sizin hiç babanız öldü mü

1 /
pandoranın email kutusundan pandoranın email kutusundan
ölüm acısını, beklenmeyen ölümün şaşkınlığını olanca doğallığıyla anlatan ama bir o kadar da acıtan, cemal süreya'nın güzel şiirlerinden biri.

sizin hiç babanız öldü mü?

sizin hiç babanız öldü mü?
benim bir kere öldü kör oldum
yıkadılar aldılar götürdüler
babamdan ummazdım bunu kör oldum

siz hiç hamama gittiniz mi?
ben gittim lambanın biri söndü
gözümün biri söndü kör oldum
tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
şöylelemesine maviydi kör oldum

taşlara gelince hamam taşlarına
taslar pırıl pırıldı ayna gibiydi
taşlarda yüzümün yarısını gördüm
bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
yüzümden ummazdım bunu kör oldum
siz hiç sabunluyken ağladınız mi?

cemal süreya
mnemosyne mnemosyne
cevabın hayır olması dilenen iç kanatan şiir..cevap evetse eğer;hayatı bir ucundan elden kaçırmaktır..yaş kaç olursa olsun yaslanmak için her zaman ihtiyaç duyulan adam,hep özlenen,eksik bırakmış olan gidişiyle..
öğreneceğimiz,birlikte yapacağımız çok şey varken gitmek,o biriktirilen bir çok şeyin üstünü örter,yaptırmaz hayat boyu,ne yarım kaldıysa öylece kalır işte,ve sabunluyken ağlamaktan da çok yakar,yanan gözleri silebilecek el de gitmiştir..
neva neva
babanın ölmesi zordur, çok zordur hem de.

ama çok sevdiğin babanın ölmesi daha kolaydır, teselli bulabileceğiniz anılar vardır, mezarı başına gidip ağlayabileceğiniz biridir baba. keşke ölmeseydi hep yanı başımda olsaydı diyebileceğinizdir.

kızdığın, kırıldığın, sevip sevmediğini beilemediğin babanın ölmesi acayip birşeydir. anlayamazsın ne olduğunu, cenaze evi ortamı farklıdır, ağlarsın ardından ama herkes gidip kendinle baş başa kaldığında ne hissettiğini bilemezsin. bütün hayatının, onunla yaşadığın herşeyin muhasebesini yaparsın. sonra farkedersin ki o senin içinde çok önceleri ölmüştür. çoktan bırakıp gitmiştir küçük kızını. öyle üzmüştür ki giderken keşke geri gelse diye bile ağlayamazsınız.

sol frame de baba içerikli başlıklar gördüğünüzde içiniz acır. kıskanırsınız babalarını seven insanları. neden dersiniz neden.

sizin hiç babanız öldü mü, benim babam iki kere öldü
yazar kafa yazar kafa
yavaş yavaş ölüyoruz hepimiz, eriyoruz. kaybolup, gidiyoruz. i̇çimizde ki limitsiz sandığımız kredilerden harcıyoruz. tükeniyoruz. bunca zamandır sorgusuz sualsiz çalışıyoruz, koşturuyoruz, bir şeyler yapıyoruz? neden yapıyoruz tüm bunları? kim için yapıyoruz? ne için yaşıyoruz? hep verilenlerle yetinmeye çalışıyoruz. mecbur muyuz buna? fazlasını neden isteyemiyoruz? sanki bir sınav içindeyiz sürekli. sistem, biz farkında olmadan öğretmiş hepimize tüm kurallarını; “süreniz bir ömür boyudur, soru sormak yasaktır, istediğimiz soru(n)dan başlayabilirsiniz”... “soru(n)lara“ bir hayatı geçmeyecek cevaplar vermeniz gerekiyor” der gibi... eee sonra dönüp bakıyorsunuz bir gün, o zaman anlıyorsunuz ki aslında hiçbir şey olamamışsınız, hiçbir şey yapamamışsınız aslında. kandırmışız kendimizi tüm bu harcanan ömürler boyunca... birileri bu emekten, bu hayatları ortaya koyan adamlardan, yeni hayatlar kurmuş kendilerine... almış başlarını gitmişler. size de oturup kaybedilen hayatların fotoğraflarına bakmak kalmış.

bazı geceler babamı görürüm rüyamda. i̇yi adamdır. kuvvetli adamdır. hala dimdik ayakta durmasını bilir. kimseden bir şey beklemez. şimdiye kadar ona hiç söylememiş olsam da, çok severim ben onu... hayranlıkla izlerim hala nasıl bu kadar hayata karşı inatçı olduğunu. benim yaşım kadar çalıştığını, bıraksalar bir benim yaşım kadar daha da kendini yoracağını bilirim. neden yapar bunu? merak ederim en son ne zaman durup aynada şöyle bir kendine bakmıştır, en son ne zaman yeni aldığı gömleğini büyük bir keyifle giymiştir, en son ne zaman bir pazar kahvaltısı yapmıştır tüm ailesiyle, en son ne zaman çok sevdiği bir filmi büyük bir keyifle izlemiştir sonuna kadar, en son ne zaman sabaha kadar sırf arkadaşları ile vakit geçirecek diye oturmuştur, en son ne zaman “bu sabahta öğlene kadar yatacağım” demiştir, en son ne zaman mutlu olmuştur? ben hatırlayamıyorum, bilmiyorum cevapları... ama bir insana en koyan şey nedir onu biliyorum; bir hayat eriyip gidiyor karşımda anlamsız koşturmayla... kendinden, elinden tüm hakları alınmış bir mahkûm gibi. ben babamın yaşlandığını görebiliyorum... üzülüyorum.

