sevilmek

1 /
smooth
insanı dinginleştiren, şımartan, yalnızken bile gülümseten olay..
en güzelidir sevilmek
ama başkasını sevmiyoken tabii
ninca
ademoğlunun bir eşek tarafından gerçekleştirilse bile*** sonucunda mutlu olacağı olaydır. size ve etrafınızdaki insanlara göre dünyanın en tipsiz insanı tarafından bile sevilseniz işin artizliğinden "allahın tipsizi bıreaakk yeaa.." diyerek zevk alırsınız. egoyu tatmin eder sevilmek.

illa ki sevgili ya da karşı cins tarafından şahsınıza yapıldığında mutluluk veren birşey de değildir sevilmek. anlatılamayacak olandır. sevilirsiniz ve hissedersiniz o kadar. duymak istersiniz ama duyunca tılsımı kaybolur mu acaba diye de düşünmeden yapamazsınız. sevildiğini anlamaksa, herhangi bir metodu, yöntemi olamayandır. düşünürsünüz "ben onu sevdiğimi nasıl anlatırdım" diye. sevdiğinizi, siz yanından geçerken saçına dokunarak anlatırsınız o ise günün ortasında, otobüste olduğunu ve eve gitmekte olduğunu anlatmak için telefon açmış gibi davrandığı bir konuşmayla gösterir size. nedeni yoktur.
poivy
tadına doyum olmayan duygudur.
sevmekten yorulduğunuz bir anda karşınıza çıkarsa kaybolan özgüveni beraberinde getirir. ne kadar güzel, kıymetli, değerli olduğunuzu hatırlatır size. şımartır, mutlu eder, hayata bağlar tekrar. herkesin başına gelesi bir durumdur. zor bulunur, kaybetmemek gerekir.
lonestar
logos kafenin olduğu kilise sokağında bi kedimiz vardı. adını zülfikar koymuştuk. sütün içine ekmek ufalayıp koyardık önüne. kedi yemeye başladı mı birbirimize bakıp gülümserdik. her gülümsediğinde değil ama bazen dayanamaz bi öpücük kondururdum yanağına. yalıda dolaşırdık akşamüstü, sahilde. hele ki bir keresinde güneş batarken omzuma yatmış aynı kulaklıktan leanne rhymes dinliyoruz. şimdi dünya üzerindeki hiç kimse veya hiçbirşey bana o anın huzurunu geri getiremez. başka bir gün otobüste gidiyoruz uyuyakalmış bense onu izliyorum haberi yok tabi. şöfor fren yapınca sıçrayıp uyanmıştı beni görüp gülümsediğinde de dayanamayıp sarılmıştım. "dur ya kaburga kemiklerim birbirine geçicek" demişti o zaman. iri yarı biri olduğumdan falan değil, sevgimin gücünden korkardı sadece. bazen işlek bi caddeye gider, sote bi köşe bulur, öylesine bi kaldırıma oturup gelen geçeni izlerdik. durup dururken "bi baksana bana" diyip yüzümü avuçlarının arasına alır sadece koklardı.

öznesi ikinci tekil şahıs olan cümleler kurmazdık hiç, suçlayan cümleler... sen bunu yaptın, sen şunu yapmadın, sen , sen , sen bıdı bıdı bıdı gibi.. bilmeden onu kıracak bişey yaptıysam veya söylediysem tek bi bakışı yeterdi özür dilemem gerektiğini anlamam için.. ve anında kabul edilirdi o özür. hiç trip atmadı, laf sokmadı, ortamı germedi. beni tanıyordu çünkü. diğerlerinden farkı buydu işte beni tanıyordu. ayrıntılara takılmadı hiç. "boşver güzelim" dedi geçti hep "ben bilmiyo muyum seni" derdi... ayaklarını sürüyerek bana dogru bi adım atıp sımsıkı sarıldığımızda herşey halledilirdi.

