sevi

argento argento
her insanın beyninde farklı tanımı kalbinde farklı hissiyatı olandır, sevi.. yoldan geçen paspal görünümlü gen kızın, otobüste yanına oturan yaşlı teyzenin, her sabah yüzünü gördüğün babanın içindeki bilinmezdir, en tuhafı da sevdiceğin kalbindeki tanımı, hissiyatı nasıldır acaba sorusunu sordurandır sevi.
rnoktaunokta rnoktaunokta
ben senin en çok sesini sevdim
buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi
önce aşka çağıran,sonra dinlendiren
bana her zaman dost, her zaman sevgili

ben senin en çok ellerini sevdim
bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak
nice güzellikler gördüm yeryüzünde
en güzeli bir sabah ellerinle uyanmak

ben senin en çok gözlerini sevdim
kâh çocukça mavi, kâh inadına yeşil
aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar
hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil

ben senin en çok gülüşünü sevdim
sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran
unutturur bana birden acıları, güçlükleri
dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman

ben senin en çok davranışlarını sevdim
güçsüze merhametini, zalime direnişini
haksızlıklar, zorbalıklar karşısında
vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini

ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim
tüm çocuklara kanat geren anneliğini
nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada
sensin, her şeyin üstünde tutan sevdiğini

ben senin en çok bana yansımanı sevdim
bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni
mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim
ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni...

ümit yaşar oğuzcan
rnoktaunokta rnoktaunokta
uzun zaman sonra seninle karşılaşmak, gülümsemenden yoksun kalsam da güzel. kalbim eskisi gibi yanmasa da hasretinin yorgunluğundan; ellerim hala titriyor, gözlerimse gözlerine değebilmenin telaşında hala. hiç değişmemişsin desem ikimiz de inanmayız, ama değişmeyen şeyler de var. bakışların hala aşık olunası ve beni sevmeyişinde yanıbaşında el sallıyor seni sevişime. özlemişim yürüyüşünü izlemeyi, saçlarını, gözlerini hatta gözlerinin bana bakmayışını.
karşılaşmamızdan bir gece öncesi seni göremeyeşime isyan ederken, geçen zamanları yıl,gün, saat olarak değil de görüş mesafeme girdiğin anlar olarak ayırmaya başlamışken; yine ilahi bir kıyak mı sözkonusu acaba düşünceleri sarıyor aklımı güzelliğinize kavuşmuş olmanın sevinci içerisinde.
daha önceleri de dedim ya sevdiğim; sizin oralara gelirken ayaklarım taşımıyor bedenimi; her an yere yığılacakmışım gibi, aklımsa hep geri dönüş planlarında, ama bu yürek yaresine yoktur çare deyip kendimce en kafiyeli halimle geliyorum sana yeniden. pek ortalarda olmayışın cesaretlendiriyor beni, hızı normale dönen oksijen alışverişleri gerçekleştirebilme aşamasına gitgide yaklaşıyorum. gözler halen sizi aramaya devam ediyor ama. o gün; dünyaya gözlerimi açışımın bilmem kaçıncı yıldönümü acaba; biryerlerden gün mün alınıyordu neredendi, daha önceden mi alınacaktı bu günler yoksa daha sonra mıydı sorularıyla vakit öldürüyoruz beraber. seni görene dek takvimimde pek de sevimli bir tarih olarak yer almayan gündü kendisi fakat senden sonra büyük bir anlam ve sorumluluğu üstlenmiş olmanın verdiği vakur duruşla bakıyor bana arada. neyse sevdiğim yine sana doğru olan fakat içinde seninle karşılaşma ümidi gitgide azalan bir koşuşturma sonunda olay mahaline ulaşıyorum son dakika; yine aç kalınıyor ve ruhen doymak üzere ilim ve irfanla olan randevuya gidiliyor. ilim-irfana ara verilince somut mide ezikliği benden kurtuluş yok dercesine çıkıveriyor ortaya. ulan şimdi yesek ne yenilecek, zaten yemek yenilecek yere kim gidecek üşengeçsel sorularıyla mideyi ikna ettiğimi düşünüp off tuşuma basıyorum derken mide error veriyor. erörü dikkate alıp asıl olay mahalimize intikal ediyorum. insanların tüketim çılgınlığının dibine vururcasına oluşturdukları kuyruğu görüp midemdeki "kahrolsun kapitalizm, ibne kantin kuyruğu!" sloganları ile geri dönmeye karar veriyorum. dönüş sırasında ortama gereksiz sarışınlık katan birine sen olmadığını bildiğim halde az biraz benziyordur belki ümidiyle uzun uzun bakıyorum, klasik olarak beklentiler karşılığını bulamıyor. yine bana hüsran, yine bana hasret şeklinde tam tüm salaklığım ve ben ilerleyecekken kadrajımızı aydınlatıyorsunuz sevdiğim. ne yapılacak şimdi, uzun uzun seyretsem sizi ama istemezsiniz ki ortada bir mal yeşilçamdan kesitler sunan bakışlar atıyor ve sizi esas kız yapma derdinde, çok güzel olmasa gerek. bu heyecanı kaldıramayan vücut yıkıldı yıkılacak fakat aramızdaki seven sevilmeyen olayını ifşa ederek sizi reklam etmeye gerek yok. hafif bir duraksamanın ardından yanınızdan geçip gideceğim son ana kadar gözlerimizin gözlerinize bir an değmesi temennisi ile ilerliyorum; temennimin sonuçsuz kalacağından emin. sizden sonra ruhumuzun açlığını ilim-irfan tatmin edemiyor ve düşüncenizle geçiriliyor bu zaman dilimi gayet dengesini yitirmiş bir sistem halinde. ilim ve irfanla vedalaşarak çıkıyorum sizi kısa da olsa görebilmiş olmanın mutluluğu ceplerimde. sakın mutluluğunuz ceplerimize sığacak kadar küçük diye düşünmeyin, yalnız kaldığımda tüm odalara yayılır dünyalar kadar oluverir hemen. çıkışa doğru titreyen el ve ayaklarla ulan heyecandan düşmesek bari düşünceleri ile en aptal aşık halimle ilerliyorum koridorda; başımı öne eğerek ayakların stabilitesini kontrol ediyorum ne olur ne olmaz diye. o kısa mesafedeki rutin bir kontrolün ardından başımı bir kaldırıyorum ki önümde yürüyorsunuz, aynı gün içerisinde ikinci kez sizi görünce hoş bir kalp krizi geçiriyorum. o yürüyüşünüz, duruşunuz aslında çok kısa olan fakat rölativiteyi gözönüne aldığımızda uzun sayılabilecek o süre boyunca birlikte yürüyoruz sanki; hasretinizi gideriyoruz. daha sonra siz hızlanıyorsunuz, uzaklaşıp gözden kayboluyorsunuz. aynı anda ne işe yaradığı tam olarak kestirilemeyen bir televizyon kendisinden beklenmeyecek işe yararlıkta mazi kalbimde bir yaradır'ı seslendirerek olayı iyice film kıvamına getiriyor ben de yeşil gözlerinize selam edip, daha sık karşılaşmamız ve bu sürelerin daha uzaması ümidiyle hep sizi beklediğim hayatıma geri dönüyorum; günün en güzel hediyesini almış olmanın mutluluğu ile.