ve her üzüldüğümde ölüm gelir aklıma zaten. aklıma her ölüm geldiğimde ise babam... bir kelimeyi bir yere bağlamak, hatırlatma için güzeldir ama ölüm nereden gelirse gelsin kötüdür. bazen görürüz bir kedi köpek yolda, belki tanımadığımız bir adam televizyonda... ağlarız. duygulanırız. i̇çimiz acır ( hala o duygulara sahipseniz) hayat böyle zordur işte deriz... şimdi günler geçiyor, zaman tüm sevdiklerimizi almak istercesine büyük bir hırsla ilerliyor. bir gün hepimizin kapısını çalacak. durmuyor hayat. devam ediyor. tüm bunlara göz yumuyor tanrı. yine, yeni emekler harcanıyor, yeni hayatlar bitiyor birileri için. bitenlerin yerini ise asla bir şey dolduramıyor. ve ben fark ettim ki bu gece; babam yine arkadaşlarıyla sohbet edemeden, yine rakısı yarım kalmış bir şekilde, yine en sevdiği programı izleyemeden, en son pazar kahvaltısını hatırlayamadan, yeni gömleğinin hiç farkında olmadan, kendinin hiç farkında olmadan bir sonraki güne hazırlamak için kendi ruhunu yolculuklara çıkarmış. yarın yine dünden hiçbir farkı olmayacak bir bugün gibidir benim için... belki rüyasında oda beni görür... kim bilir. i̇yi uykular baba...
kekremsi kekremsi
"sizin hiç babanız öldü mü? benim bir kere öldü kör oldum!"

"siz hiç sabunluyken ağladınız mı?"

insanı şöyle bir kavrayıp; sarsalayıp kendine getiren şiir, ya da gayet kendinizden alıp başka bir yere götürebilir... yorumsuz.
bru bru
"babam öldü ve ben babam öldüğünden beri yazıyorum, sırf geriye ondan bir şey kalmamasına ve hiç yaşamamış gibi silinip gitmesine dayanamayacağımdan. eminim bugün yaşasaydı bana geride kalanların, yakınımızdakilerin gölgesinde mutlaka kaybolmasının gerekliliğinden bahsederdi uzun uzun.

mutfak masası, bir duble rakı, bir kase beyaz leblebi, tahta kül tabağı, beyaz saçları ve zihnimin hep en üst çekmecesinde sakladığım ona dair kutu kutu anı.

kütüphaneden bir kitap çekiyorum.

şöyle yazıyor sararmış sayfalarında:

“yaralanmıştım, bu yaranın ne kadar derin olduğunu şimdi anlıyorum. bu yazıların beni iyileştireceğini sanmıştım, ama onun yerine yaramın açık kalmasına neden oldular. zaman zaman yaramın verdiği acının sağ elimde yoğunlaştığını bile duyumsadım, öyle ki kalemimi elime alıp kağıda her değdirdiğimde, elim sanki parçalanıyordu. babamı benim adıma gömmek yerine, onu eskisinden daha canlı tuttu bu sözcükler. babamı yalnız eskiden olduğu gibi değil ama şimdi olduğu gibi, sonra olacağı gibi görüyorum, her gün var babam; düşüncelerimin içine giriyor, hiç uyarmadan gizlice üzerime geliyor: toprağın altında tabutunun içinde yatarken, bedeni hala bozulmamış, tırnakları ve saçları uzamasını sürdürürken. bana öyle geliyor ki bir şey anlayacaksam, karanlığın bu imgesini delmek ve dünyanın mutlak karanlığına girmek zorundayım.”

neden hayatın tüm sevdiklerimiz için her an duracak bir saatten ibaret olmasını anlamıyorum oysa…

anlamıyorum ve barışamıyorum bir türlü bu duyguyla…

içimde kocaman bir boşluk, elimde artık ucu kırılmış bir kalem…

bir eylül akşamı…

ve ben..

ben seni çok özlüyorum baba..."
kyzikos kyzikos
"siz hiç sabunluyken ağladınız mı" demiş üstat. babayı kaybetmenin acısı - özellikle bir erkek çocuk için - daha iyi tanımlanabilir mi bilmiyorum. aklıma yanlış hatırlamıyorsam tuna kiremitçi'nin bir yazısında geçen, "benim babam ölemez" diye ağlayan ve babasının ölümünü kabullenemeyen bir adam geliyor. "babamdan ummazdım bunu kör oldum." özellikle erkek çocuklar için babanın ölümü daha da zor oluyor sanki. "her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar." diyordu orhan pamuk da bir yazısında. daha önce bir girinin sonunu bağlarken hiç bu kadar zorlanmamıştım. zaten bu şiiri de hiçbir zaman sonuna kadar okumayı başaramadım.
1 /