler.
edge edge
adının anlamı tebrizli güneş olan, mevlana ile birbirlerine o dönem bile anlaşılamayan bir aşkla bağlı olan adam. mevlana saf iyiliği temsil ederken şems iyiliği ve kötülüğü kendinde barındırdığı için mevlana kadar sevilmez.
konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz bab-ı esrarı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
zukaka zukaka
mevlana nın hem hocası hem öğrencisi.mevlana nın sadece bir ulemayken bugün bildiğimiz anlamda mevlana olmasına neden olan tebrizli büyük şeyh.
"tebrizi, arayışları sırasında bir rüya görür. rüyasında kendisine bir velinin arkadaş edileceği bildirilir. üst üste iki gece rüya tekrarlanır ve o velinin rum ülkesinde olduğu haberi verilir.
onu aramak için yollara düşmek ister, fakat daha zamanının gelmediği, “işlerin vakitlerine tabi ve rehinli olduğu bildirilir.”

şems ilahi tecellilerle mest olduğu, tam mânâsıyla istiğraka daldığı, müşahedenin güzelliğine beşer kuvvetiyle tahammül gösteremediği zamanlarda “gizli velilerinden birini bana göster” diyerek niyaz eder ve sabırsızlanır. üzerindeki o yoğun halleri dağıtmak için başka işlerle oyalanmaya çalışır. para almadan inşaat işlerinde bile çalışır.

nihayet bir gün;

“madem ki ısrar ve arzu ediyorsun o halde şükrane olarak ne vereceksin?” diye bir ilham gelir.

o da “başımı!..” cevabını verir.

bu cevaba karşılık olarak,

bütün kâinatta mevlana-yı rumi hazretlerinden başka, senin şerefli arkadaşın yoktur.” haberi gelir.

artık rum ülkesine gitmek, o sevgili ile görüşmek ve yolunda başını feda etmek üzere yola çıkacaktır."alıntı:www.semazen.net
sonunda birbirini bulan iki dost,sırdaş,gönül arkadaşı muhabbetlerini anlayamayacak kapasitedeki bencil,fesat insanlar tarafından kıskanılıp,iftiraya uğrarlar.ve rivayete göre şems i tebrizi aralarında mevlana nın oğlu alaeddin in de olduğu yedi kişi tarafından öldürülür.vadettiği başını da vermiş olur.
kayzer kayzer
mevlana ile aralarındaki şey (-ki ben tanımlayamıyorum) çok farklı bir bağ idi. hem birbirlerinin hocası hem de öğrencisi idiler. "bir elmanın iki yarısı" deyimi sanırım en çok onlara yakışıyordu..

aralarındaki şeyi anlayabilmek bakımından, mevlana'nın şems'in onu terk edip gidişlerinden birinde yazdığı dizeleri okumak belki bi başlangıç olabilir:

duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.
başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.

sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı?
hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme.

çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru
çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.

ey ay, felek harab olmuş, altüst olmuş senin için
bizi öyle harab, öyle altüst ediyorsun, etme.

ey, makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme.

sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan
ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme.

bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme.

aşıklarla basa çıkacak gücün yoksa eğer
aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme.

ey, cennetin cehennemin elinde oldugu kişi
bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.

şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
o zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme.

bizi sevindiriyorsun, huzurumuz kaçar öyle
huzurumu bozuyorsun, sen mahvediyorsun, etme.

harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı
ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme.

isyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil
aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.
saki saki



mevlana'nın ölümünden sonra mevlevilik sultan veled ve şems-i tebrizi olarak iki ayrı akıma ayrılmıştır. sultan veled mevlana'nın oğludur ki şems-in önemi buradan anlaşılabilir.
helpufo helpufo
ahmet ümit'in son kitabı olan bab-ı esrar da tanıdığım ve tanımaktan memnun olduğum sufidir.
kendileri elif şafak'ın yeni kitabına da konu olmuştur ve hikayelerini öğrendikçe keşke şu anda yaşıyor olsaydı
dedirten yegane kişilerden biridir.mevlana onun için;
onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. o, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nameyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım. ben onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. lâkin siz bunların hiçbirini göremezsiniz.
diyerek şems-i tebriz'in nasıl bir insan olduğunu gayet iyi anlatmıştır.
rind rind
hakkından anlatılan bir menkibe;