bazen bi hafta ne telefonda ne de okulda ne dersanede görüşemediğimiz birbirimizden haber alamadığımız olurdu. ama o kaç günün sonunda telefonu elime alıp o'nu aradığımda "hadi güzelim bugün alsancağa, 2de sevincin önünde" dediğimde sadece "tamam!" der kapatırdı. nitekim gittiğimde de bıraktığım gibi capcanlı bulurdum onu. trip yok. surat yok. neden aramadın yok. sevgisinden emindim, yüreğinden o tertemiz yüreğinden emindim.

aylar böyle geçerken arkamızdan neler söylenmeye başladığının farkındaydım. ama felsefemiz gereği hiç ama hiç takmıyorduk. bir keresinde ikimizi de tanıyan bi arkadaş resmen yolumuzu kesti. eski sonuç dersanesinin altındaki eski "ti cafe"nin önünden yürüyorduk. "siz napıyosunuz hep böyle ikiniz" gibi saçma bi cümle kurdu. üzerinden akan pisliğin ve kırıcı olma çabasının farkındaydık. birbirimize bakıp gülümsedik sadece ve cevap vermeden yolumuza devam ettik. artık sadece arkamızdan değil yüzümüze de çemkirmeye başlamıştı muhteşem arkadaşlarımız.

o hiç dillendirmedi "bam teli"ne basıcak o "şey"i. ama resmen yolumuzun kesildiği o gün ben söylemeye çalıştım. saçmaladım belki bilmiyorum.. sen polikarp'ın batı dersanesine bakan tarafındaki ağacın altında oturuyorduk.bi anda söyleyiverdim "yaa belki farketmişsindir" dedim güvensiz ve titreyen bi ses tonuyla.. "sana diğer kız arkadaşlarımdan daha farklı şeyler hissediyorum, umarım sen de.. ııı.. yani umarım senin için de öyledir" dedim. yüzüme bakmadan derin bi iç çekişle "evet" dedi sadece elimi tuttu. "anladım, anladım..." dedi.

benden 3 yaş büyük bi kuzenim vardı üniversite okuyan.ben tek çocuk olduğum için, ailede ablam yerine koyup konuşabilceğim tek kişi oydu. bana ne olduğunu, neyin içinde olduğumu bilmiyordum. dışardan tarafsız bakabilecek bana akıl verebilecek ama söylediği çözüm ne olursa olsun onu kaybetmeyi göze alamayacağımı bilerek bana doğru yolu gösterecek birine ihtiyacım vardı. bi gün ona anlattım, hissettiğim her şeyi... bana sıkı sıkıya tembihlediği şey "başka erkeklere ilgi duymaya çalış, lütfen" oldu.

halihazırda bi erkek arkadaşım vardı. ama iki yıldır istanbuldaydı. aynı mahallede oturduğumuz ailesini de ayda yılda bi kere görmeye geliyordu sadece. telefonda devam eden bi ilişkimiz vardı. sanki bi hayali arkadaş gibi bişeydi o da zaten arkadaşlarımın gözünde.

üniversite sınavı geldi çattı. ben kararımı vermiştim.. ettiğimiz yeminleri, birbirimize verdiğimiz sözleri, ikimizden başka kimsenin anlayamayacağı dünyamızı bitirecektim ve "birlikte küfür ettiğimiz o insanlardan" olacaktım belki de onun gözünde. içinde bulunduğum karmaşadan çıkmamın tek yolu buydu.ama sonrasında hiçbirşey hesapladığım gibi olmadı.

tercihleri vermeden önceki gün ondan habersiz bi kere daha gittim dersaneye. baştan sona değiştirdim tercihleri hepsini istanbul yaptım. ordan çıktığımda bir daha izmirle bu kadar haşır neşir olamayacağımı biliyordum. yürüyordum durağa doğru ama o tmo'nun filoları üstüme düşüyordu sanki. durakta bekleyemedim baş dönmesinden. kordona gidip ağladım tek başıma. kendimi hiç ama hiç böyle yalnız hissetmemiştim. karşıyakaya baktım. benim şehrim bile artık bana " çek git" der gibiydi. bunları düşündükçe hıçkırdım düşündükçe ağladım ağladım ağladım ama en sonunda işe yaradı, bu kararı kendim vermiştim ve bunu kabullenmeliydim. ordan kalktığımda farklı biriydim sanki. derin bi imbat havası çektim ciğerime ve eve gittim.

yerleştirme sonuçları açıklanana kadar hiç yüzyüze görüşmedik zaten. telefonda da hep yuvarlak cümleler kurup kısa kestim ve kapattım ama asla onu üzecek anormal bi davranış sergilemedim. bana ne olduğunu anlamasına izin veremezdim. aldığım kararın acısını tek başıma çektim ve öğrendiğinde üzülmemesi için hep dua ettim.

sonuçların açıklandığı gün saat 10u bi kaç dakika geçe evin telefonu çaldı. ve beynime kazınmış olan o konuşma...sesi o kadar o kadar neşeliydi ki... kendisininkini söyledi.. izmir tabi ki.. kulaklarımdan hala gitmeyen o sesiyle aynen şöyle dedi:
-evet senin ki de egeeeeeeeeee?
-ege değil (boğuk ve kısık bi ses tonuyla)
-tammamm... olsuuuun... dokuz eylüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüül?
-o da değil..(daha kısık ama bu sefer titreyen bi sesle)
-sen naptın ya (birden değişen ağlamaya hazır, kırgın, cansız bir ses tonu)
-istanbul.. diyebildim titreyen sesimle. bişey demeden,bir ses bile çıkarmadan, hmm bile demeden telefonu kapattı. olduğum yere çöküp ağlamaya başladım ben de. annem yanıma geldi, noldu bile demedi, cep telefonumu aldı elimden sadece ve beni yalnız bırakıp evin öteki ucundaki odaya gitti ve kapıyı çarpıp kapattı. 1 saat kadar yalnız oturdum ağladım. kendime değil asla değil, ona ağladım, onu böylesine yalnız bırakışıma ağladım, şimdi kime sarılıp ağlıyordur sorusunun cevabını veremediğim için ağladım. sonra annemin yanına gittiğimde onun da gözleri şişti.cep telefonumu işaret ederek 2-3 arkadaşın aradı söyledim nereyi kazandığını bi de teyzen aradı dedi. '....' ablan da (kuzenim) tebrik ediyo selamları var dedi. 'o' aramadı mı? diye sordum hayır aramadı dedi.

istanbula gittiğimde uzatmalı sevgilimi çok değişmiş buldum. aynı mahallede birlikte büyüdüğüm bana o saf sevgisiyle yaklaşan ilk erkeğim dediğim adam değildi artık. istanbul içine çekmiş yemiş bitirmişti onu. işin doğrusu ben de onun bıraktığı gibi değildim.üniversite başladıktan sonra iki ay daha devam ettik. ve sonrasında gözlerimin içine bakarak "artık seni istemiyorum" dedi ve bitti. üzerimden bi yük kalktı. tam kendimi hafiflemiş hissederken yüreğimi ezen o telefon geldi.

1. sınıftaydım. kasım ayının 29u. saat 11i geçiyordu ve ben kendi halimde dolmuşta evime dönüyordum. arayan ‘o’ydu. açtım. tek bir soru için aramıştı.

-mutlu musun sadece onu söyle
-değilim.

cevabımı alır almaz kapattı ve ben hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. minibüsteki diğer gençler -muhtemelen sarhoştular- dalga geçmeye ağlama taklidleri yapmaya başladılar. aldırmadım ağlamaya devam ettim,ettim,ettim...

daha bir sene öncesine kadar elimde atom bombası patlasa takmayacak olan ben bir cam gibi kırılgan ve her şeye ağlar olmuştum. kuzenim üniversiteyi bitirmiş, istanbulda işe girmiş ve arkadaşlarıyla bir eve çıkmıştı. ben de sık sık onlarda kalıyordum. istanbulda üniversiteden bulduğum zoraki ev arkadaşlarıma dert anlatacak halim yoktu.