mevlânâ celâleddîn-i rûmî'ye felsefecilerden bir grup geldi. suâl sormak istediklerini bildirdiler. mevlânâ hazretleri bunları şems-i tebrîzî'ye havâle etti. bunun üzerine onun yanına gittiler. şems-i tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu.
gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, şems-i tebrîzî;
-sorun! buyurdu.
i̇çlerinden birini başkan seçtiler. hepsinin adına o soracaktı.
sormaya başladı:

-allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.

şems-i tebrîzî hazretleri;
-öbür sorunu da sor! buyurdu.
o;

-şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi? dedi.

şems-i tebrîzî;

-peki öbürünü de sor! buyurdu.

o;
-âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın! dedi.
bunun üzerine şems-i tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.
ve;

-ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu. dedi.

şems-i tebrîzî;

-ben de sâdece cevap verdim. buyurdu.

kâdı bu işin açıklamasını istedi. şems-i tebrîzî şöyle anlattı:

- efendim, bana allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.

o kimse şaşırarak;

- ağrıyor ama gösteremem, dedi.
şems-i tebrîzî;

- i̇şte allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. yine bana, "şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini" sordu. ben buna toprakla vurdum. toprak onun başını acıttı. hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. yine bana;"bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. niçin hakkını arıyor? aramasa ya! bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu.

felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.
delikızınürküsü delikızınürküsü
şems-i tebrizi
gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı :


birinci kural :

yaradanı hangi kelimerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. yok eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

ikinci kural :

hak yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!

üçüncü kural :

kuran dört seviyede okunabilir. ilk seviye zahiri manadır. sonraki batıni mana. üçüncü batıninin batınisidir. dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

dördüncü kural :

kainattaki her zerrede allahın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü o camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. allahı görüp yaşayan olmadığı gibi, o'nu görüp ölen de yoktur. kim o'nu bulursa, sonsuza dek o'nda kalır.

beşinci kural :

aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. akıl temkinlidir. korka korka atar adımlarını. aman sakın kendini diye tembihler. halbuki aşk öyle mi? onun tek dediği bırak kendini, ko gitsin! akıl kolay kolay yıkılmaz. aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. ne varsa harap bir kalpte var!

altıncı kural :

şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. sen sen ol, kelimelere fazla takılma. aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. aşık dilsiz olur.

yedinci kural :

şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

sekizinci kural:

başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kağılma. bütün kapılar kapansa bile, sonunda o sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilir.

dokuzuncu kural:

sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. sabır nedir? dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

onuncu kural:

ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olark düşün! kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

on birinci kural:

ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. senden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

on ikinci kural:

aşk bir seferdir. bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

on üçüncü kural:

şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. tutup da ona hayran olmaya değil.

on dördüncü kural:

hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

on beşinci kural:

allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. tek tek herbirimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

on altıncı kural:

kusursuzdur ya allah, o'nu sevmek kolaydır. zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, yaradandan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.

on yedinci kural:

esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil, kalpte olur. onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

on sekizinci kural:

tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. ve unutma ki nefsini bilen rabbini bilir. başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak yaradanı tanır.

on dokuzuncu kural:

başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. yakında gül yollayacak demektir.

yirminci kural:

yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. gerisi zaten kendiliğinden gelir.

yirmi birinci kural:

hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. şayet allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, hakkın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

yirmi ikinci kural:

hakiki allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. şu hayatta ne yaprsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

yirmi üçüncü kural:

yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar, perişan olur onun için. kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. aşırılıklardan uzak dur. sufi ne ifrattadır ne tefritte. sufi daima orta yerde...