1. sınıfın şubat ayında kuzenimin evindeyken bir gün onun bilgisayarını açtım. winampta listeye 2-3 klasör atıp karışık çal modunu açtım, netten bişeyler okuyordum. bi kaç şarkı sonra leanne rhymes başladı. o şarkı.. aldığım her nefes kalbime batmaya başladı birden, boğazımda bir şey düğümlendi, kendimdeyken en son hatırladığım sol kolumda tarif edilemez bir ağırlık ve halıyı gördüğümdü.. sanırım yere düşmüştüm. etrafımda birileri çığlık atıyordu, birisi beni kollarının arasına aldı sanırım ama ben orda onlarla onların dünyasında değildim o sırada..yalıdaydım, sahilde bankta oturmuş güneşin batışını izliyorduk, omzuma yatmıştı. kulaklıklarımızda o şarkı.. o huzur..

bu olaydan sonraki bir kaç ay hastanelerde kardiyolojide, psikiyatride geçti, 1 yıl ilaç kullandım, antidepresanlar, hiper tansiyon hapları, sakinleştiriciler... hiç biri ağlama krizlerime yardımcı olamadı. zayıfladım. kimse beni tanıyamıyordu artık. annem, arkadaşlarım, akrabalar..

iki genç kızın hikayesi filmini izlerken -istanbulda,evimde- neden gözyaşlarıma boğulduğumu anlamadılar ya da v for vendetta filminde "o elimden tutmasaydı bunları asla söyleyemezdim" cümlesi dökülürken valerie'nin dudaklarından gözlerimin dolduğunu kimse görmedi... 1. ve 2. sınıf tamamen kayıptı,dersler berbattı, bitkisel hayattaydım zaten,hayatıma kimseyi sokmadım, uzatmalı olan bi kaç kere karşıma çıktı istanbulda. def ettim. anca 3. sınıfta kendime gelmeye başladım.

o'ndan hiç haber almadım bir daha.. ve o'ndan haber verebilecek olanlarla da tüm ilişkimi kestim. izmire gittiğimde de evden dışarı çıkmadım.

tüm bunları neden mi yazdım? son gidişimde çok canımı yaktı izmir.. o yüzden.. çankaya,sevgi yolu,kıbrıs şehitlerinden kordona çıkan o sokaklar.. 4 yıl geçti üstünden umarım beni affetmiştir.

22 yıllık hayatımda kendi kendime öğrendiğim bi gerçek daha işte: hiç bi erkek beni o'nun kadar iyi anlayamadı, takıldılar kaldılar gereksiiiiiz bişeylere.

ama o beni tanımıştı, olduğum gibi kabullenmişti ve beni ben olduğum için seviyordu.

işte bunca yıldır -üniversitedeki kızların %99u gibi- bi erkeğin sahiplenmesine muhtaç yaşamıyorsak, kafelerde barlarda umut veren yabancı bakışlar dilenmiyorsak başımızdan bunlar geçtiği içindir. her fırsatta dilini boğazıma sokmadan da beni seven birini tanıdığım içindir, sevilmenin ne olduğunu bildiğim içindir…
jenesaispas
sevgi arsızlarının bam telidir. bu yüzden sevmeyi bilmezler, daha doğrusu belli etmeyi. hep daha çok, en çok sevilmek isterler. iki tarafın da zaafının sevilmek olduğu ilişkiler doğal olarak yürümez. birbirlerini, birbirlerinden daha çok sevecek başkalarını bulamayacaklarını bilmelerine rağmen yollar ayrılır. sonrası ebedi bir hüzündür.
dedim ve noktayı koydum
bir insanı mutlu edebilecek en güzel duygulardan biridir. sevildiğini bilmek, hissedebilmek.. bu duyguyu hayatı boyunca hissedememiş bir insana verilecek en güzel hediyedir. hele ki sevdiği insandan geliyorsa bu hediye ömrüne ömür katar insanın.
excalibur
güzel bir duygudur, sevildiğini bilmek ise bambaşka bir güzelliktir, ne diyor canımız ciğerimiz: "ve ellerin saçlarımda, sevildiğimi biliyordum"
1 /