yirmi dördüncü kural:

madem ki insan eşrefi-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda allahın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. insan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

yirmi beşinci kural:

cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. ikisi de şu an burada mevcut. ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

yirmi altıncı kural:

kainat yekvücut, tek varlıktır. herkes ve herşey görünmez iplerle birbirine bağlıdır. sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

yirmi yedinci kural:

şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. senin gönlün değişirse, dünya değişir.

yirmi sekizinci kural:

geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. geleck ise başlı başına bir hayal perdesi. ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. sufi daima şu an'ın hakikatini yaşar.

yirmi dokuzuncu kural:

kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. bu sebepten, ne yapalım kaderimiz böyle deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

otuzuncu kural:

hakiki sufi öyle biridir ki, başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. sufi kusur görmez. kusur örter.

otuz birinci kural: hakka yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp... hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

otuz ikinci kural:

aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, tanrıya saf bir aşkla bağlanabilesin. kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. bilhassa putlardan uzak dur, dost. ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! inancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

otuz üçüncü kural:

bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen hiç ol. menzilin yokluk olsun. insanın çömlekten farkı olmamalı. nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.

otuz dördüncü kural:

hakka teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

otuz beşinci kural:

şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. mümin içindeki münkirle tanışmalı, tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. insan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

otuz altıncı kural:

hileden, desiseden endişe etme. eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, tanrı da onlara tuzak kuruyordur. çukur kazanlar, o çukura kendileri düşer. bu sistem karşılıklar esasına göre işler. ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. o'nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. sen sadece buna inan!

otuz yedinci kural:

tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. o kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

otuz sekizinci kural:

yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?diye sormak için hiçbir zaman geç değil. kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. her an her nefeste yenilenmeli. yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

otuz dokuzuncu kural:

noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde... hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

kırkıncı kural:

aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! ayrımlar ayrımları doğurur. aşkın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. başlı başına bir dünyadır aşk. ya tam ortasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.
derya derya
şems gittikten sonra mevlana'nın arkasından yazdığı bir şiir....

demedim mi...

oraya gitme demedim mi sana ?
seni yalnız ben tanırım demedim mi ?
bu yokluk yurdunda hayat çeşmen benim demedim mi ?
bir gün kızsan bana alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen,
dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi ?
ben bir denizim demedim mi ?
sen bir balıksın demedim mi ?
demedim mi o kurak yerlere gitme,
senin duru denizin benim demedim mi ?
demedim mi yolunu vururlar senin,
demedim mi soğuturlar seni
oysa ateşin benim sıcaklığın benim demedim mi ?
türlü şeyler derler sana demedim mi ?
kötü huylar edinirsin demedim mi ?
ölmezlik kaynağını kaybedersin,
yani, beni kaybedersin demedim mi ?
söyle!..bunları hep sana demedim mi ?

mevlana celaleddin rumi...
derya derya
mevlana; ''ruhdaşım, gamdaşım, o benim canımın dengi, ruhumun aynası, benim eksik yanımı tamamlayan'' dediği şems gitmeye karar verdiğinde suskunluğunu böyle dillendirmiş....

bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin,
ayrılık atına, eğer vurdun inadına,
ama bizi unutma hatırla ama..
sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar;
yeryüzünde de var, gökyüzünde de de var,
eski dostla ettiğin yemini unutma hatırla ama...
sen her gece ay değirmisini başına yastık edince yollarda,
dizimde yattığın geceleri hatırla ama...
sen ey hüsrevi kendine kul,
şirin gibi nice bir güzeli esir eden,
aşkının ateşiyle tıpkı ferhat gibi benim,
ayrılık dağını delmede olduğumu unutma hatırla ama...
bir deniz kesilen gözlerimin kıyısında,
bir aşk ovasını görmüştün hani,
safran dallarıyla, ağustos gülleriyle sarmaş dolaş..
bunu unutma hatırla ama...
eyy!... tebrizli şems !..
dinim aşktır benim
senin yüzünü gördüm göreli
benim dinim senin yüzünle övünür ey sevgili..
bunu unutma hatırla ama !...

mevlana celaleddin rumi...
1 /